Mercan Dede: Muhalif olmak kolaydır, alternatif bir dünya yaratamadıktan sonra muhalefet neye yarar?

Onu Cihangir’de görüp yanına gittim. Dedim ki, “Benimle sohbet eder misiniz? Sizden öğrenmek istiyorum. Biliyorum dokuz isminiz var, ben sadece Mercan Dede’yi tanıyorum. Ama dokuz ayrı kişiliğin oluşturduğu puzzle’ın toplamının dünyayı nasıl gördüğünü merak ediyorum.” Dedi ki, “Lütfen bana ‘sen’ de. Buyur otur, konuşalım.”

13 Ekim 2018, Cumartesi 05:00 Son Güncelleme:
A A
Mercan Dede: Muhalif olmak kolaydır, alternatif bir dünya yaratamadıktan sonra muhalefet neye yarar?

Işıl CİNMEN

isil.cinmen@posta.com.tr

Arkın Ilıcalı tuhaf bir adam. ‘Seçilmiş’ gibi gelir bana ezelden beri. Dünyanın özünü anlayabilecek, varoluş ve insan arasındaki bağı anlatabilecek olanlardan gibi. Hayatı hayli etkileyici. 1966’da Bursa’da muhasebeci bir baba ve ev hanımı bir annenin kucağına doğuyor. Beş yaşındayken annesiyle birlikte dolmuşta giderken radyoda cızırtıların arasından bir ses duyup “Bu ne?” diyor. Ney’i ilk kez duyan çocuk kulakları bu sesi bir daha unutmuyor. 12 yaşındayken, sonradan “Meleklerle uzaylılar arasındaki varlıklar gibiydiler” diye anlatacağı semazenleri görüyor. Sanat ve tasavvuf arasında dokuduğu hayatının ilk motifleri böyle oluşuyor.

Gençliğinin ilk yıllarında İstanbul’a geliyor. Parası olmadığından, aşkıyla yanıp tutuştuğu sazı, ilk ney’ini su borusundan kendi elleriyle yapıyor.

19 yaşındayken bir kırılma yaşıyor, bardak doluyor. Tek kelime İngilizce bilmeden, dönüş bileti alacak parası dahi olmadan Kanada’ya gidiyor. Kanada’nın ufak bir kasabası, dışarısı -42 derece. Kanadalılara ebru sanatını öğretiyor, karşılığında okula gidiyor. Para kazanmak için bar tuvaletleri de temizliyor, bulaşıkçılık da yapıyor.

Kimsecikleri tanımadığı bu soğuk kasabada yanında bir sazı var, bir de kitabı. Kitapta şu yazıyor: “Ney toprağından koparıldığı için inler.” O kitap, Mesnevi…

Arkın diyor ki, “Kendimi ney’in kendisi gibi hissediyordum. Ney’in hikayesi kendi öz yerinden kopartılıp bambaşka bir yere götürülmesidir. Ney acı çeker ama sonunda suyun içindeki milyonlarca kamıştan olağanüstü melodiler çıkaranın kendisi olduğunu anlar. Potansiyelini ortaya koyması için toprağından, suyundan kopması gerekir. Bunu kavradıktan sonra şikayet etmemeyi öğrendim çünkü zorluklar paketin parçasıdır.”

Kanada’da üniversiteye giderken bir yandan ney üflüyor, diğer yandan elektronik müzikle ilgileniyor, DJ’liğe başlıyor. Kader ağlarını örüyor ve bir plak şirketi sahibi ona albüm yapmak istiyor, “Söylediğin şeyler çok ilginç, hem ney üflüyorsun hem de elektronik müzik yapıyorsun, gel sana bir albüm çıkaralım” diyor. Arkın, “Gerçek ismimi kullanamam. Ben neyzen de değilim, müzisyen de. Hocalarıma çok ayıp olur” diyor. İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası kitabında yarattığı ‘Havai Mercan Dede’ karakteri Arkın’ın bir parçası oluyor.

Mercan Dede işte böyle doğuyor, mahcubiyetten. 

Gerisini ve ötesini ondan dinleyelim…

Hayatına baktığımda üç ana motif gördüm: Mahcubiyet, özgürlük arayışı ve cesaret. Doğru mu?

Doğru, en önemlisi özgürlük. Özgürlük kelimesinin kökü, ‘öz’dür. Özgürlük, ‘öz’ünün ‘gür’leşmesidir. Kendi potansiyelini gürleştirdiğin zaman özgürlüğe ulaşırsın.

Her birimizin gerçek bir potansiyeli olduğuna inanıyor musun?

Hepimizin belli potansiyellerle doğduğumuza inanıyorum. DNA sarmalında karışık bir paketle geliyoruz. Kutunun açıldığı yer önemli. Hangi aile, hangi kültür, hangi zaman dilimi... Yaratılış sarmalı ile paketin açıldığı yer birbiriyle uyumluysa oradan güzel şeyler çıkıyor. Çoğu zaman uyumlu olmuyor. O yüzden hayatımızdaki önemli misyonlardan biri, sahip olduğumuz potansiyelin uyumlu olacağı bir hayatı yaratmaktır.

DNA SARMALIM ARKIN’DANSA MERCAN DEDE’YE YAKINDI BELKİ…

Dokuz farklı isminin olması bu yüzden mi? Potansiyeline ulaşmak adına yarattığın alanlar mı her biri?

Hayatta en çok duyduğun kelime ismindir. İnsanlar seni senin seçmediğin bir isimle çağırır. Oysa sen belki John, belki Ayşe, belki de kaplumbağa olmak istiyorsun. Benim DNA’mdaki sarmal belki Arkın’dansa Mercan Dede’ye daha yakındır. O alanı bulmak kendimize karşı sorumluluğumuz... Oradan yürürsen eninde sonunda doğru yere çıkarsın.

Şu an Arkın mı konuşuyor yoksa Mercan Dede mi?

Mercan Dede ben değilim. O, puzzle’ın bir parçası. Bu sorularına Arkın olarak cevap vermeliyim. Dokuz ismimin dördü gizli; ancak birkaçı benden daha meşhur. Biliyorsun, hayatımın yarısını Kanada’da geçiriyorum. Oradaki alt komşum çok iyi bir müzik dinleyicisidir. 26 yıldır o evde yaşıyor. Bana sürekli keşfettiği müzikleri getirir. Birgün benim parçalarımdan birini getirdi. Tabii ki bana ait olduğunu bilmeden! O müzikle kurduğu bağlantıyı bana anlatmasında müthiş bir özgürlük var çünkü benim olduğunu bilerek bana anlatmıyor. O müziği bana ait olduğunu bilmeksizin benim de sevebileceğimi düşünüp, bağlantı kurmuş. Bu çok hoş bir duygu. Yine de benim müziğim olduğunu söylemedim. Öyle kaldı. O müzikleri yaparken tamamen özgürüm. Hepsi yapbozun parçaları.

Diğer isimlerin ne iş yapıyor?

Dördünün kim olduğunu menajerim dahi bilmiyor. Üçü müzisyen, biri ise yazmaya çalışıyor.

Biraz şizofrenik ama bence harika…

Herkes dünyayı farklı görüyor. Bir de dünya zaten herkes için farklı. Sadece aynı olduğunu var sayıyoruz. Bu yüzden sanat ilginç bir olgu. İkimiz şu kül tablasını aynı gördüğümüzü varsayıyoruz ama çizmeye kalksak farklı çizeriz. O çizim sayesinde senin gözündeki kül tablasını görebilirim. Sanatın tüm formları diğerinin gözünden dünyayı görmemize imkan veriyor. Avustralyalı bir kadın ney sesini duyup ağlayabiliyor, hikayesini bilmeden, bağlantısı olmadan. Soyut formda gönülden gönüle bir bağ var. Esas hikaye içeride.

2012 KEHANETİNİN ZAMAN OLARAK DOĞRU BELİRLENDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM

Yarım yüzyıldır yaşıyorsun, ne öğrendin?

Herkes içeride yaralıdır. Kimse bilmez diğerinin ne çektiğini. İnsanları seyretmek, anlamaya çalışmak bana heyecan veriyor. Evren muazzam bir değişim sürecinden geçiyor. İnsanlığın tekamül süreci için, insan türünün varlığından bu yana geçirdiği en önemli dönemlerden birini yaşıyoruz. Belki de yazının ve ateşin bulunmasından daha önemli bir noktadayız.

Sence ne kadar zamandır böyle bir süreçteyiz?

2012 kehanetinin zaman olarak doğru belirlendiğini düşünüyorum. Herkes 2012 için dünyanın sonunun geleceğinin söylenildiğini sandı ama hikayede bir dönemin bitip bir dönemin başlamasından bahsediliyordu. Sancılı bir süreç olacağı söyleniyordu. İnsanlık tarihindeki önemli tekamüllerden biriydi. Bu değişimin finans ve politik kısmını açıkça görebiliyoruz ama ciddi bir manevi kısmı da var.

Çoğumuzun içine düştüğü anlam krizi de bu yüzden belki…

Kalbin gitmek istediği yer ile aklınki bambaşka… Bu bölünmüşlük acıyı ortaya çıkarıyor. Birçoğumuz kalbimizi takip etmek istiyoruz ama akıl korkularımızı çok iyi bilip kullanıyor. Ne istediğimiz tarafa uçabiliyoruz ne de kaldığımız yere konsantre olabiliyoruz. Muazzam bir okyanusun üzerinde binlerce gemi var biz de o gemilerden bir tanesiyiz. Kaptan ve geminin içindeki drama önemli ama okyanusun yükseldiği bir yerdeyiz. Olduğumuz insan olmaya devam mı edeceğiz yoksa değişimin parçası mı olacağız? Mevlana, “İşin zor olan kısmı, sıkı sıkı tutmakla zamanı geldiğinde bırakmak arasındaki dengeyi bulabilmek” der. Hepimizin bu dengeyi bulmaya çalıştığı bir dönemdeyiz. Buradan bir aydınlığa da çıkabiliriz.

Kendi çizdiğin yolda potansiyeline ulaştığını düşünüyor musun?

“Ormanda önümde iki yol vardı. Ben az kullanılanı seçtim. Bütün fark bundan doğdu” diye bir şiiri var Robert Frost’un. Başka bir söz hayatıma daha iyi oturamazdı. Bursa’da orta sınıf bir ailenin orta sınıf değerleriyle güvende yaşamak yollardan biriydi. Ben beş parasız ve tek kelime dil bilmeden Kanada’ya gitmeyi seçtim. Hatta Kanada’nın köyünün köyüne gittim. New York’ta doğmuş birinin Hakkari’nin bir köyüne gelmesi gibi düşün. Üstelik çok soğuktu, sokaklarda kaldım ama ana tema özgürleşmeydi. Öncelikle kendimden özgürleşmekti. İç dünyayı özgürleştirmek zordur. İçindeki senin ne olduğunu tam bilmesen de, dışındaki senin sen olmadığını bildiğinde kendini tekrar doğurman lazım. Bunu kavramak önemli bir süreç. Bunu yaptım. Kendine kredi veren biri değilimdir ama başladığım insan ile şu anda olduğum insan arasında pozitif anlamda bir değişim oldu.

'TESADÜF DİYE BİR ŞEYE HAYATIM BOYUNCA TEDADÜF ETMEDİM'

Senin inancına göre tesadüf yok, değil mi?

Mahallemizdeki terzi Hasan Amca derdi ki, “Evladım tesadüf diye bir şeye hayatım boyunca tesadüf etmedim.” Yaşadığım her şey bir sonraki adıma vesileydi. Ben hep kalbimi takip ettim.

Düştüğünü hissettiğinde neye tutunuyorsun?

Herkesin bir işareti vardır. Kimisi dövme yaptırır kimisi bir kolye taşır... Benimki uzun zaman ney’di. Üflediğim anda tüm yaşadıklarımın zaten beklenen şeyler olduğunu kabul ediyordum. Kendimi ney’in kendisi gibi hissediyordum. Ney’in hikayesi kendi öz yerinden kopartılıp bambaşka bir yere götürülmesidir. Ney acı çeker ama sonunda suyun içindeki milyonlarca kamıştan olağanüstü melodiler çıkaranın kendisi olduğunu anlar. Potansiyelini ortaya koyması için toprağından, suyundan kopması gerekir. Ya diğer kamışlar gibi suyun içinde çürüyüp gideceksin ya da acı çeksen de yepyeni bir hayata başlayacaksın. Bu bilgi benim hayatıma o kadar iyi oturdu ki... Bunu kavradıktan sonra şikayet etmemeyi öğrendim.

Yılın yarısını Montreal’de geçiriyorsun. Kanada ve Türkiye’nin ruhunu karşılaştırır mısın?

30 yıldır Kanada’dayım ancak son 10 yıldır Türkiye ve Kanada’yı kıyaslamamam gerektiğini kavradım. Mukayese etmek yerine iki dünyaya da ayrı ayrı girince çok daha mutlu oldum. Dinamikleri çok ayrı. Kıyaslamada bir yargıçlık hikayesi var. “Yargıç gidince dava düşer” derler. Benimki de o hesap. İçimizdeki yargıç gittiği zaman dava düşüyor ve ağaç altında çay içebiliyoruz. Ama şunu bil, öfke patlaması dünyanın her yerinde var. Bu dünyanın geçtiği bir süreç. Bütün dünyada duygular polarize oldu.

25 YILDIR TELEVİZYON İZLEMEDİM TELEVİZYON ÇÖP ÜRETEN BİR MAKİNEDİR

Sen hiç öfkelenmiyor musun?

Öfkelendiğim anlar oluyor. Gençken çok öfkeliydim. İçinde bir yanardağ varsa patlaması lazım. Tüm mesele o patlama anı geldiğinde bu enerjiyi neye dönüştürdüğün… O içinde kalıp seni çürütebilir, dışarı çıkıp birini yaralayabilir ya da muazzam bir esere dönüşebilir. Ben şarkı söylerim sen yazı yazarsın ya da dans edersin. Her neyse!

Kaç yıldır televizyon izlemiyorsun?

25 yıldan fazla oldu. Evde hiç açmadığım bir televizyon vardı, onu masa yaptım. Çok da güzel oldu. Neler olup bittiğinden haberdarım, güvendiğim internet kanallarından bilgi alıyorum. İzleyeceğim şeyi kendim belirliyorum. Aklı başında kimse evinin içine çöp atmaz. Televizyon, sürekli çöp üreten bir makinedir. Kendi iç değerlerimizi ezip geçen, bayağılaştıran tehlikeli bir araç. Neden başkalarının yarattığı kötü bir filmi hayatımızın fon sesi haline getirelim ki?

Şimdi neler yapıyorsun?

Son 10 yıl Mercan Dede’ydim. DJ’lik geri planda kalmıştı. İçinde Mercan Dede’nin de olduğu elektronik parçalar yaptık. İlki Pink Floyd’un Set the Controls for the Heart of the Sun şarkısının remix’i olarak, İki ay sonra çıkacak. Seri olarak altı haftada bir devamı gelecek.

Ya resim?

Stüdyom Montreal’de olduğu için orayı biraz özlüyorum. İki ayrı proje üzerine çalışıyorum. Bir tanesi Amerikan Rüyası olacak. Amerikan kültürüne eleştirel yaklaşan bir çalışma. Resimleri Amerika bayraklarının üzerine yapıyorum.

Türk bayrağının üzerine çizsen, Bayrak kanununa muhalefetten ceza alabilirsin.

İfade özgürlüğü takdir edilesi bir alandır. Bayrak üzerine resim yapmak onlardan bir tanesi ya da cumhurbaşkanı hakkında konuşabilmek…

Aslında politik biri değilsin.

Benim işlevim politikanın üzerinde kalıyor. Politika özünde insanları böler, sanat ise birleştirir. Elimdeki olağanüstü sevgi gücünü neden politikaya bulaştırayım ki? Sanat, politikanın üzerinde durur. Ben muhalif olmaktan ziyade alternatif bir dünya yaratmak tarafındayım. Muhalif olmak kolaydır. Muhalif olup da alternatif bir dünya kuramıyorsam muhalif olmak neye yarar? Bireysel sorumluluğa inanıyorum.

Ama bireysel olan da politiktir…

Ben doğru olduğuna inandığım şeyleri yaratmaya odaklandım. Enerjini yeni bir dünya yaratmaya odakladığında güncel politikaya girmene gerek kalmıyor. AK Parti’den kurtulmak isteyenlerin tembelliğinden yeni bir parti yaratamayıp CHP’ye oy vermeye devam etmeleri trajikomik. Birinden kurtulmak için diğerinden de kurtulman gerektiğini anlamadıysan umut zaten çok az. İki şeyden umudum yoksa umutla dolu yeni bir şey yaratmaya çalışırım. Bu politik bir tavır ama adı politika değil.

GÖNÜL SESSİZ SAKİNDİR AKIL SÜREKLİ BAĞIRIR

Bizi okuyanlara kendi yollarını bulmaları için ne önerirsin?

Ben basit biriyim ancak kendime söylediğim şeyleri başkalarına söyleyebilirim. Herkese doğduğu andan itibaren aklını dinlemesi öğretildi. Bir kişi de “Kalbini dinle” demedi. Dinleyenler de onun ne anlama geldiğini pek söylemedi. Kendiniz yargıç olup, bir aklınızı dinleyin bir de kalbinizi. Ve karar verin.

Ama insanın kalbinin sesini duyması o kadar kolay değil…

Eski plaklarda o kadar cızırtı olur ki müziğin sesini duyamazsın. Aklın sesi o cızırtıdır. Kalbin sesi ise arkada çalan müziktir. Ve aslında sürekli çalar. Gönül sessiz sakindir. Akıl sürekli bağırır. Cızırtıyı susturup, kalbe kulak vermek lazım. En azından hangisini dinleyeceğine karar vermek bile yeterli. Sonraki her şey adım adım gelir. O halde başa dönelim, “Ormanda önümde iki yol vardı. Ben az kullanılanı seçtim. Bütün fark bundan doğdu.”

MERCAN DEDE’DEN BİR KİTAP BİR FİLM BİR ALBÜM ÖNERİSİ

Birini söylesem diğeri kırılır, hayatımın şu dönemi için konuşabilirim.

Albüm: Leonard Cohen’in ölmeden önce bıraktığı son albüm: You Want It Darker.

Kitap: Mesnevilerin hepsi. Günümüzden ise Patti Smith’in Just Kids’i.

Film: Hayao Miyazaki’nin Spirited Away’i. En az 50 defa izlemişimdir.

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

;
Sıradaki haber yükleniyor...

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.