Tarık Tufan: Kendini bulma atölyelerinde insanın kendini bulması mümkün değil

Tarık Tufan: Kendini bulma atölyelerinde insanın kendini bulması mümkün değil

O gün sizin doğum gününüz… Arkadaşlarınız size sürpriz doğum günü pastası hediye ediyor. Mumları üflerken pastanın üzerindeki nota takılıyor gözünüz… Üzerinde başka bir isim yazıyor! Belli ki adet yerini bulsun diye hazırlanmış ama adet yerini bulamıyor. Yerini, yurdunu arıyor… Romanın kahramanı Hakan gibi… Biraz sizin, biraz bizim gibi… Yazar Tarık Tufan, yeni romanı ‘Kaybolan’ ile okuyucuyu kendini bulma yolculuğuna çağırıyor… Oya Çınar / oya.cinar@posta.com.tr

31 Ekim 2020, Cumartesi 07:01 Son Güncelleme:
YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Kitabın ana kahramanı Hakan, arkadaşlarının hazırladığı pastadaki mumları üflerken üzerinde “İyi ki doğdun Arda” notunu görüyor ve bir anda kendine yabancılaşıyor. Kaybolmuş bir ruh için gerçekten kötü bir tetikleyici.

Hayatın kim anlarında yaşadığımız bazı küçük ayrıntılar insanın kaybolma hissini oldukça şiddetli şekilde tetikler. İnsanda yokluk duygusunu büyütür. Oradasınız, ama kimseler farkınızda değil. Oradasınız, ama ne düşündüğünüzle kimse ilgilenmiyor. Varsınız, ama yoksunuz. Kaybolmak, işte tam da böyle bir şey; hem kendi içinizde hem de başkalarının dünyasında varlığınıza dair izlerin zaman içinde silinmesi…

KAYBOLMA HİSSİNİ DERİNDEN HİSSETTİĞİM ANLAR YAŞADIM

İlk aklıma gelen, bunu gerçekten yaşayıp yaşamadığınız oldu. Yaşasanız sizde de benzer sancılar yaratır mıydı?

Elbette hayatım boyunca yokluk hissini, kaybolma hissini çok derinden hissettiğim küçük anlar yaşadım. Sancısından kıvrandığımı da hatırlıyorum. İnsanın kendisini en çaresiz hissettiği anlar kaybolma anları. Yalnızlığın en şiddetli hali. Sanırım ben de Hakan’ın gösterdiği tepkilere benzer tepkiler gösterirdim.

BÜYÜK ÇARESİZLİĞİMİZİ KABULLENİRSEK NASIL KURTULACAĞIMIZI DÜŞÜNMEYE BAŞLAYABİLİRİZ

İnsanın kendini bulması gerçekten mümkün mü? Sizi özellikle bu konuda yazmaya iten şeyler nelerdi?

Beni yazmak için kışkırtan en büyük sebep etrafımızda kaybolanların sayısının gün geçtikçe artması. Hayat biçimleri dönüştükçe daha çok insan kayboluyor. Normal şartlarda geniş yaşam alanlarının insanları yalnızlaştırdığı düşünülür. Oysa tam tersi oldu. İnsanlar kalabalık apartmanlarda, kalabalık şehirlerde, kalabalık ofislerde, alış veriş merkezlerinde daha çok kaybolmaya başladı. İnsanın kendini gerçekten bilmesi, bulması hayatın en zorlu sırlarından biri. Kendini bilmeden hakikatin ayırdına varmak mümkün olmaz. O halde kendimize sormamız gereken öncelikli sorulardan biri de şudur: Kendimi nerede kaybettim? Kendi yüzümle, çıplak gerçeğimle en son nerede karşılaştım? Başkasının aynasına bakmaya lüzum yok. Hepimiz kendi günahlarımızı, kusurlarımızı, ayıplarımızı, düşüşlerimizi ve kayboluşlarımızı içsel bir sezgiyle, vicdanımızla biliyoruz aslında. Büyük çaresizliğimizi kabul edebilirsek nasıl kurtulacağımızı da düşünmeye başlayabiliriz.

Çok tanıdık olduğumuz bir önerme var: Aramakla bulunmaz ama bulanlar çoğunlukla arayanlardır. Roman, aklıma sık sık bu cümleyi getirdi…

Bu cümlesinin akla gelmesi tesadüf değil elbette. Başkalarının arayışları bizim için ilham verici yolculuklardır. Kutsal kitapları, masalları, mitolojileri, romanları bunun için okuyoruz. Başka olanaklı hayatları keşfedebilmek, büyük arayışlardan ilham alarak kendi iç yolculuğumuzu başlatabilmek için. Bunlar gerçek arayışlardır. Bir de günümüzün piyasa arayışları var…

Bunu biraz açar mısınız?

‘Kendini bulma atölyeleri’nde insanın kendi hakikatine ulaşmak pek olası değil. Büyük bir tabloya uzun uzun bakmak, bir büyük müzik eserini gerçekten dinlemek veya büyük bir romanın içinde yol almak daha gerçek arayışlar. Simurg’un yolculuğunu okumanızı arzu ederim. Mantık’ut Tayr’ın büyülü dünyası nasıl da gerçek bir arayıştır! Roman yazmak bu anlamda oldukça özel ve karmaşık bir deneyim.

ROMANIN İLK CÜMLESİNDEN SON CÜMLESİNE KADAR KENDİ YARALARIMI KAŞIYIP DURDUM

Siz, Hakan’ın arayışı üzerinden kendinizle ilgili yeni şeyler buldunuz mu bu süreçte?

Romanın ilk cümlesinden son cümlesine kadar, kendi yaralarımı kaşıyıp durdum, üzerindeki kabukları kopardım. Her daim taze yaralar olarak roman boyunca bana eşlik ettiler. Kaybolmak benim için de oldukça sert bir konuydu. Kendim yüzleşmeden bunu yazabileceğime inanmadım. Nitekim büyük darbeler ala ala ilerledim. Anlatması kolay değil.  

Hakan’ın kafasına, tüm bu sorgulamalar 40’ıncı yaş gününde üşüşüyor. Bu tesadüf mü? Özel bir anlamı var mı?

Bazı yaş dönemlerinin hayatta bir karşılığı olduğunu düşünüyorum. 40 yaş bunlardan biri. Sadece yaş değil; evlilik, ilk kez çocuk sahibi olmak, çok büyük bir aşkın ardından ayrılmak, sarsıcı bir ölüm, zorlu kararlar gibi… İnsanın hayatını tümüyle değiştiren döngüler bunlar. Daha korkak, daha cesur, daha olgun, daha delişmen oluyor yahut bambaşka bir hale bürünüyorsunuz.

İNSAN KENDİ YOLUNU BULAMAYACAK KADAR ACİZDİR

Şöyle bir cümleye rastlamıştım. Yolu en iyi tarif edenler, sık sık kaybolanlardır. Sizce kaybolmanın cazip ve öğretici yanları da var mı?

Kaybolmanın cazip bir şey olduğunu söylemek fazlaca iddialı, hamasi olabilir. Çünkü insanın canını acıtan bir yanı var. Öğretici yanları olduğunu söylemek daha doğru olur. Herkes hayatında kaybolur ve bu andan itibaren öğrenebildiği kadar arayışı anlamlı hale gelir. Bir kere ilk öğreneceğimiz gerçek şudur: İnsan kendi yolunu bulamayacak kadar acizdir. Büyüklenmeler, kibirlenmeler, üstünlük iddiaları temelsiz ve anlamsızdır. Ölüm nihayetinde hepimizi hizaya sokan mutlak bir hakikat.

DAVRANIŞLARI TEK TİPLEŞTİRİLMİŞ İNSANLARLA DOLU HER YER

‘Sipariş üzerine, fason hayatlar’ yaşamaktan söz ediyorsunuz bir de. Fason hayatlardan kastınız tam olarak ne?

Fason hayat dediğimde, sizin bedeninizde yaşanan, ama başkalarının markasını taşıyan, başkalarının modelleriyle üretilmiş, başkalarının biçtiği kalıplarla sürdürülen hayatları kastediyorum. Duyguların ifade biçimleri ve düşünme vasatı aynılaştırılmış, davranışları tek tipleştirilmiş insanlarla dolu ortalık. Sanki hepimiz aynı diziyi izlemişiz de o dizinin karakterleri gibi konuşmaya, onlar gibi giyinmeye, onlar gibi aşık olmaya, kavga etmeye, nefret etmeye başlamışız gibi bir hal…

ALDIĞIM HER KARAR SANKİ GEÇMİŞİN GÖLGESİNDE GERÇEKLEŞİYOR

Romanda Hakan’ın da Yıldız’ın da geçmişten getirdiği derin yaraları var. Siz de bir röportajınızda “Kendimi hep geçmişi düşünürken buluyorum” demişsiniz. Geçmiş insanın yakasını neden bırakmıyor?

Geçmişin hayatımıza etkisi romanlardan çok daha güçlü bile olabilir. Hatta geçmiş dediğimiz şeyi çocukluktan ibaret saysak bile bu yargım değişmez. Galiba bir çocukluk geçiriyoruz ve sonrasındaki hayatımız bu çocukluktan, onun etkilerinden bağımsız olamıyor. En azından kendi tecrübem bu yönde. Geçmişin yakamızı neden bırakmadığını bir bilsem bununla baş edebilmenin yolunu da öğrenebilirim. Maalesef bilmiyorum. Bir tür tutsaklık içinde olduğumu hissediyorum. Aldığım her karar sanki geçmişin gölgesinde gerçekleşiyor.

‘HER ŞEYİN BAŞKA TÜRLÜ OLMASINI ARZU EDERDİM, OLMADI’

“Her şeyin başka türlü olmasını arzu ederdim, olmadı.” Hayatımda okuduğum en hüzünlü cümlelerden biri. Kitabın genel duygusunda tatlı bir melankoli var. Roman, sizin ruhunuzu ne ölçüde yansıtıyor?

Benim de kendi hayatım adıma kurduğum en hüzünlü cümlelerden biri bu olabilir. Söylerken boğazım düğümleniyor. Galiba bunu kabullendim. Ben, elbette kurmaca öyküler yazıyorum. Her seferinde bambaşka karakterler ve olay örgüleri kurguluyorum. Tuhaftır, her seferinde bütün soğukkanlılığıma rağmen, kendimden bir parçanın, ruhumdaki savrulmaların, romanın bir kırığından sızmasına mani olamıyorum. Bu romanın doğasında mı var, yoksa bazı romancılar zamanla daha serinkanlı olabiliyorlar mı bilmiyorum. Mahremiyetini ifşa etmek istemez hiç kimse. Romanda kendi ruhumun sirayet ettiği alanları gizlemekte mahir olduğumu söyleyebilirim.  

YARIM KALMIŞLIK DUYGUSUNU ANLATMAYI SEVİYORUM

Genellikle size yazdıran, yazarken en beslendiğiniz duygular neler?

Kimlik, içsel hesaplaşma, kent, hafıza, aşk gibi konuları yazmayı seviyorum ve dahası önemsiyorum. Yarım kalmışlık duygusunu anlatmayı da seviyorum. Kursakta kalmış hevesler, tamamlanmamış hayaller ve buna benzer başka şeyler… Büyük büyük meselelere bakarken gözümüzün önündeki insanı kaçıyoruz. Bazıları tarif etmek için ‘küçük insan’ diyor. Bu tanımlama bir hiyerarşiyi değil, dünyasını anlatmak için kullanışlı olabilir. İnsana bakmayı akıl ettiğimiz zamanlarda da ezber cümlelere saplanıp kalıyoruz.

KELİME VE YARA ARASINDA BİR KÖKEN BİRLİKTELİĞİ VAR

Yazmakla yara arasında nasıl bir ilişki  var? En iyi hikayeler gerçekten yaralı insanlardan mı çıkar?

Yazmakla değil belki ama kelime ve yara arasında bir köken birlikteliği var. Kelime, insanda ‘yara açan’, ‘kanatan’, ‘acı veren’ bir kökten gelir. Güçlü kelimeler, muhatabını bu kadar kuvvetle sarsar. En iyi hikayeler yaralı insanlardan çıkar genellemesi doğru olmayabilir. Hikayeleri iyi anlatanlar ve kötü anlatanlar var bence. Tabii ki bunları zahiren bakarak söylüyorum. İnsanlar mutsuz hikâyelere daha çok kulak kesiliyor olabilir. Çünkü hepimizin bir teselliye ihtiyacı var. Başkalarının da aynı yaradan, aynı dertten mustarip olduğunu görmek insanda dayanma gücünü artıyor.

KENDİMLE DALGA GEÇMEKTEN BAŞKALARINA BAKMAYA TAKAT BULAMIYORUM

Altını çizdiğim cümlelerden biri: Toprağa çiçek tohumları ekmekle kendimi gömmek arasında bir yerdeyim. Gerçek hayatta bu iki duygudan hangisini daha sıklıkla yaşıyorsunuz?

Bazı cümleleri bir tür cezbe halinde bazılarını da bir tür cinnet halinde yazıyorum. Her ikisini de sonradan okuduğumda aynı şaşkınlığı yaşıyorum. İçimde bir sürü Tarık Tufan var. Her romanda, her senaryoda biri veya birkaçı kafasını dışarı çıkarıyor. Sadece yazdıklarım için değil, gerçek hayatım için de aynı şeyi söyleyebilirim. Bu arada bir romana çalışırken yıllar geçiyor ve kurmacayla gerçek hayat iç içe geçiyor. O yüzden benim için gerçek hayat diye bir şey çoğu zaman neye karşılık geliyor emin değilim. Ruhumun izbelerinde vahşi hayvanlar gibi saldırgan farklı karakterler var. Kendimle kavga etmekten, başkalarına bakmaya takat bulamıyorum…

;
Bu Video
İlgini
Çekebilir
Sıradaki haber yükleniyor...
holder