'Melekler şehri'nde yıldızlara ulaşmak

Sinema ve televizyonda Hollywood ünlülerini dolaşırken gördüğümüz kaldırımları arşınladım. Amerika-Los Angeles'ta lüksün adresi olan Beverly Hills'i gezdim. Okyanus kenarındaki Santa Monica'da kalbimi bıraktım. Ve San Francisco... Kırmızı köprüsü, tırmandıran sokakları, deniz kavuşan tüm yollarıyla ünlü olan bu şehri de görmeden ölmeyeceğim çok şükür ki. Gittim, gördüm, yazdım...

18 Mayıs 2013, Cumartesi 05:00
A A
'Melekler şehri'nde yıldızlara ulaşmak

Haber: Özgür Köylü
ozgur.koylu@posta.com.tr


Uçaktayım... Bir yandan ‘14 saat nasıl geçer’ diye düşünüyorum, bir yandan da ‘Acaba beni ne bekliyor oralarda?’ diye hayal kurmaya çalışıyorum. Nereye mi gidiyorum? Yeni Dünya; Amerika’ya. Hatta dergileri karıştırırken Hollywood yıldızlarının evlerini gördüğümüz, dünya sinema endüstrisinin kalbinin attığı Los Angeles’a... ‘Melekler şehri’ diye anılıyor Los Angeles. Aklıma, ergenlik yıllarında bizi ekrana kilitleyen ‘Evimiz Hollywood’da’ adlı dizi geliyor. Beverly Hills’teki o gösterişli evler, muhteşem bahçeler, okyanus kenarındaki plajlar, ünlülerle karşılaşma ihtimaliniz olan caddeler... Hemen söyleyeyim; Los Angeles’ta gezdim, bir tane ünlü görmedim. Ama o meşhur şöhretler yolundaki yıldızlarını gördüm. Ünlülerin yıldızlarının bulunduğu, kendilerini starlara benzetenlerin gösteri yaptığı o meşhur Hollywood Bulvarı’nın caddesini baştan sona dolaştım. Rambo kılığına girip para karşılığı meraklılarla fotoğraf çektireni de, kendini Ray Charles sanıp kaldırımda canlı performans sergileyenini de gördüm.

Beverly Hills’tekiler ev değil, malikane

Cadde boyunca tüm yıldızlar kaldırıma dizilmiş halde... Cazcı Ray Charles, The Simpsons, Bugs Bunny derken 2009 yılında hayatını kaybeden ünlü şarkıcı Michael Jackson’ınki... Doğru tahmin ettiniz, en büyük ilgiyi onun yıldızı çekiyor. Etrafı öyle kalabalık ki fotoğraf çekmek için sıra bekliyorum. Hemen ardından Chinese Theatre’ı görüyorum, Türkçe adıyla Çin Tiyatrosu’nu... Burada da starların el ve ayak izleri var: Sophia Loren, Arnold Schwarzenegger, Slyvester Stallone...

Stallone’ninkileri görünce tanıdık birini görmüş gibi seviniyorum. Eee, ne de olsa Rocky’nin el ve ayak izleri. Buradan çıkınca Oscar törenlerinin yapıldığı, eski adıyla Kodak, yeni adıyla Dolby Theatre’ın önünde buluyorum kendimi. Oscar gecesinde çevredeki tüm dükkanlar kapanıyor, hayat sadece starlar için akıyormuş. Duvarlarda, yıllarına göre Oscar alan filmlerin adları yazıyor, bakarken hafızanız tazeleniyor. Derken “Bu kadar ünlü yeter” diyor, Los Angeles’ın meşhur caddesi Sunset Bulvarı’na gidiyorum. Müthiş lüks.

Restoranlar, gece kulüpleri, alışveriş yapabileceğiniz mağazalar ve tabii ki turist otobüsleri... Devamında ‘lüküs hayat’ var: Rodeo Drive. Birbirinden şık mağazalar, dudak uçuklatan fiyatların yer aldığı vitrinler, lüks restoranlar... Caddede üzeri açık, son model otomobiller... Mağazalara mı yoksa arabalara mı baksam?.. “Bu kadar lüks beni bozar, yola devam” derken Beverly Hills’te alıyorum soluğu. İşte burada gözüm kamaşıyor. Lüks, ihtişamlı malikaneler, süper bahçeler, göz kamaştıran bir cadde... Evden başka bir şey yok ama onlara ‘ev’ demek büyük haksızlık, her biri saray yavrusu. Cadde boyunca, evlerin fotoğrafını çekmemenizi isteyen yazılar var. Az ilerde ‘Beverly Hills’ tabelasını görünce dayanamıyorum. Ne de olsa Türküm, gittiğim yerde tabela önünde fotoğraf çektirip sosyal medyaya koymazsam olmaz. Derhal gereğini yerine getiriyorum. Buradan da ver elini Wilshire Bulvarı! Büyük otellerin, konsoloslukların merkezi.

Kalbim Santa Monica’da kaldı

Devam ediyoruz... Los Angeles’ta en çok beğendiğim bölge olan Santa Monica’dayım. Kalbim orada kaldı gerçekten. Burası, Los Angeles’ın en meşhur yerlerinden biri ve Pasifik Okyanusu’nun kıyısında. Uçsuz bucaksız kumsalın sonu yokmuş gibi. Rıhtımda gezmek ayrı bir keyif. Hava sıcak da olsa soğuk da olsa o yürüyüşü yapın. Tahta iskele üzerinde, iki tarafınız okyanus, yürüyorsunuz. Rıhtım üzerinde restoranlar var. Biri de ‘Forrest Gump’ filminden ilham alınarak açılan ‘Bubba Gump’. Şahane karidesleri var, öneriyorum. Yemeğinizi yerken masanın üzerindeki ‘Run Forrest Run’ tabelasını açık tutuyorsunuz. Doyunca ‘Stop Forrest Stop’ tarafını çeviriyorsunuz ki garsonunuz daha fazla yorulmasın. Okyanusu buldum ya, dayanamadım, havanın kapalı olmasına aldırmadan çoraplarımı çıkarıyor, dizlerime kadar suya giriyorum. Ardından tekrar rıhtımda yürümeye koyuluyorum. Birden tanıdık bir ses kulağıma çalınıyor. Şapka dükkanından gelen bir ses... Barış Manço’dan ‘Domates Biber Patlıcan’... Dünyanın öbür ucunda Barış Manço’nun sesini duymak hem heyecan hem gurur verici.



Rambo kılığındaki adam parayla poz veriyor.


“Türk kahvesini özlediniz mi?”

San Francisco’da kaldığım otelin garsonlarıyla yaşadığım diyaloğu paylaşmak isterim. Bir sabah kahvaltı istedim. Habire omlet yiyorlar ama yumurta sevmem ki. Peynir-ekmek siparişimi verdim. Afrika kökenli garson nereli olduğumu sordu. Türkiye’den geldiğimi söyleyince ülkemi gördüğünü anlattı. Peynir ve ekmek getirdi, yanında da dilimlenmiş domates ve zeytinyağı vardı. Kahvaltı bittiğinde de “Türk kahvesini özlediniz mi?” diye sordu. Bir sonraki sabah, yine kahvaltı edeceğim, farklı bir garson geldi. Değişiklik yapıp yulaf ezmesi, yoğurt, taze meyve isteyecek oldum, Türk olduğumu duyan ikinci garson “Bir yanlışlık olmasın? Türkler böyle kahvaltı etmez, emin misiniz?” diye sormasın mı?.. Türkiye’yi tanıdıkları için sevineyim mi yoksa yulaf ve taze meyve sevmeyen bir ırk olarak biliniyoruz diye üzüleyim mi bilemedim.

Ege kasabası gibi



San Francisco’ya giderseniz tekne ya da otobüsle Sausalito’yu görün. Küçük evleri, gezinti yolları, bisikletli nüfusu size Ege kasabalarını hatırlatacaktır. Bir de hippilere ilginiz varsa, 70’lerin ruhunu yaşamak için Haight-Ashbury’ye uğramalısınız. Vintage kıyafet ve gözlük satan dükkanlar, her türlü CD’yi bulabileceğiniz mağazalar, Zagat (Dünya’daki metropoller için düzenli güncellenen yaşam kültürü rehberi) listesine girmiş kafeler hoş. Saçı rastalılar, sokakta keyifle içki içenler, size hikayesini anlatmak isteyenlerle sık karşılaşırsınız.

San Francisco sokakları



Görme şansını bulduğum ikinci şehir, San Francisco. Ilık bir bahar günü ayak basar basmaz sevdim bu kenti. Nasıl sevmem?.. Ruhu var şehrin, hemen yakalıyor insanı, turist gibi hissetmiyorsunuz kendinizi. SF, Amerika’nın en çok Avrupa’yı andıran kentlerinden biriymiş. Ayrıca gaylerin en rahat yaşadığı şehir olarak da biliniyor. Bol yokuşlu bir kent. Neredeyse her yokuşun sonunun denize çıktığı San Francisco’yu adeta yerlisi gibi geziyorum. Tek fark, elimde bir şehir haritası var. Ama mübarek şehir, yürümekle bitecek gibi değil, kondüsyon gerektiriyor. Keçi gibi tırmanıyorsunuz çünkü. Şehirde gezi yapan ‘cable car’, yani tramvay harika. Oturabilir ya da bir kenarından tutunup kendinizi boşluğa bırakabilirsiniz. Bu deneyimi yaşayın, muhteşem bir şey. Tramvay, alışveriş bölgesi Union Street’ten kalkıyor, aklınızda bulunsun. Sahilde yer alan Fisherman Wraff ve Pier 39 görülmesi gereken yerler. Biraz geriden ünlü hapishane Alcatraz’a feribotlar kalkıyor. Hani şu kimsenin kaçmayı başaramadığı, girişimde bulunanların da soğuk su akıntısı yüzünden geri dönmek zorunda kaldığı efsane ada. Bu bilgiyi duyunca aklıma Burt Lancaster’ın başrolünde olduğu ve hapiste kuş besleyen mahkumu canlandırdığı ‘Alcatraz Kuşçusu’ filmi geliyor.

Kırmızı köprü Golden Gate

Bu şehirde insanı fetheden, evler. Evet, evler. Muhteşem görünen, deprem korkusu nedeniyle üç-beş katı geçmeyen evler... Fotoğraflarda gördüğümüz Victoria evlerine ve daracık, dolambaçlı sokaklara hayran kalırsınız. ‘Dünyanın en çarpık sokağı’ olarak bilinen Lombard’a önce çıkın, sonra inin. Arabaların teker teker ve yavaş yavaş inişi hoşunuza gidecek. Tabii bir de SF’nin simgesi olmuş Golden Gate var. ‘Sisler şehri’ diye anılan San Francisco’da, benim şansıma, pek sis yoktu. Kırmızı köprü Golden Gate’in tadını çıkarıp bol fotoğraf çektim.


Filmlere konu olan Alcatraz Adası.

( 11.05.2013 tarihli Cumartesi Postası'ndan alınmıştır. )


Sıradaki haber yükleniyor...
SIRADAKİ HABER Lolita