Her şeyin değerli olduğu ülke: Hindistan

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Eşyanın değerini, bir bardak suyun kıymetini; her geçen gün daha çok “unutuyoruz”… Dişlerimizi fırçaladığımız sürece muslukları açık bırakıyoruz. Evin arka odasında ışıkların yandığını, salonda izlediğimiz dizinin dört bölümü bittikten sonra fark ediyoruz. Duşta yarım saat geçirip şarkılar türküler söylüyor, akan suyla “rahatladığımızı” sanıyoruz. Ama o suyun yokluğunu yaratıp, belki de dünyanın başka yerlerinde, başkalarını susuz bırakıyoruz. Evimizde kalemlik olarak kullanacak on tane fincan varken; Online Alışveriş sitesinde “çooook şirinini” gördük diye, bir tane daha sipariş ediyoruz. “Ama sadece 15 lira” “Yahu sadece 20 liracık” laflarıyla, ayda 10 tane öyle alışveriş yapıp, gereksiz bin tane eşyayla evimizi dolduruyor; af buyurun “değer” kavramını hiç ediyoruz… Unutuyoruz.

Evde kala kala, dar çevremizde dura dura; bir dal tahtanın bir insan için ne kadar değerli olduğunu, bir parça bezin ne hayatlarda ne işlere yaradığını, unutuyoruz. Sonra da “ama kullanmadıklarımı köy okullarına veriyoruuum” diye, kendimizi avutuyoruz. Tüketimin, kullanılmayanın, artığın, çöpün genel anlamda dönüp dolaşıp; atmosfere, dünyaya, ülkemize, dolayısıyla da o köy okulundakilere ne zararlar verdiğini, kavrayamıyoruz. Görmeden de kavramamız zor! Hindistan’ı görürseniz dünyadaki her bir zerrenin değerini anlarsınız. Bir tahta parçasının bir ailenin hayatında ne kadar değerli olduğunu, kavrarsınız.

ALTIN ÜÇGENİN İKİ KIYMETLİSİ: AGRA VE JAIPUR

Yeni Delhi Havalimanı’ndan Agra’ya giden yolda, günün ağardığı saatlerden itibaren, 6-7 saat boyunca, ben diyeyim 100 siz deyin 150 tane yerleşim alanından geçmişizdir. Bunların şehir mi, kasaba mı, köy mü olduğuna buralarda öyle hemen karar veremiyorsunuz tabii. Birinin size illa ki söylemesi gerek: “Şu an Noida’dan geçiyoruz ve burası büyük bir şehir.” Sabahın 06:00’ında yollara çıkan okul çocuklarının, nispeten büyüklerden daha temiz giyinmiş, formalarıyla taşıt beklemelerini görüyorum.

Slumdog Milyoner filmini otobüsümün camından tekrar izliyorum sanki. Vızır vızır geçen ağır vasıtalar, akşamdan yıkanmış formalarına toz tufanı savrulan minik öğrenciler, kamyonetlerin arkasında sızlanan tavuklar, kirli su birikintilerine biraz daha kirli çamaşırlarını taşıyan kadınlar, kıvrılmış yerde yatan bir deri bir kemik “Hint fakirleri” ve sıfatını almamış olsalar bile ayakları çıplak yol kenarından bir yerlere giden “Hintli fakirler”… Hepsi, otobüs penceremin çerçevesinin içinde, bir karmaşa düzeninde sanki…

Allah’ım nasıl koruyorlar bu ahengi ve bu ahenk içerisinde kendilerini? Düşüne düşüne, çabucak geçiyor yol… Agra’da hangi otelde kalırsanız kalın, nereye uğrarsanız uğrayın, size Tac Mahal’in yolunu göstereceklerdir. Hangi taksiye, hangi motorcuya sorarsanız sorun, sizi oraya hemencecik 4-5 dolar karşılığı götürecektir. Zira Agra’da hayat; Tac Mahal demektir. Burası tarihin en özel, en güzel ve en çok ziyaret edilen “aşk yapısıdır”...

Çoğu kişiye göre de dünyanın 8.harikasıdır. Tac Mahal’e yaklaşırken Hindistan’daki ilk “satıcı hortumumuzu” gözlemliyoruz… Ekonomik siklon. Döne döne, bir hortum oluşturarak geliyorlar sanki. İnanılır gibi değil. Çok ülkeye gittim çok satıcı ordusu gördüm ama Hindistan’dakiler bir başka... Kendilerini ellerindeki şeyi satmaya vakfetmişler! Dalga dalga geliyorlar.

Bir tarihi filmde, tepelerin üzerinden muharebenin yapılacağı meydana doğru yaldır yaldır akan atlı orduların sahnesini düşünün… GELİYORLAAAR! Sinirlerinize hakim olun. Atlayıp her şeyi almayın. İlla almak istiyorsanız da söyledikleri fiyatın dörtte birini teklif edip, arkanızı dönün ve gidin. Otobüsün altına atlayıp aracı durdurmayı göze alacaklar ve o ürün kesinlikle dediğiniz fiyata sizin olacaktır.

DEV BİR AŞK MABEDİ: TAC MAHAL

Budizm’in sembollerinden Lotus çiçeklerini İslam dönemi yapılarından birinde görmek; o zamanın gönül güzelliğini, hoşgörüsünü açıkça gözler önüne seriyor… Bakalım Tac Mahal’in bahçesinde ve içinde daha ne hayranlıklar yaşayacağız… Çok etkileyici. Kesinlikle çok etkileyici. Biliyorsunuz; Fransa’yı Eiffel Kulesi’yle İtalya’yı Kolezyum’la anımsatır gibi, dünya sembolleri arasında Hindistan’ı Tac Mahal’in siluetiyle tanımlarlar.

Ülkenin sembolü kesinlikle Tac Mahal’dir. Bu beyaz şaheser, Babür Şah’ın kurmuş olduğu ve 1526–1858 yılları arasında bu coğrafyaya hakim olan Hint-Türk İmparatorluğunun 6. hükümdarı Şah Cihan tarafından, Yamuna Nehri'nin kıyısında yaptırılmıştır. En yüksek kalite beyaz mermer olan “Makrana” ile yaptırılan anıt mezarın ana kubbesi ve duvarları üzerinde gömülü 28 çeşit kıymetli taş vardır...

Taşların sayısı 900 civarındadır. En kıymetlileri ise 1857’de Hintlilerin isyanı sırasında Britanyalılar tarafından yerlerinden sökülmüştür. Hikaye o ki; şu an Londra’da Tower of London Kraliyet mücevherleri arasında olan dünyanın en büyük elması Kohinur da bu yapıdan sökülüp götürülmüştür… Mekânın içine ve dışına Şah’ın büyük aşkla sevdiği, 14.çocuğunu doğururken ölen karısı Mümtaz Mahal anısına yazılar yazılmıştır; bunların arasında Yasin Suresi de yer almaktadır…

Mümtaz Mahal ve Şah Cihan’ın sandukaları ana odada üst katta, asıl lahitler ise girilmeyen alt katta bulunmaktadır. Camiye çok benzese de aslında bir anıt mezar olan ve yapımı 21 yılda tamamlanan Tac Mahal, kesinlikle bu ülkenin ikonu olmayı hak ediyor. Anıta girerken geçeceğiniz Doğu Kapısı ve Tac Mahal’in hemen yanında yer alan Taj Camii de birer mimari harika olarak alanda yerlerini alıyorlar...

Tac Mahal’in içine öyle elinizi kolunuzu sallaya sallaya giremiyorsunuz tabiİ. Ben iki kez girdim, ikisinde de gülmemek için kendimi zor tuttum. Çünkü ziyaretçilere, yerlere zarar vermemeleri için, bir tür sünger ayakkabı veriliyorlar ve herkes gözünüze turuncu ayaklı penguenler gibi görünüyor.

SARAYLAR VE İNEKLER

Agra’da hayat Tac Mahal’dir dedim ama kızıl mı kızıl güzel mi güzel Agra Sarayı da az değildir elbette... Kale gibi duran ama ayrı bir zarafeti olan bu yapı, yine Şah Cihan’ın mazisinden geliyor. Burası karşımıza yine, İslam mimarisinin güzel bir örneği olarak çıkıyor. Coğrafyanın sağladığı kızıl kilden yapılmış tuğlalarla inşa edilen yapı; Fas’ın Marakeş yapılarını andırıyor bana.

Zaten Saray’ın bir diğer adı da “Kızıl Kale”. Agra Kalesi Hindistan’daki birçok tarihi yapı gibi; ilginç ve hüzünlü bir hikayeye sahip… Kale surları ve içindeki saray 1565 yılında Babür İmparatoru Ekber tarafından yaptırılmaya başlanmış. Burası, Tac Mahal’i yaptıran Şah Cihan’ın -tabiri caiz ise- elden ayaktan düşmesine yakın, oğlu Alemgir tarafından yerleştirildiği yer. Mermer bir kulede geçen yıllar… Bir nevi “Tac Mahal manzaralı” hapis. Önemli konukların ağırlandığı salonları, cennet bahçeleri, Khas Mahal’i, Cihangir Mahal’i, Şah Cihan Mahal’i ve Tac Mahal’i gören müthiş manzaralı balkonlarıyla; cidden çok “havalı” bir saray burası.

Duvarlarında dönemin sanatçılarından minyatür figürler; Kama Sutra’ya varan bir çizgi roman… Sarayda yok yok. Ancak Şah Cihan açısından bakacak olursak, elbette bir “kuşu altın kafese koymuşlar” durumu… İnekler… Saray yollarında, köy yollarında, kent merkezlerinde; onlar her yerdeler. Ülkenin bir diğer sembolü de onlar bence. Hinduizm dini, 1 milyarı bulan inanıcısıyla, dünyadaki üçüncü en kalabalık dindir.

Hindistan nüfusunun %80’i Hinduizm’e inanır. Hinduizm’in mutlaka ki Budizm’le benzerlikleri var ama Çin çağlar boyu pek sevmedikleri bir komşu olduğu için, o topraklardan çıkmış birinin dinini de kabul edemiyorlar. Tıpkı Japonların Şinto’yu oluşturduğu gibi, onlar da Hinduizm’i yazıyor, anlatıyorlar… İnekler de hayata hayvan olarak geri dönen tanrılarının soyundan… Kesemezsiniz, yiyemezsiniz, tepikleyemezsiniz… Ki neden inek tepikleyesiniz?

EN “RENKLİ” FESTİVAL

Agra’dan Jaipur’a 5 saatlik bir karayolu mesafesi var. Tabii Biz bir kez Holi Festivaline denk geldiğimiz için, ilk şehirden çıkışımız 1 saat, ikincisine girişimiz 2 saati buldu; yol bize 8 saate gelmişti. Hindistan’ın en büyük uluslararası pazarlama ürünlerinden biri “Holi Festivalidir.”. Hindu Tanrısı Vişnu’nun kötülükleri yendiği gün tespit edilmiş; bir gün öncenin gecesinde bizim Hıdırellez ateşleri gibi ateşler yakılıyor, ertesi gün de o renkli cümbüş başlıyor.

Vişnu ve Krişna’nın çocukluk dönemlerinden gelen “renkli tozları havalara savurma” oyununu yad etmek için, herkes günler önce depoladığı kök boyalarla sokağa çıkıyor, bunları birbirlerine atıyorlar. Gerçekten de kendi aralarında eğlenirken, bir köşede oturup fazla da fark edilmeden izliyorsanız, hayli ilginç olabiliyor. Malum “renkli” de. Kamyonetleri üzerindeki dev hoparlörlerden müzik basarken, aracın kasasında onlarcası dans ederek yol alıyor, etrafa toz boyalar savuruyorlar...

Hedefledikleri noktada (ya da trafiğin durduğu yerde) araçlardan inip yine danslar eşliğinde, o karmaşık ülkenin çerini çöpünü örtmek için sanki, gökyüzüne savurdukları boyalarla etrafı bir tablo gibi boyuyorlar. Her yıl Mart sonlarına denk gelen Holi, özellikle maceracı fotoğrafçılar için nefis malzemedir.

HAYRETE DÜŞÜREN ŞEHİR: JAIPUR

Jaipur merkeze gün bitiminde geldik. Açık hava sarayını, binasını, doğasını görmeye halimiz kalmadığı için ama günü de avantajlı tamamlamak için, 3 dini temsil eden kubbeleriyle ünlü Birla Mandir Tapınağı’na uğradık. Burası da tıpkı Tac Mahal gibi, bizi beyaz mermer giyinmiş bir halde karşılıyordu ve gerek o saatteki kalabalığıyla gerek de içindeki özel töreniyle, oldukça şaşırtıyordu. 1990’larda yapılan bu yeni binanın ana çatısının yanında; İslam’ı, Budizm’i ve Hinduizm’i simgeleyen kubbeler var.

Tüm dinleri anlayışla ve barışla karşıladıklarını gösteren bir mimari jest. Felsefe açık ve net: “Kendi inanışını yaşa, her bir yaşayana da saygılı ol.” Jaipur’un şehir içi başrolü kesinlikle Hawa Sarayı/ Hawa Mahal... Otelde kahvaltı için verilenlere bakıp, yemeyip, üzerine bir sıcak şekerli Masala Çayı içiyor, hayranı olduğumuz sarayı görmek için Saray mahalline doğru yürüyoruz… Jaipur’un çantacıları, dericileri, çarşı tabir ettiğimiz esnafı hep bu alandadır.

İçlerinde Türkleri iyi tanıyanlar çok. Onlar satış için peşinizden koşmasalar da ülkenizi öğrenince güzel indirim yapıyorlar. Seviyorlar Türkleri. Bütün Hindistan için bu durum geçerli. Bir tek Eski Delhi’deki Cuma Camii’nde sert muameleye muhatap kalmıştık. Sebebi de bir iki tur arkadaşımızın, dev açık avluda ayakkabılarını çıkarmadan, ayakkabıları üzerine galoş giymeleri.

Galoştan bahşiş alıyorlardı ve çoğu kişi de zaten çorapla falan giriyordu… Çok da anlam veremedik. Eski Delhi Müslüman mahallesi, nispeten asık suratlı ve sertti… Fotoğraftan kaçan, kameraya bağıran kişileri bir tek orada gördük. Geri kalan Hindistan’ın ise, tümüyle bizi sevdiğini fark ettik. Hawa Mahal, kadınların, bir çeşit haremlik gibi, caddede yapılan törenleri ayrı olarak izlemeleri için yapılmış.

Geri zihniyet ama üstün bir sanat anlayışı. 1799 yılında tamamlanan yüzlerce minik pencereli pembe sarayı, önden bakınca çok yüksek ve çok geniş olarak görebilirsiniz. Ancak arkasına dolanınca, binanın sadece üç katlı olduğunu ve gerisinin bir fon duvarı gibi yükseldiği görürsünüz. Bir Hollywood film seti gibi.  Sağda solda maymunlar, sanki sokak kedisiymiş gibi geziyor, atlıyor zıplıyor, kimse de dönüp “yahu bunlar maymun, günümüzün içinde ne işleri var” demiyor. Hayvandan karşılık alsalar, koyu sohbete girecekler.

AMBER KALESİ VE AYNALARI   

Jaipur’un geri kalan görmenizi tavsiye edeceğim yerleri; zengin bir ailenin fertlerinin hala yaşadığı “Şehir Sarayı” ve onun müzesiyle, Jantar Mantar adlı, uzun yıllar önce güneş saati tasarlanarak yapılan, ilk “burçları” gösteren, güzel bir fizik parkı. Şehir sarayının ihtişamı, içindeki dev vazolar, büyük işlemeli kirişlere sahip renkli kapılar ve cumbalı binaların sanki büyük büyük Balat evleri gibi durması, bu şehirdeki gezmemizi de yine pek keyifli hale getiriyor.

Sih muhafızlar kafalarındaki dastar’ı nasıl sardıklarını gösteriyorlar, biz görüntülüyoruz… Hint tarihinden kukla gösterileri, askerlerin nöbet değişimleri derken; zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz.  Jaipur’a 30-40 kilometre uzaklıktayız. Bu şehre yakın en özel alandayız şimdi. Amber Kalesi. Rajasthan eyaletinin incisi. Yeni şehir kurulmadan önce, Rajput Hanedanlarının başkenti tam da bu sarayın bulunduğu yermiş.

50 yıl Babür’ün İmparatoru kalmış olan Ekber Han’ın değerli bir komutanı, bu sarayı savunma için yaptırıyor; daha sonra Maharajaların -yani Mihracelerin- ikametgahı oluyor burası… Amber Kalesi’ne Ay Kapısı’ndan girer, filinizden dikkatlice inersiniz. Karşı çıkabilirsiniz, biliyorum. Ama bazı yerlerin hayatına yerleşen adetler, bazı eşitsizlikler taşıyor işte... Buraya fil üstünden başka bir çıkış yolu yok. 50 tane fili bu hayattan kurtarayım diye de Tarzanlığa soyunamıyorsunuz orada maalesef…

Büyük meydanda inince ya tur rehberinizi bekler ya da elinizdeki bilgileri okuyarak kalabalığa takılıp yolunuzu bulmaya çalışırsınız… Sarayın ikinci duvarından içeriye girdiğinizde bahçede karşınıza çıkan kalabalık, mutlaka Aynalı Salona bakıyordur. Burası tüm kompleksin en göz alıcı yeridir. Murano adasından getirilmiş camlar, kristaller ve aynalarla süslenmiş lüks revaklı balkon, her gün binlerce ziyaretçiyi ağırlıyor. İç odaya girmek yasak, parmaklıkların arkasından izliyorsunuz…

Burası da aynalarla bir Harikalar Diyarı halini almış… Hemen yakınındaki saray girişi “Ganesh Kapısı” yine aynalı ve renkli yapısıyla sizleri büyüleyecektir… Amber Kalesine bitişik ayrı bir saray gibi duran Raja Man Sing Sarayı 1599’da tamamlanmış. Dönemin Bengal valisi olan Man Sing için, Amber Kalesi’ne özel bir ek olarak yaptırılıyor. Vali, avluya açılan balkonlarıyla, ince kemerli revaklarıyla ve renkli freskleriyle dillere destan olan bu mekanında 15 yıla yakın yaşıyor ve burada ölüyor… Hiçbir süslemeyi yanında götüremiyor tabii. Hangimiz neyi götüreceğiz ki?

Not: Önümüzdeki hafta Ganj’da buluşmak üzere…

Sıradaki haber yükleniyor...
holder