Bildiğiniz her şeyi unutun: Tokyo'dasınız!

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Japonlar; geçmişlerine saygı duyan, bunu gelenek ve görenekleriyle günlük hayatın içine derinden yediren bir toplum. Büyük küçük herkes gün içinde yoğun çalıştıkları ya da eğlendikleri hayatlarını sürdürürken; iş bir ülke büyüğüne ya da kutsal buldukları bir değere saygı göstermeye gelince, zamanı orda durduruyorlar sanki… Sonra zaman tekrar aynı şekilde, güne uygun, yoğun bir koşuşturma içinde akıp gidiyor... Gönülleri bu yüzden dingin; zihinleri açık, barış içindeler… Japonya bambaşka. Moda, müzik, televizyon, reklam, ulaşım ağı, trafik, yemekler, alışveriş, sosyal hayat; Japon kültüründe her şey ama her şey, alışık olduğumuzdan ve bildiklerimizden çok farklı. Bu farklı gezi hikayemize, başkent Tokyo’dan başlıyoruz.  

UZAK DOĞU’NUN BİZE UZAK KÜLTÜRÜ

2016 Aralık ayı. Tokyo’ya sağ salim indik ama gün boyu hala uçuyordum sanki. “Jetlag” dedikleri “saat farkından doğan uçuş sersemliği” Doğu’ya doğru uçmuşsan eğer, kendini çok daha fazla hissettiriyor. İstanbul’dan Narita Havaalanı’na kadar 13 saat hiç durmadan gitmenin yarattığı o jetlag, bünyede kendini oldukça fazla hissettirmişti… Laf aramızda, hiç hissettirmese de bahsedecektim zaten.

Çünkü “Jetlag”ın kelime olarak söylenişi çok havalı. O hale düşmüş olma durumunu insanlara anlatmak ise, bambaşka havalı. Çünkü jetlag illa ki “uzun uçuşla yapılan bir seyahati” işaret ediyor. Eğer Jetlag’san; mutlaka “uzun uçtun”, “az gidilen bir yere uçtun”, “havalı bir seyahate uçtun” işte… Özetle jetlag bir tür zengin sersemliği… Tokyo’da gezmeye çıktığınız gibi “uçma sersemliğinizin” yerini, görme sersemliği alır.

Çünkü buradaki her şey; herkes, her obje, her sistem, bildiğinizden çok farklıdır. Bu farlılıklar 1-Alışık olduğunuz yapıdan doğmuş olan dertlerinizi ve tasalarınızı unuttur. 2-Standardınızın dışında olup aklınızda kalacakları için; hayatı daha fazla detayla hatırlamanızı sağlar… Toplamda bir Japonya seyahati size, çok avantajlı geri dönecektir.

KARŞIDAN KARŞIYA GEÇME TURİZMİ

İlk gece soluğu Shibuya’da aldık. Evet tıpkı kliplerde, filmlerde gördüğümüz gibiydi burası… Sabit ışıklar, hareketli ışıklar, neonlarla pırıldayan binalar ve nehir gibi akan insanlar… Metrodan çıkan insanlar bir tarafta, karşılarında iş yerlerinden alışveriş caddelerinden gelen insanlar; bekliyorlar ve yeşil yandığı gibi sanki 1 milyonu bir anda karşıdan karşıya geçiyor. Modern zamanların meydan muharebesi gibi!

Fredooom! Tokyo’da hayatın bir parçası olan bu eylemi Japonlarla birlikte yapmak, turistik bir etkinlik olmuş. İnsanlar ya burayı tepeden görebilen binaların kafelerinden fotoğraf çekiyor ya da yolun ortasında durup 30 saniye yanan yaya yeşili boyunca pozlar veriyor, çeşitli şaklabanlıklar yapıyorlar… Dünyanın belki de tek “karşıdan karşıya geçme turizmi” burada, Tokyo Shibuya’da. Tokyo’nun modern yüzünün en kalabalık duraklarından ikincisi “ Shinjuku”dur. Bir Çok Gezenti klasiğini daha gerçekleştirmek için, şehrin genel manzarasını en güzel nereden görebiliriz; onu araştırmıştık tabii…

Tüm oklar Shinjuku metro istasyonunun yakınındaki “Tokyo Metropolitan Governtment Ofice” denen iki yüksek kuleli binayı gösteriyordu. Güney kulesinde halka açık bir seyir terası olduğunu öğreniyoruz. Kaçırmıyoruz. Sizler de notlarınıza ekleyiniz. “Eyyy Tokyoo sen mi güçlüsün ben miii, yenecem seni yeneceeem” diye tam da oradan bağırabilirsiniz işte… Kimse Türkçe bilmiyor, korkmayın... Bir kalabalık insanı izlerken bu kadar mı dinlendirir. Keşfetmenin huzuru belki. Ah Tokyo!

TARİHİ TOKYO DENİNCE “ASAKUSA”

Asakusa tapınağına kadar uzanan alışveriş caddesi Nakamise’de gözünüze ilk çarpan; hemen her adımda karşınıza çıkacak olan Japon kekleri ve kurabiyeleri olacaktır. Aslında bunlar gözünüzden önce; burnunuza çarpar. Açıkta pişen nişasta, pirinç unu ve şekerli soya muhteviyatı kokuları; sizi o tezgahlara çekecektir zaten. En popülerleri; balık biçimli Taiyaki ve daha bir kurabiye biçimli olan İmagawayaki ‘dir. İçlerinde tatlı bir fasulye türünün ezmesi bulunur. Sevebilirsiniz bence. Asakusa Tapınağı’nı mı? Ona zaten bayılırsınız.

Efendim kısaca bir tarihi bilgi vereyim; çünkü burası hayli ilginç. 1600’lerin başlarında bir tür savaşçı Shogunluk tarafından kurulan Edo şehri, bir süre sonra başkentliği Kyoto’nun elinden alıyor. Sonuçta burası deniz kıyısında ve ticaret yollarına daha hakim. Gel zaman git zaman tüm iş gücü buraya akıyor, eğlence hayatı da haliyle fazlaca gelişiyor. İşte bu Asakusa bölgesinde kurulan ilk tapınaklar ve yanlarında- ilginçtir- sabahlara kadar eğlenilen mekanlar; bugünkü Japon kültürünün (Edo kültürü) temeli sayılıyor.

Gerçek hizmetkar; temizliği, yemeği, sunumu çok iyi bilen kadınlar, üzerine bir de bildikleri dansları ve diğer sosyal aktiviteleri ekleyince; bugün bildiğimiz Geyşalık oluşuyor. İmparator Meiji de buraya, Çince kökenli kelime anlamıyla To-kyo yani “Doğu’nun başkenti” adını veriyor. Günlük hayatları içinde, irili ufaklı Budist ve Şinto tapınaklarına uğrayarak şanslarını artırdıklarına inanıyor Japonlar; yaşam enerjisi alıyorlar. Asakusa bölgesi ve tapınaklarına mutlaka bir gün ayırılmalı.

Modern alışveriş bölgesi Ginza, Asakusa’ya çok yakındır, yön cihazlarınızla kolayca bulur 20 dakikada yürürsünüz. Bu modern alan dünyada metrekare başına en pahalı emlak değerlerinin bulunduğu semttir. Ginza’nın ihtişamlı mağazalarını ve giyim kuşamı göz alıcı insanlarını görmelisiniz. Gezdiğim ülkeler içinde “bir modanın yayılma hızının en yüksek olduğu yer” şüphesiz ki Japonya oldu. Özellikle de Tokyo. Bir gün önce ilk kez vitrinde gördüğünüz bir telefon kılıfı çeşidi; ertesi gün genç nüfusun yarısının elinde olabiliyor.

Hiç tahmin etmediğiniz ve oraya gitmeden göremeyeceğiniz Hollywood isimleri; Tokyo’nun billboardlarında ilginç ürünlerin reklamlarıyla arz-ı endam edebiliyor. Mesela aniden Bruce Wills’i elinde yeşil çaylı süt tutarken görebiliyorsunuz. Her ürünün yeşil çaylısını nasıl yapabiliyorlar; o da ayrı merak konusu. Kitkat mesela; bu konuda ayrı bir efsane.

OYUN SALONLARI VE MASAL KARAKTERLERİ

Bir iki bölgeden daha bahsetmek şart efendim. Tokyo’nun, aslında tüm Japonya’nın olmazsa olmazı “oyunlar ve oyun salonları”… Bir kere hayatınızda görebileceğiniz “oyun ve masal karakteri” gibi dolaşan insanları, daha ziyade genç kızları, sadece Tokyo’da görebilirsiniz. Onların adı Harajuku! Adını Shinjuku’daki bir semtten alan bu avangart kıyafet tutkunları, alışverişlerini daha çok Takeshita Dori/ Takeshita Caddesi’nde yapıyorlar.

Tokyo’nun Champs-Elysees’i denen ünlü cadde “Omotesando” ise buranın güney çıkışındadır… Harajukuların en süslülerine buralarda rastlayabilirsiniz. Bir Pamuk Prenses dondurma alıyor, bir Zombi kahve içip ekşi erik şekerlemesi kemiriyor. Bunlar buralarda normal şeyler. Trenlerde ellerde küçük boyutlu çizgi romanlar (Manga), caddelerde küçük odalarıyla şaşırtan kapsül oteller, marketlerde her ürünün yeşil çaylı, şekerli, rengarenk versiyonları ve ışıltılı oyun dükkanları- binalarıyla ünlü semti (özellikle gece ziyaret etmeniz gereken) Akihabara…

Tokyo’nun normal olduğunu kim söyledi ki size? Omotesando’dan yürüyüp Yoyogi Park’a ulaşabilirsiniz. Dev ahşap kapalı girişinden geçer İmparator Meiji’nin adına yaptırılmış Meiji Tapınağı’na gidersiniz. Burada adak adayan geleneksel kıyafetli Japonları izlemek de ayrı bir deneyimdir… Tokyo’nun en büyük ve önemli parkı alanlarından biri de “Gyoen Ulusal Bahçeleri”dir, Tokyo’nun Central Park’ına mutlaka bir yarım gününüzü ayırmalısınız.

İMPARATORLUK SARAYI ÖNEMLİ

İç ulaşımı, raylı sistemlerin muazzamlığını ve mermi trenleri falan bir sonraki Kyoto yazımın başında anlatacağım. Şimdi şehrin en önemli resmi ve tarihi alanına gidelim: Başkent Tokyo’nun Chiyado semtinde yer alan -hatta semtin çoğunu kaplayan- İmparatorluk Sarayı, sadece bir saray merkezi değil, pek çok müze evi, heykeli, tapınağı ve Japon bahçe düzenleme sanatının en özel örnekleriyle, turistler için çok önemlidir…

Giriş biletinizi aldığınız gibi (atmayın, çıkarken geri vereceksiniz) yüzyıllar öncesine ait İmparatorluk eşyalarının ve mektuplarının bulunduğu saray müzesini gezebilirsiniz… İçeride fotoğraf ve video çekimi kesinlikle yasak… Eski bir Edo kalesinin yerine yapılan ana sarayda hala ikamet eden saray fertleri var, ancak belli bir mesafeye kadar gelebiliyorsunuz.

Alandaki Japon bahçelerinde en çok ikebana sanatından krizantem çiçekleri göreceksiniz… Tek tip çelenkle düzenlenenler “doğanın gücünü” simgeliyorlar… Üç çelenk yan yana ise; biri Cennet, biri Yeryüzü, biri de İnsan manasında. Bu üçlünün ahengine dikkat çekiliyor.

SON DURAK BİR BALIK PAZARI

Daha nereleri geziyoruz; saymakla bitirmek pek kolay değil. 7 Ronin efsanesinin tapınağı olan Sengakuji’yu es geçmemelisiniz mesela. Biraz sapa kalır yolu ama yön cihazlarınızdan bulursunuz. İnternet para yazacak diye korkmayın şehrin Wi-Fi’ı küçük bir kayıt işlemiyle, turistler için ücretsiz… Sengakuji’yi gezin, mezarları ziyaret edin ve civardaki küçük esnaf lokantalarında bir Ramen gömün midenize. Kalın makarnalı olan Udon Noodle’lı çorba benim tercihim. İnce pirinç noodle’lı olanlarını da lezzetli buluyorum.

Ama içindeki o yarım çürük yumurtayı (cidden- çürütülmüş siyahlaşmış yumurta koyuyorlar) hiç alışamadım doğrusu… Burak kardeşiniz bu Uzakdoğu şehrinde de son satırları, gönlünde yatan bir aslana ayırdı. Yıllardır “taşınacak” söylentileriyle beni korkutan, kapanmadan yetişeyim diye iki kez gittiğim balık pazarı Tsukiji burası. Sumida Nehri’nin en geniş aktığı yerlerden birinin kıyısında dev bir deniz ürünleri marketi. “Günlük perakende satış” kapasitesi bazında, dünyanın en büyüğü.

Market şimdi 2-3 rıhtım kadar güneye, yeni bölgesi Toyosu’ya taşınmış. Ama sistem aynı: Elbette ki dünyanın en usta suşi ustaları en ünlü restoranlarını buranın kenar sokaklarında açmışlar. Sabah 05:00 gibi şehrin restoran şefleri, otelcileri gelip günlük taze balıklarını seçiyorlar Tokyo balık pazarında. İlk gelişimde ben de erken ulaşmış, saat 09:00’a kadar beklemiştim; zaten turist olduğunuz belli oluyor, sizi kesinlikle içeriye almıyorlar. Yerel alıcılar gidince, güvenlik siz meraklı turistlerin yanına geliyor, elinize kroki şeklinde bir harita tutuşturup, sizi o dev kapalı alanın içine salıveriyor. Bütün Japon ve Çin Denizi orada sanki…

Tezgahlarda daha önce sadece belgesellerde gördüğünüz türden balıklar, avucunuz kadar istiridyeler, boyunuz kadar ahtapotlar… Suratsız yaşlı satıcılar, deli deli taşımacı adamlar... 6 yıl arayla gittiğimde, aynı çılgın taşımacıyı aynı aracını sürerken görmek beni şaşırtıyor. Geçen yılların ardından aynı pozu vermesi ise, karakterini hiç değiştirmemiş olduğunu gösteriyor; hoşuma gidiyor. Yine sırıtıyor, dil çıkarıyor ve market içi hız limitlerini ikiye katlayarak, buzla ve deniz mahlukatıyla dolu beyaz köpük sandıkların arasından, zig zaglar çizerek uzaklaşıyor… İki yaşlı balıkçı amca “ne işiniz var burada yahu” der gibi yandan yandan bakıyor…

Belki de haklılar; bu benim “turist” zamanlarım, onların ise hayatlarını kazandıkları normal zamanlar. Eskişehir’de bir muhasebecinin ofisine dalsam, masasının önünde onu seyrededurup fotoğraflarını çeksem; muhtemelen o da kızar… Neyse. Ben buraları görmüş, biliyor olmaktan sonsuz mutluyum şimdi. Bir toplum düşünün ki denizden babası çıksa yiyor; balığı çiğ ahtapotu kuru seviyor, nerede ne bulursa okuyor ve kızları Pamuk Prenses gibi giyinip sürekli içe basıyor! Tokyo mutlaka görülmeli.  

Sıradaki haber yükleniyor...
holder