Sümer Ezgü: Öğretmenlerimiz ve yaşam koçlarımız hayvanlar olmalı

Türk Halk Müziği'nin başarılı isimlerinden Sümer Ezgü de güneye yerleşen ünlüler arasında yerini aldı. Antalya'da doğayla baş başa bir hayat kuran sanatçı ''Burası bana iyi geliyor, hayat Etiler ve Levent'ten ibaret değil'' diyor. Sümer Ezgü ile Antalya'daki yaşamını, türkülerin geleceği ve yeni projeleri üzerine konuştuk

24 Şubat 2019, Pazar 00:27 Son Güncelleme:
A A
Sümer Ezgü: Öğretmenlerimiz ve yaşam koçlarımız hayvanlar olmalı

Siz de İstanbul’dan başını alıp giden ünlüler kervanına katıldınız. 

İstanbul’da yaşam verimim düştü. Günlerin hep yollarda patinaj yaparak geçtiğini gördüm. “Denize giriyor muyum, bisiklete biniyor muyum, pikniğe gitmiş miyim, sinemaya gitmiş miyim?” diye sorguladım. Ve bunlar hep eksikti. Antalya’ya yerleşme kararı aldık. Sevgili Kadir Dursun o zaman Fazıl Say’ın menajeriydi, “Müziği mi bıraktın?” dedi. Ben de, “Hayır, aksine enerjiyi burada buluyorum” cevabını verdim. 

Antalya’da daha mı üretken hissediyorsunuz?

Kesinlikle. Sadece Etiler ve Levent’te izlediğimiz o magazinel yaşamın dışında, hayatta başka şeyler de var. 

Sizin gibi sanata yıllarını vermiş bir çok isim gündemden uzak duruyor. Kendi tercihiniz mi? Yoksa koşullar sizi biraz küstürdü mü sanat dünyasına? 

Ben sanat yaşamımda 40’ıncı yılıma giriyorum. TRT’de 15 yıl çalıştım. Sonra bazı yasaklardan dolayı serbest çalışmaya başladım. Dolayısıyla bizim bir kenara çekilmeye, küsmeye hakkımız yok. Her şeyden önce bu ülkeye borcumuz var. Kaldı ki Antalya’ya gittikten sonra iki yıl içinde üç albüm yaptım. Bir tanesi çocuklar için yaptığım albümdü. Oğlum o zaman dokuz yaşındaydı, hep yabancı müzik dinliyordu.

Çocukların hayatında türkülerin de olması gerektiğini düşündüm. Bir grup kurduk. ‘Sümer Ezgü ve Süper Çocuklar’ adıyla bir albüm yaptık. Rock alt yapısıyla ama bağlama da var içinde. Ardından türküleri elektronik müzikle birleştirdim. ‘Elektronik Türkü House’ adını verdim ona da. En sonunda da ‘Hakiki Ankara Havaları’ diye bir albüm çıkardım. 

Ekranlarda çok göremiyoruz sizi...

Hemen müjdeyi vereyim o zaman. Mart’ta TRT Müzik’te program yapmaya başlıyorum. Belki vitrinde çok fazla türkü göremiyor olabiliriz. Ama müziğin yaşadığını nereden anlarsınız? Düğünlerde, türkülerin çalındığı yerlerde... Dans müziği dinleyenler türküler çıkınca ısınırlar. Çünkü bu  bizim dokumuzda var. Topraktaki ağacın kökü gibi.  O kurumadığı sürece bize bir şey olmaz. 

KENDİ KÜLTÜRÜNÜN MELODİSİNİ BİLMEYEN MÜZİSYENLER VAR 

Türkülerimizi çocuklara sevdirmek için neler yapmalıyız?

Bir ülkede kendi milli müziğinizin gelişmesini istiyorsanız müzik öğretmeni yetiştireceksiniz. Özel okullara bakın mesela; piyano, gitar, bateri odası vardır. Ama bizden bir enstrümanla ilgili oda yoktur. Piyano veya yan flüt çalan müzik öğretmenleri bağlama çalmayı da öğrenmeli. Yani müziğimizi, öncelikle müzik öğretmenleri bilmeli, böylelikle çocuklarımıza sevdirebilirler ancak. 

Gençlerin türkülere ilgisini nasıl buluyorsunuz? 

İlgi var ama vitrinde değil. Antalya’da Sümer Ezgü Sanat Akademisi’ni açtım. Piyano öğrencimiz kadar bağlama öğrencimiz var. Gençler ilgi gösteriyor ama ders verecek hoca yok! Batı eğitimi almış müzisyen arkadaşlarımız ne yazık ki kendi melodilerini, ritimlerini bilmiyor. Gördükleri eğitimi veriyorlar.

İstanbul’da yaşadığım dönemde Etiler’de bir bar programı yapıyordum. İki genç kızın konuşmasına kulak misafiri oldum: “Çok eğleniyorum ama neden eğlendiğimi bilemiyorum” diyorlardı. Çünkü Etiler’deki mekanlarda hep pop, fantezi, arabesk müzikler yapılıyor. 

EMEĞİMİN KARŞILIĞINI ALAMADIM, ALAMIYORUM

Hak ettiğiniz yerde olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Benim kadar emek vermiş biri, Avrupa ülkesinde olsa telif hakları ve benzeri konularda çok daha iyi durumda olurdu. Ama biz çalışmak zorundayız. Bir sanatçının kaybedeceği şeyleri, göze alacağı riskleri de olmalı aslında. 15 yıl TRT’de çalıştıktan sonra tüm haklarımı bir tarafa atıp istifa ettim. Bu bir risktir.

Bu riski göze alabilirseniz yeni maceralara atılırsınız. Sanatçının kaybetmeyi de göze alması lazım. Ama ürününün, emeğinin karşılığını almalı.

Siz emeğinizin karşılığını alabildiniz mi?

Telif hakları bakımından alamadım, alamıyorum.  Bu konuda ülkede bilinçsizlik var. Mesela oteller diyor ki,  “CD aldım zaten, neden telif yatırayım ki?” Ama siz CD’nin plastiğine para verdiniz, içindeki esere para vermediniz. 

O eser sahiplerine telif yatması lazım. Müziğin kullanıldığı her kamusal alanda, kullanıcıların müziği yapana bir telif borcu vardır. Eser hakkı vardır çünkü. Nerede çalınıyorsa, orayı şenlendiriyor, insanların ruhuna hitap ediyor. 

Son dönemde baktığımızda sanatta da bir kutuplaşma var gibi. Siz ne düşünüyorsunuz?

Sanatın siyasi duruşu olmaz, olmamalı da. Sandığa gider, oyumuzu atarız. Ama rengimizi belli edersek bizi sevenlere haksızlık etmiş oluruz. Sanat bir ışıktır ve daima ışıldamak zorundadır. Sanatçı da o ışığı veren kişidir. Siyasiler savaş kararı alır, silahlar satılır, çocuklar ölür. Ama sanatçılar hep “Barış” der. Birilerinin yaşama hep güzel bir alternatif ve umut sunması gerekir. Bu sanattır, yok edemezsiniz.

Sanat dünyasındaki söylemler de çok siyasileşti...

Bence bunlar hiç kimseye bir katkı sağlamıyor. Hangi taraf adına konuşuyorsa öbür taraf kin duymaya başlıyor. Kemikleştiriyor, ikiye ayırıyor. Kutuplaşma dediğimiz işte tam da bu. Biz sanat yaparız. Doğrularımız sanatımızın içinde var zaten. İnsanlar o söylemleri sanatın içinden alır. İlle de bayraktar olmamız gerekmez. Çünkü bir gün o bayraktar olduğumuz akım duvara toslar ve sanat da önderliğini kaybeder. İlkeli sanat şart!

Sanatın ilkeleri nelerdir?

Ne olabilir ki? Birbirimize vurmayalım. Birbirimizi öldürmeyelim. Farklı görüşten de olsak birbirimizi saygıyla dinleyelim. Buna en büyük örnek tematik kanallardaki tartışma programları. Birbirlerini  hiç dinlemeden hep bir ağızdan kavga gürültü konuşuyorlar. Ve biz izleyici olarak hiçbir şey anlamadığımız gibi mutsuz oluyoruz. Sanatçı da söylemlerinde “Birbirimizi dinleyelim” demelidir. Sanatıyla, söylemleriyle birleştirmelidir herkesi. Birlikte halay çekelim, birlikte oynayalım. Coşkularımız bir olsun. Güzel bir türkü vardır: Bir dağ ne kadar  yüce olsa/Dağ kenarı yol olur/Buna bayram günü derler/Dostla düşman bir olur. Bu bayram  ortamına ancak sanat ve müzik ortamı ile ulaşılır. 

SANATÇI KÖTÜLÜĞE MUHALİFTİR 

Sanatçı muhalif midir?

Sanatçı kötülüğe muhaliftir, siyasete değil. Biz ne iktidarlar  ne muhalefetler gördük, hepsi geldi geçti. Ama sanat kaldı hep.

Bu ülkede yaşamaktan  mutlu musunuz? 

Ben bu topraklarda doğdum, büyüdüm ve burada mutluyum. Yurt dışına yerleşen çok arkadaşım var. Orada sağlık, kişilik, eğitim kısacası insan hakları açısından çok da iyi ortamlarda yaşıyorlar. Ama yine de bu ülkeye hasretler. Havasını, suyunu, kültürünü, her şeyini özlüyorlar. Ben ülkeme gönülden aşığım. Bir yere gitmem.

Sizi en çok mutsuz  eden şey nedir?

İnsanların birbirini kırması, kavga etmesi, birbirini sevmemesi... Ya, ölüm var ölüm! Bugün bizim öğretmenlerimiz, yaşam koçlarımız kim olmalı biliyor musunuz? Hayvanlar. Çünkü onlar birbirlerini o kadar şefkatli ve o kadar güzel seviyorlar ki. Dostlukları o kadar büyüleyici ki! Kedi  ve köpek bile birbirine sarılırken biz insanlar niye bunu beceremiyoruz? Becermeliyiz!

ALEV GÜRSOY CİMİN

alev.gürsoy@posta.com.tr


Sıradaki haber yükleniyor...