Soğuk kuzeyin sıcak şehri: Kopenhag

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Soğuk kuzeyin sıcak insanlarını tanımaya hazır mısınız? Bu haftaki durağımız, Danimarka’nın başkenti ve en hareketli kenti “Kopenhag” efendim… Renkli evleriyle tanıdığımız Kopenhag limanı Nyhavn’ın yanı sıra, Türk basınının hiç girmediği bir bölgeyi; insanların vergi vermeden ve devletten hizmet almadan komün hayatı yaşadıkları “Christiania”yı gezmek çok heyecan verici olacak… Ayrıca şehrin simgesi Küçük Deniz Kızı Heykeli’nin hikayesi, Avrupa’nın en eski lunaparkı Tivoli eğlenceleri ve nefis somonlu yiyecekleri ile Kopenhag sizleri bekliyor.

BİRAZ PAHALI MI NE?

Hesabı beklerken etrafa bakınıyordum; Amegertovr Caddesi yine çok hareketliydi. Şehrin yarısı burada alışverişe çıkmıştı sanki… Dükkanlara girip çıkanlar kadar; vitrinlere bakanlar, etrafımızdaki kafelerde oturup kahvelerini yudumlayanlar, hafta sonu brunchını alanlar vardı… Sonra kafemizin tabelasına ilişti gözüm: “Cafe Europa 1989” olduğuna göre, 1989’da açılmıştır herhalde” diye düşündüm… “Ya da sahibinin çocuğu 1989 doğumlu olabilir”…

O anda garson kız kafenin ismine yönelik bütün bu düşüncelerimi alıp götüren hesap adisyonunu getirdi! 4 kişi kahvaltı 650 Kron … Herhalde yemeli içmeli bir öğüne otursaydık, kafenin adı kadar (1989 kron) verirdik, diye geçirdim içimden. Tek geçiren ben olmadığım için “en azından yalnız değilim” diye sevindim.

Üstelik bir kişi sadece bir bardak portakal suyu içmişti (Sanırım o kişi; yanımızdaki tek Danimarkalı, evinde kaldığımız Gitte adlı arkadaşım, fiyatlara aşına olduğu için başımıza geleceklerin farkındaydı ve sanırım bana yük olmak istememişti) Ama olsun, pahalı mahalı; hanım, ben, baldız o sabah ne somonlu sandviçler, ne omletler, ne pastırmalar yemiştik beh!

Masada kuş sütü eksikti bir tek ama mesela kuş yumurtası bulmuşlar, koymuşlardı kahvaltıya. Minik bıldırcın yumurtalarını haşlamış, Kopenhag’ın en yaygın atıştırmalığı olan Smorebrod’ların –yani bizim bildiğimiz açık sandviçlerin- üzerine koymuşlardı. Ben elbette en çok somon fümeli Smorebrod’lara yüklenmiştim.

YANLIŞ HESAP KOPENHAG’DAN DÖNER

İsveç, Finlandiya, Danimarka; bu kuzey ülkeleri, seyahat ettiğim tüm ülkeler arasında pahalı otel ve pahalı yemek sıralamasında başlarda geliyor. Tamam, bir şehir pahalı olabilir ama aynı anda bu Burak kardeşiniz çapraz kuru nasıl bu kadar yanlış hesaplar? Az önce dikkat ettiyseniz; masada dört kişiydik ve KAHVALTIYI BEN ÖDEDİM diye ipucu verdim. Bazılarınıza garip gelmiş olabilir.

Belki beni tanıyanlar “hayırdır, bizim Kıpti Trakyalı değil miydi bu yahu, nasıl oldu bu?” demiştir. İşte bunlar hep “yanlış kur hesabı.” Kopenhag’a gelmeden önce Prag’da program çekiyorduk; Çeklerin para birimi “Koruna” Danimarkalılarınki “Kron”… O vakitler, atıyorum 100 Çek Korunası 200 lira diyelim, 100 Danimarka Kronu ise 380 lira. 2 kata yakın fark var yani. Sen, benim aklım Çek parasında kalsın, ilk iki gün boyunca “oooh her şey çok ucuz, alalım kızlar, alalım” diye diye, bizim ekibe ne yemekler ne hediyelikler…

Sanıyorum ki oyuncak ayıcık 50 liraya geliyor… “Al al al sevgilim al!” Mükellef bir kanepe tabağı, üzerine krep, kahvesiyle falan 60 lira sanıyorum… “İsteyin isteyin 4 kişilik isteyin doymayız!” 3.günün sabahı erken çıktım evden, market alışverişi yaptım, 3 torba abur cubur doldurdum; lüks çikolatalar, bizde pahalı olan soslar falan alıyorum; dönerken de yolda “tahminimden ucuz çıktı ya bu Danimarka ooh” ritmiyle seke seke yürüyorum…

Kaldığımız eve geldim, karım Seda ile kardeşi Zeynep’e dedim ki “kızlar bakın hesap yaptım 3 torba has Avrupa atıştırmalığı; hemen hemen 250 lira tuttu… BİM’den alsam daha pahalı olurdu yahu!” Karım “ver bakayım şu fişi bana, bir de Google’ı aç, şu kur senin iddia ettiğin gibi mi ben bir kontrol edeyim şunu; şüphelendim artık çünkü” dedi… Demeyeydi, iyiydi. Geri kalan 3 gün nasıl yaşadık, aklıma getirmek bile istemiyorum!

-Burakçığım, kur senin dediğinin tam 2 katı canım.

Duymazdan geldim. “Rüyadır kabustur” dedim içimden. “Sabah erken kalktım ya alışveriş için, market poşetinden de bebe bisküvisi yiyip durdum gelinceye kadar; herhalde şekerim oynadı uykum geldi, eve geldiğim gibi uyuyakaldım.”

- Buraaak, duyuyor musun beni? İki katıııı, İKİİİİ!          

Eyvahlar olsun! O an durduğum noktayı düşünebiliyor musunuz? İki buçuk gün boyunca Danimarka’da yaptığımız her alışverişin “sandığımız” tutarını; o 4 kişilik kuş yumurtalı brunchların, lüks Çin yemeklerinin, çifter çifter aldığımız Disney oyuncaklarının, hepsinin fiyatını 2’yle çarpma vaktiydi şu an. Kopenhag için kriz vakti!

-“Okundu mu, okundu mu” dedikten sonra, bayılmışım. 

KOPENHAG’IN HAKKINI VERMEK LAZIM

Kuzey Avrupa: Masmavi deniz, yemyeşil kara, bol oksijen, yüksek bir medeniyet ve refah düzeyi… Gerçi havasının az güneşli olmasından dolayı “depresyon oranı da oldukça yüksek” denilen bir coğrafya… Bu yüzden de intihar oranının dünya ortalamasının çok üzerinde olduğu söyleniyor. Ancak ben iki kez Kopenhag’da bulundum ve kimsenin canına kıyacak bir hali var görünmüyordu.

Hele hele rengarenk binalarıyla; kafeleri ve restoranlarıyla ünlü, insanların kanalları dolaşan teknelere doluştuğu Navhavn bölgesine bakarsanız, dünyanın en ehli keyif topluluğunun burada olduğunu düşünebilirsiniz. Bir dolu da keyifli turist tabii… Her alanda müthiş bir simetri var şehirde… Burası Orta Avrupa’dan da farklı, hani insanı tedirgin edici bir düzene sahip… “Ay bir yeri bozmayayım” diye çekinerek, kenardan kenardan yürüdüğümü hatırlıyorum.

Ve bir uyarı! Uyarı, derken, biz alışık değiliz diye dikkat etmemiz gereken bir durum: Danimarka’da, tıpkı Hollanda’da olduğu gibi; öncelikli ulaşım aracı “bisiklet”… “Yolu geçtik, artık kaldırımdayız rahatız” demeyin, her an bisiklet yolunun üzerinde yürüyor olabilirsiniz. Ciddi de kızıyorlar; söyleyelim. Tüm ana yolların ve ulaşım sistemlerinin buluşma noktası; Kongens Nytorv…

Bu meydan şehrin buluşma yeridir desek, yeridir… Meydanda, kafe olarak işletilen şadırvanımsı bina, tıpkı Almanya’nın festival çadırlarında gördüğümüz gibi; Osmanlı izlerini taşıyor... Hemen karşınızda duran otel “Hotel D’Angleterre” şehre gelen bütün ünlülerin konakladığı yer olarak biliniyor. Navhavn’a çok yakınsınız… Zaten eğlence sesleri; sokak çalgıcıları ve körfez boyunca uzanan kafelerden yükselen gürültüler, kulaklarınıza geliyordur.

SANAT, KALİTE VE TEMİZLİK

Sanat galerileri, dekorasyon mağazaları, kafeler, bahçesi avlulu brunch mekanları ve parklar… Günlük hayata yönelik “nazik ve özel mekanlarla” doludur Kopenhag. Yürüyerek keşfedilecek en güzel şehirlerden de biridir. Diyelim ki şehrin merkezinden, örneğin geçen gün yemek yiyip maaşı bıraktığımız o kafeden kalktık, ünlü, renkli, pek turistik Nyhavn limanından geçtik ve Kilise Tepesi Parkı’ndan, temiz hava başımızı fazlaca döndürmesine rağmen ayakta kalmayı başararak yürüdük…

Ünlü kale Kastellet’e kadar geldik. Minik göllerle ve yel değirmenleriyle bezenmiş bu bölge hem tarih hem doğa severlere hitap ediyor. Bu yürüyüş, yavaş yavaş olsa dahi, en fazla 1 saatinizi alır. Ve bu bir saatlik yürüyüşün 40 dakikasında, sadece parkların içinden geçersiniz. Şehrin ana alışveriş caddesi olan Stroget’te, Navhavn’ın aksi yönüne doğru yürürseniz; muhteşem Rosenborg Sarayı Bahçeleri, Kobmagergade’deki “Round Tower” yani eski gözlem kulesi (mutlaka bilet alıp, çıkıp, tüm şehri tepeden izleyin) ve Tivoli’ye çok yakın olan Rathaus Meydanı’ndaki ünlü Belediye Sarayı, mutlaka görülmesi gereken yerler arasındadır.

Belediye’nin hemen ilk katında, halka açık olan salonda, dünyanın en şaşmayan astronomik saatini de fotoğraflamalısınız. Saat 14.000 parçadan oluşur. Keyif veren bir şehir müzesi gibidir Belediye Sarayı... Ve işte Tivoli Parkı! Söylenenlere göre bu park Avrupa’nın en eski lunaparkı. Bütün Disneyland’ların anası da burasıymış. Vakvak Amca (Walt Disney) buraları görür görmez Amerika’ya dönüp, buna benzer bir oyun parkları açmaya karar vermiş…

Tivoli Park (Tivoli Bahçeleri) çok zevkli ve renkli klasik bir lunaparktan olmaktan öte; lezzetli restoranlar bulabileceğiniz, çok özel gösteriler izleyebileceğiniz, zamanın nasıl geçtiğini anlamayacağınız bir keyif alanı olarak duruyor. Zaten Kopenhag’ın en fazla rağbet gören eğlence alanı da burası. 

EN ÜNLÜ DENİZ KIZI

Masallar dünyasının prensi ünlü Danimarkalı yazar Hans Christian Andersen, yazdığı bir peri masalında, her gece suyun kıyısında buluştuğu ülkenin prensi için ‘deniz kızlığından’ vazgeçen Küçük Denizkızı’nın hikâyesini anlatmıştır. Bu öykünün bale uyarlaması 1900’lerin başlarında Kopenhag’da sahnelenirken, gösteriyi izleyen şehrin ünlü iş adamı (Carlsberg’in kurucusu) Carl Jacobsen, Ellen Price’ın canlandırdığı denizkızı karakterinden çok etkilenir.

Genç iş adamı yaşadığı bu güzel şehre böyle güzel bir denizkızı hediye etmek ister ve Heykeltraş Edvard Eriksen ile anlaşır. 1913’te Langelinje rıhtımına bu ünlü eser yerleştirilmiş olur. Ölümsüzlük nefesinden vazgeçmiş Küçük Denizkızı, mahcup ama asla pişman bakmayan yüz ifadesiyle, yüz yıldan fazla bir zamandır şehre gelen turistleri selamlamaktadır. Protestoların da ilk hedefidir tabii… Kim bir olaya dikkat çekmek isterse; gider bu kızcağızın gövdesine yazı yazar, tepesine boya döker falan.

GÜZEL ŞEHİRDEN SON NOTLAR

Danimarka’yı İsveç’e bağlayan ve “gelmişken iki ülke göreyim” diyenlerin bir çırpıda geçebileceği Öresund Köprüsü, Kopenhag’daki yüksek bir binadan görünecek kadar yakındır… Merkeze yaklaşık 8-10 kilometre ötede ve üzerinden geçmek de bir o kadar kilometre alır. Avrupa’nın hem demiryolu hem karayolu taşıyan en uzun köprüsü Öresund ile İsveç’in Malmö şehri 1 saatlik araç mesafesindedir.

Polisiye tutkunları size sesleniyorum. Amerikan versiyonu “The Brige” olan, ama kuzey versiyonu daha etkileyici akan “Bron Broen” bu köprünün tam ortasında bulunan bir cesetle başlar. İzlemediyseniz, mutlaka izleyiniz… Christiania’yı da es geçmeyelim. Christianshovn ilçesindeki “Özgür Şehir”. Dünyada örneği yok. Kaç yasa kaç kanun çıktıysa, sıyrılmayı başarmışlar. 850 kayıtlı nüfusu var Christiania’nın. Ama nereye kayıtlı? Havaya! Zira 1971 yılında bir grup hippi tarafından kurulan bu alanda yaşayanlar, devlete vergi vermeden, elektrik su faturası ödemeden; kendi yetiştirdiklerini yiyerek yaşıyorlar.

Artık, neler yetiştirdiklerini de çok sorgulayamıyoruz tabii. Çekim yapmak için girdiğimizde, çoğu yerinde pek çok ters bakışa maruz kalmıştık. Satırlarda betimlemek gerçekten zor. Türk medyasında çok az yer almış olan Christiania’nın görüntülerini ve yerinden anlatımımı; Çok Gezenti Kopeanhag bölümünü aratıp, izleyebilirsiniz. Danimarka’nın en özel yiyeceği ise smorebrod dedikleri üstü açık sandviçler.

İspanyol tapaslarına ve bizdeki kanepelere benziyor; büyük bir sandviçin üstü açığını düşünün… Özellikle sabah ve öğlen, en çok tercih edilen yiyecek bu. Ağırlıklı olarak somonlu… Karidesli ve sebzelileri de bol… Tartar sosunu da unutmuyorlar tabii. Fiyatlar çok değişken. O kur faciasından sonra bizde bütçe bitti, geri kalan 3 günü, smorebrod bile alamadan, düz peynir ekmekle geçirdik! O yüzden bu konuya hiç girmeyelim!

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder