Yakınlık ‘az uzaklık’ demektir; bir olmak değil. Aşkta mahremiyet alanı korunmalı

Klinik Psikolog ve Psikanalist Yavuz Erten diyor ki: Aşkta mahremiyet alanı korunmalı. Kimse birbirinin cep telefonunu rahatlıkla kontrol edememeli ya da “Şu anda ne düşünüyorsun” diyerek karşı tarafın zihnine rahatça saldıramamalı. Yakınlık, ‘az uzaklık’ demektir; bir olmak değildir. Buna dikkat edilmezse bir süre sonra gelecek bunalma hissi kaçınılmaz olur

21 Eylül 2019, Cumartesi 07:44
A A
Yakınlık ‘az uzaklık’ demektir; bir olmak değil. Aşkta mahremiyet alanı korunmalı

Işıl CİNMEN

‘Ekşi Sözlük’te popülaritesini yıllardır kaybetmeyen “Hatunların efendi adam yerine p.ç tercihi” diye bir başlık var. Son baktığımda 438 sayfa yazı vardı. Oturdum üşenmeden epey bir okudum. Sonra da hatırı sayılır bir süre aşk üzerine düşündüm.

Neden gidip gidip bizi üzecek insanlara tutulduğumuzu, neredeyse birbirinin aynısı ilişkiler yaşadığımızı, tekrarlanan hataların nedenlerini, aşk ve saygı arasındaki uçurumu… Sonunda işin içinden çıkamayıp Klinik Psikolog ve Psikanalist Yavuz Erten’den randevu aldım. ‘Aşk’ı terapi koltuğuna yatırdık, psikanalizini yaptık. Buyurun…

Oradan hareketle soracağım: Neden insan kendisi için en iyiyi seçmez de acı verecek olanı seçer?

Bu çok tartışılan bir konu. İnsan her zaman yaralı olduğu konuya dönüp orada hakimiyet kazanmaya çalışır. Şöyle düşünün: Bir pehlivan bir pehlivana yenilir ve bunu kafasına çok takar. Başka bir sürü pehlivanı hatta kendinden üstün pehlivanları yense bile kafası yenildiği o pehlivana takılmıştır. Yaşadığı travmaya hâkimiyet kurmak için mutlaka ‘o’ pehlivanı yenmesi lazımdır. Hatta o pehlivanı, geçmişin tam tekrarı olacak şekilde, tam yenileceği sırada yenerse o zaman o geçmişteki sahne yap-bozlanacaktır. 

Fakat genelde ava giderken avlanırız… 

Kişisel tarihte ne varsa; terk edilme, yenilme, küçük düşme, dışlanma, ilgisizlik… Hepsi olabilir. Bir duygu üzerinden kayıt oluşturan zihin, kendini o duyguyu tekrar yaşayacağı alanlara sokar çünkü bildiği odur. Öyküsü, meydan okuması, yarası, iade-i itibar beklentisi hep o kayıt üzerinden tekrar eder. Biz temel duygularla ilgili model sahneleri değişik versiyonlarla tekrar eden canlılarız. 

Yani çocukluktaki, evdeki travmaları mı tekrar ediyoruz?

Ev hayatında, çocuklukta yani anne ve babasıyla duygusal ilişkisinde kuşak karışıklığı yaratan bir galibiyet de, tüm özgüvenini yerle bir eden hezimet de sonrasında kötü bir şey bırakıyor. Çocuğa ‘makul bir yenilgi’ lazımdır. Çocuğun sevgi ilişkisinde rakip ebeveyni dışarıda bırakarak anneyi babayı elde etmemesi lazım yoksa tuhaf bir şey olur. Annenin babayla, babanın anneyle olması lazım ve çocuğun da kendi yatak odasında yatması lazım. Öte yandan, bir hezimet de olmaması lazım. Çocuk yenilmemiş olduğunda okulda ister istemez yenilgiyi tadıyor. Evde majeste gibi olunca okula şişmiş bir narsizmle gidiyor. Hiç yenilgi, sınırlanma yaşamamış çocuk okuldaki sınırlarla, özel olmadığı gerçeğiyle karşılaşınca bazen kötü yaralanabiliyor. Çocuğun sınırları evde öğrenmeye başlaması gerek.

Ve bunların hepsi seçimlerimize etki ediyor.   

Elbette… Ailesinde şiddet olan çocuklar sonraki hayatlarında şiddet içeren ilişkileri tercih edebiliyor. Sigmund Freud’un ‘yineleme zorlantısı’ diye bir kavramı var. 

Bu ne tam olarak?  

Bu kavramın çeşitli açıklamaları var ancak bu söyleşiyi kuramsal bir tartışmaya çevirmek istemem. Bugün burada ele aldığımız bakış açısından devam edersek, “Kişinin travmasını, benzer koşullar yaratıp tekrar yaşayarak travmanın yol açtığı nevrotik etkileri gidermeyi amaçlaması” olarak görebiliriz. Bunu bilinçle yapmayız, bilinçdışı seçimlerimiz bizi oraya sürükler. Yani aslında bilinçdışı, travmayı tekrar yaratıp o travmayı çözmeye meylediyor gibidir.

Bu mümkün mü? Gerçekçi mi?

Soru bu şekilde gelince, galiba ister istemez ‘yineleme zorlantısı’nın diğer açıklamasına doğru gidiyoruz; bu da ‘ölüm içgüdüsü’ bağlantısına dairdir. Bazı durumlarda ‘yineleme zorlantısı’ kişinin kendine cellatlar bularak kendini bitirmesi anlamına gelir. Yani “Bu sefer çözeceğim” diye tekrar yaratılan travmatik ortam, kişiyi bir daha travmaya uğratabilir. Kuyuya düşmüş birinin “Ben bu kuyuya nasıl düştüm yahu?” deyip kuyunun kenarına gidip bakarken ayağının kayması ve oraya tekrar düşmesi gibidir. Ölüm içgüdülü açıklama, kişinin kuyunun kenarına bilinçdışı olarak ‘bir daha düşme’ arzusuyla gittiğini söyler.

İnsan tek başına psikolojik olarak sağlıklı kalabilir mi yoksa bir ilişki şart mı?

Dışarıyla oksijen alışverişi olmaması kişinin dünyasını fermante eder. Dışarıyla temasın azaldığı durumlarda iç yapılarda bozulmalar başlıyor. Diğeriyle etkileşim çoğunlukla insanı düzeltir ve kontrol eder. Gerçeklik sınaması anlamında ortalama bir yere getirir. Uçlara gitmekten kurtarır. Bir başkasının olması, fantezi mekanizmasını kutuplardan daha ortalama bir yere çekmeye yardım edebilir. 

Sizce aşkın içinde saygı barınabilir mi? Çünkü aşk mesafe yokmuş gibi davranmaya yöneliktir ama saygı mesafe gerektirir. İskender Savaşır ile yaptığım söyleşide o da, “Ciddi bir saygı varsa, ortada aşk yoktur” demişti… 

Aşk kuvvetle bir olmaya, birleşmeye yönelik bir duygu yatırımıdır. Zamansal olarak birlikte vakit geçirilir, bireysel mahremiyetler ortadan kalkar... Aşk, ‘ben ve öteki’ arasındaki sınırların belirsizleşmesidir. Duyguların şiddetiyle hem sevme, koruma, kollama ortaya çıkar; hem de o açlıkla, hırsla ve şiddetle aşkı yaşarken karşı tarafa zarar verme de mümkün olabilir.

Bu zararı neye benzetebiliriz?

Anne ve bebek ilişkisinde bebeğin annenin memesini nasıl kullandığına psikanaliz çerçevesinde baktığımızda bir tür zalimlik görürüz. Bebek, memeyi rahatlıkla ısırır. Meme istediğinde öfkeyle ağlar. Aşkla ilişkimizde de sınırsız ve fütursuz bir duruma gelebiliyoruz. Ötekinin bedenine, mahremiyetine karşı bir sınırsızlığımız oluyor. Rahatlıkla dokunabiliyoruz, rahatlıkla iç dünyasına girmeye çalışıyoruz. Annenin memesinin acıması gibi aşkta da can yakabiliyoruz. 

Yakınlık, ‘az uzaklık’ demektir; bir olmak değildir 

Bunu nasıl önleyebiliriz?

Her şeye rağmen mahremiyet alanı korunmalı. Kimse birbirinin cep telefonunu rahatlıkla kontrol edememeli ya da “Şu anda ne düşünüyorsun” diyerek karşı tarafın zihnine rahatça saldıramamalı. Yakınlık, ‘az uzaklık’ demektir; bir olmak değildir. Buna dikkat edilmezse bir süre sonra gelecek bunalma hissi kaçınılmaz olur. Aşkın ilk coşkusu geçince, duygular mutedil bir yere çekildiğinde nefeslenme ihtiyacı hissedilir. Ama bazı insanlar bunu terk edilme gibi yaşayabiliyorlar. “Sen benden soğudun”, “Daldın yine bir yerlere bakıyorsun” gibi cümleler kurulmaya başlanıyor. “Eyvah beni terk ediyor” diyerek memeyi ısırmaya başlamak karşı tarafın daha fazla kaçmasına sebep oluyor. 

Bir şeyin değerini gerçekten kaybedince mi anlıyoruz yoksa kaybederken duygular deforme mi oluyor?

Kaybedince değerini mi anlıyoruz yoksa kaybettiğimizi farklı bir düzeyde anlamlandırıyor muyuz? Her durumda nesneyle olma hali ve nesneyle artık olmama hali arasında bir fark var. Bir şeyin içindeyken o, bütün boyutlarıyla değerlendirilemiyor. Değerlendirmek için iki şey lazım; içi ve dışı. Bir şey kaybedildikten sonra simgesel düzeyde daha iyi anlamlandırılabilir. 

Aşk acısı, ölüm acısına benzetilir. Bu benzetme yerinde mi?

Depresyonu ortaya çıkaran etkenler sıralamasında ilk sırada bir yakının ölümü vardır. İkinci sırada da boşanma vardır. Boşanmak ya da ayrılmak hırpalayıcıdır. Ve evet, ayrılıkla ortaya çıkan depresyon ve ölümle ortaya çıkan yas arasında benzerlik vardır. Ayrılığa verilen tepki bir yas reaksiyonudur. Bir yerinizin yaralandığını düşünün; bedenin de kendini iyileştirme süreci vardır. Yavaş yavaş yara iyileşir. Ayrılık ve kayıptaki yasta da öyledir. Ruhsal bünye kendisini iyileştirir. Ancak bunun aşamaları vardır ve zamana ihtiyaç duyulur.

Ne kadar sonra iyileştirir?

Ayrılığın oluş şekline bağlı. Narsistik yaralanma ya da tek taraflı olmasına göre değişir. Bazen kırık bir kalp bünyede kökensel olarak var olan ruhsal yarada büyük bir enfeksiyona neden olabiliyor. Daha önce halledilmemiş meseleler tekrar gündeme geliyor. Ayrılığın yas gibi yaşanmasında başta ateşli bir dönem olur. Ardından inkar, isyan, pazarlık, depresyon ve kabul gibi dönemlerden geçerek sonuca bağlanır. Ayrılıktan sonraki süreçte kişi inkar ya da isyanda takılabiliyor. Oradan ileriye bir türlü gidemiyor. İsyan ve öfke döneminde takılmış olanlar eski sevgiliye saldırganlaşabilir veya kabul sürecine geçemeyenlerde uzun süren depresyonlar olabilir. Tabii bu konuştuklarımız doğal yas sürecinde oluşan tıkanmalarla ortaya çıkan komplike durumlar. Her ayrılıkta bu komplike durumlar ortaya çıkmaz. Çoğunlukla acı kendi doğal sürecini izler ve yara bir zaman sonra kapanır.

İnsan ne zaman “Uzmana mı gitmeliyim acaba” demeli? 

Kişiden kişiye göre değişir. Herkesin hikayesi biriciktir. İnsanın kendi kriteri önemlidir. İnsanın içinde kendisiyle ilgili aklı başında değerlendirme yapan bir taraf var. “Bu sefer uzun sürdü. Bunda bir gariplik var” demeye başlarsa ve çevredekiler de aynı fikirdeyse bu değerlendirmeye güvenmek ve profesyonel yardım almak lazım. 

Sağlıklı aşk nedir?

Reçete gibi tanımlamalar tehlikeli... Her aşkta narsistik ve depresif olan taraflar vardır. Önemli olan kendinin ve ötekinin varlığına zarar vermemek ve sınırların belirsizleşmemesi… Aşk, libido enerjisinin bir nesneye aşırı yatırılmasıdır ama başlangıçtaki bu aşırı yatırımın ortaya çıkardığı coşkunun hep aynı şiddette sürdürülebilirliği yok. İki tarafın birbirinden zevk aldığı birbirini tanıdığı duygusal ekosistem kurulursa ve sürdürülebilirliğe önem verilirse ilişki yaşar. 




SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

;
Sıradaki haber yükleniyor...