‘İnsanlığın' ortak kültür mirası: Ayasofya

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Son dönemde yalnız Türkiye’nin değil, tüm dünyanın gündemine çığ gibi düşen, 14 asırlık eşsiz Ayasofya’nın ibadete açılması kararı ve beraberinde süregelen geçmişe dair ucu açık tartışmalar dolayısıyla bu kez, pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Ayasofya’nın tarihi ve hakkında bilinmeyenleri üzerine bir araştırma yapmak ve derlediklerimi sizinle paylaşmak istedim.

Dünyanın en önemli tarihi mabetlerinden olan ve mazisine bağlı pek çok topluluk için büyük önem arz eden Ayasofya’nın hikayesini “iyi kavrayabilmek” için pek tabii ilk olarak İstanbul’un, yani Constantinople’un tarihine, dolayısıyla Roma İmparatorluğu’nun hükmüne değin uzanmamız gerekiyor. Bu yüzden, sizleri zamanda yolculuğa çıkarıyorum.

Stratejik olarak önemliydi


Milattan sonra 4'üncü yüzyılın başlarında Roma İmparatorluğu, tarihinin en büyük krizlerinden biriyle yüzleşmekteydi. Öyle ki İmparatorluk, ikisi batıda ve diğer ikisi de doğuda olmak üzere 4 farklı bölgeye ayrılmıştı ve özünde koskoca bir bütünü oluşturan bu bölgeler, çok geçmeden birbirleriyle şiddetli bir din ve taht savaşına girdi.

Dönem uzun bir zamana tekabül ederken savaş nihai sonucuna vardı ve İstanbul’un başta “İstanbul” olmasını sağlayan, ismine aşina olduğumuz Büyük Constantine’in önderliğindeki Hristiyanlık dinine mensup bölge galip geldi. Böylelikle Constantine, Roma İmparatorluğu’nun başına geçti ve İmparatorluğun önceden Roma olan başkentini, bu kez merkezi günümüzün Tarihi Yarımadası Byzantium (Yeni Roma) olarak ilan etti. 

Doğu ile Batı arasında mühim bir konuma sahip bu bölgenin odak seçilmesi stratejik olarak önemliydi. Zira, bir yarımada olması dolayısıyla Byzantium, düşmanlara karşı güçlü siper alınabilecek vaziyetteydi.

Üç kez yeniden yapıldı

Gelelim, Büyük Constantine’in ölümüyle birlikte bölge halkı tarafından 'Constantinople' olarak anılmaya başlanan şehrimizde Ayasofya’nın varoluşuna...

Hristiyanlık dininin iyiden iyiye yayılması ve İmparatorluk içinde kabul görmesi, insanlarda tapınma ihtiyacını doğurdu ve bu durum en nihayetinde şehirde kutsal bir yapının gerekliliğini vurgulad. Bu doğrultuda, babasının vefatıyla birlikte tahta geçen taze İmparator Constantinos, 360 yılında şehre üstü ahşap çatı ile örtülü, bazilika planlı bir “Büyük Kilise” yaptırdı.

Tarihi olaylar birbirini kovalarken, bugün Ayasofya’nın kuzeye bakan duvarında kendisine ait mozaik bir tasvirin bulunduğu Büyük Kilise, 404 yılına gelindiğinde çıkan bir halk ayaklanması sonucunda yakılıp yıkıldı, harap oldu. 408 yılında İmparatorluk tahtına kavuşan Theodosios, 415’te yine aynı noktaya ikinci bir kilise inşa ettirdi. Fakat şehirlilerin İmparatorluğa karşı isyanları bir türlü son bulmadı ve tarihe “Nika İsyanı” olarak geçen yeni büyük ayaklanmayla birlikte bu yapı da tahrip oldu.

6'ncı yüzyıla gelindiğinde I. Justinianus tarafından üçüncü ve son kez yaptırılan, başkentin katedral işlevine sahip en büyük kilisesi, ibadete açılmasıyla birlikte “Kutsal Bilgelik” anlamına gelen “Ayasofya” adına kavuştu. Artık Ayasofya, şimdikine en yakın halini alacak, çeşitli bakım ve onarımlar ile asırlar boyu kudretle ayakta kalacak ve dahası, tarih sahnesinde türlü insan ve olaylara tanıklık edecekti.

1200 ve 1204 yılları arasında gerçekleşen Haçlı Seferleri sırasında yağmalanıp tahribata uğrayan Ayasofya, bu dönemde Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı bir katedrale dönüştürüldü. Derken Fatih Sultan Mehmet’in 1453 yılında İstanbul’u fethetmesiyle Ayasofya, fethin en büyük sembolü oldu. Fatih, haçlı istilasından kalan harabe haldeki yapıyı hızlıca yeniden onarttı ve İstanbul şehrinin bu kez Osmanlı’nın himayesine geçmesinin bir sonucu olarak burayı İslam dininin ibadet merkezi haline getirdi.

Yalnız, Fatih Sultan Mehmet’in yaptığı bir şey daha vardı ki, o da bu görkemli merkezin geçmişine sonsuz saygı ve hoşgörü ile yaklaşmaktı. Bu nedenle, yapının kilise olarak kullanıldığı dönemlere ait mozaikleri daha nice yüzyıllar boyu saklayabilmek için onarım sırasında duvarları yalnızca ince bir sıvayla kaplattı ve tarihi her şeyden üstün görerek üzerlerine bir ekleme yaptırmadı.

Nihayetinde, cumhuriyet yıllarına gelindiğinde 481 yıldır ibadethane olarak kullanılan Ayasofya, Atatürk’ün direktifi üzerine Bakanlar Kurulu’nun 1934 tarihli kararıyla müzeye dönüştürüldü.

Mustafa Kemal stratejik bir yol izledi

Ayasofya’nın yeniden cami olarak anılmaya başlanmasıyla birlikte, sonu gelmez bilgi kirlilikleri arasında böylesine bir mimarinin buradan sonraki hikayesine pek de hakim olmadan, belki de ne düşüneceğimizi dahi tam anlamıyla tasarlayamadığımızı öngörerek, hikayenin devamının pek çoğumuza tarihe giden yolda ışık olacağını umuyorum.

Bunun için olayın birkaç yıl kadar gerisine gidiyor ve 1920’de imzalanan Sevr Antlaşması’nın, özellikle Boğazlar ile İstanbul için içerdiği ağır maddelerinden Kurtuluş Savaşı ve Mustafa Kemal sayesinde nasıl kurtulduğumuzdan bahsetmek istiyorum.

Türklerin İstanbul’dan atılması ve İstanbul’un geri alınması ile Ayasofya’nın yeniden kilise yapılması gibi planların önü, Atatürk önderliğinde elde ettiğimiz Kurtuluş Savaşı zaferi sonrasında imzalanan Lozan Antlaşması vesilesiyle bir nebze kesildi. Ancak, Boğazlar Komisyonu maddesi güncelliğini koruyordu ve 1936 yılında imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne kadar askeri varlığımızı boğazlarımızda bulunduramıyorduk.

Sözleşmeden iki yıl önce müze olarak tescil edildiğini bildiğimiz Ayasofya’nın tapusu, sözleşmenin akabinde Atatürk’ün bizatihi imzası ile yeniden cami olarak düzenlendi. Bu doğrultuda, ilgili sözleşme imzalanana dek, Mustafa Kemal’in Ayasofya konusunda stratejik bir yol izlediğini görüyoruz.

Yanı sıra Ulu Önder, 1930’lu yıllarda cumhuriyetçilik ilkelerine dayalı yeni laik toplumu inşa ederken Türkiye’nin tarihini, topraklarındaki tüm uygarlıkları kapsayan geçmişini, insanlığın tarihi ile bağını güçlendiren yüce bir derinlik olarak görüyordu. Yani, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan çok önce de Anadolu topraklarında var olmuş topluluklara ve İstanbul’da Roma İmparatorluğu’nu kapsayan bilinen en eski bütünlüğe ulaşmanın ve onları korumanın gayesi içerisindeydi.

Diğer yandan, milletinin dinini özerk ve kendine has yaşayabilmesi, manevi gücünü koruyabilmesi için ayrıca adımlar atıyor ve din, dil, ırk ayırt etmeksizin tüm görüşlerin “yaşayan ve bizleri yaşatan geçmişimiz” olması için uğraşıyordu.

Modernleşme çabası içindeki dünyaya hali hazırda modern ve laik bir Türk toplumunu benimsetmeye çalışan Atatürk, kısacası Ayasofya’yı dünyaca ortak kültürümüzün bir mirası olarak görüyordu ve yeryüzüne bolca barış, kardeşlik, saygı ve hoşgörü mesajı veriyordu.

İşte tam da bu sebeple; “insanlığın” ortak kültürünün, yine “insanlığın” hizmetinde kalmasını dilerim.

Yazarlarımızdan

30 Eylül 2020, Çarşamba 08:33
30 Eylül 2020, Çarşamba 07:46
30 Eylül 2020, Çarşamba 07:42
Sıradaki haber yükleniyor...
holder