Rahat mı battı sana çocuk?

19 Ekim 2014, Pazar 00:08
AA

ELİF YILMAZ https://twitter.com/_ElifYilmaz_

Ne güzel kanardık...

Denk geldiniz mi bilmiyorum; Ebola salgınıyla ilgili geçen hafta Independent’ta bir karikatür yayınlandı (üstte). Hani şu Afrika’da binlerce can alan, Avrupa ve Amerika’yı tehdit edene kadar dünya gündemine bi türlü oturamayan öldürücü virüsten bahsediyorum. Karikatür de onlarca ‘siyah’ hastanede yatıyor, ortalarında da bir ‘beyaz’ var. Kameralar ‘beyaz’ın etrafında. Bir iki saniye baktığım karikatür kendini beynime kazıdı. Bi an için bu tür olaylar karşısında ‘Hayatın gerçekliği’ gibi dünyanın en sahtekar ‘argümanı’na sarılabilenlere imrendim.

Beynim toplu mezar...

İlerleyen saatlerde bi sürü ‘siyahın’ ölüm haberi geçti gitti önümden. Afro değiller ama siyahlar. Türkiye, Kobani, Irak, Pakistan, Afganistan vs... Cinayet, kaza, patlama, bombalama.. 3 ölü, 5 ölü, 15 ölü, 30 ölü vs... ‘Sistem, bazıları için en azından rakam olabilme hüviyetini lütfetmiş” dedim öfkeyle! Günü yatağıma devirdiğimde beynim toplu mezar gibiydi.

Adaletin turnusol kağıdı

‘Her canlı bir gün ölümü tadacaktır’gerçeğinin, çoğunlukla ‘siyahların’ ölümünde gerçekliğini çırılçıplak yaşadığını düşündüm bi süre... ‘Beyazların’ ölümünde, ölümsüz olamayışın kederi vardı, ölümün çirkin yüzünü görmenin dehşeti siniyordu yüzlere... Siyah sadece kendi ‘dünyasında’ yokluktu. Kederi ortaksızdı. Siyah garibandı, unutulması için zahmet etmeye bile gerek yoktu. Mesela; aynı gün memleketin iki ayrı yerinde iki kaza, iki yaşıt, iki ölüm... Biri ‘siyah’, biri ‘beyaz’... ‘Beyaz’a yer açılırdı çoğunluğun hafızasında... Sistemin gerçek diye dayattığı zorbalıkta, dünyada ölüm bile eşitlenmiyordu. Ölümlerin rengi sistemin adaletinin turnusol kağıdıydı bi nevi...

‘Üç dil biliyormuş’

Böyle bitmiş bi gecenin sabahında geldi haber: ‘Boğaziçili sosyolog Suphi Nejat Ağırnaslı IŞİD’le savaşmak için gittiği Kobani’de öldü.” Günlerdir can pazarının yaşandığı Kobani’den gelen acı haberde bu kez ölen bi rakam değildi. Adı, sanı vardı. Hatta itibar yerine geçen, ait olduğu sınıfla ilgili bilgi notları (Boğaziçili, sosyolog, dedesi senatör) haberlerde ölümünün önünde gidiyordu. Asıl şoku, ‘Kürt’ değil bi ‘Türk’ kısmında yaşadık. Şaşkındık, şaşıra şaşıra konuştuk:

“- Üç dil biliyormuş

- Boğaziçi’nde doktora yapıyormuş

- Dedesi eski senatörmüş

- Eee derdi neymiş bu herifin

- Rahat mı batmış bu çocuğa”

Suphi Nejat Ağırnaslı 30 yaşındaydı.

Deli- Vatan haini

Konforlu, parlak bi geleceği elinin tersiyle iten bu genç karşısında yanıt bulmakta zorlanan, bulamadıkça huzursuzlanan çoğunluk Nejat’ı hiç vakit kaybetmeden kolayından ‘deli, terörist, vatan haini’ ilan etti. Böylece iç huzuruna kavuşup, TV’sini açtı. Seyrettiği dizideki zengin erkeğin, zengin kadının villasının salonundaki koltuğuna yayıldı. Ama ne var ki “Bağcılar’da bi kasiyerden farkın olmadığını anladığın zaman hayatın daha doğru bi yola girecek” deyip, IŞİD vahşetine direnerek bu dünyaya veda eden Nejat gerçek rengini biliyordu.

Siyaha ulaşmak için kendini kazımıştı. Tıpkı Filistin halkına yapılan eziyet için önüne geçtiği İsrail buldozerleri tarafından ezilen Amerikalı genç kız Rachel Corrie gibi. İnsan olmanın hakkını veren bu çocuklar, “Başka çocukların canı için endişe duyan, zulüme direnecek saflıkta olmak için büyümeyi reddeden, beyazlarını kazımış siyah çocuklardı

1979 doğumlu Rachel Corrie 16 Mart 2003’te Filistin’de İsrail buldozeriyle ezilerek öldürüldü.

Nazım Hikmet söylesin son sözü:

“Öyle ölüler vardır ki, ben onların öldüklerini düşündükçe, vakit olur, yaşadığımdan utanırım”

İyi pazarlar...

MAKUL DEMEOKRASİ

İleri demokrasi ile yönetilen ülkemizde hükümet demokratik atılımlarıyla bizi nirvanaya ulaştırmak üzere. Bu yoldaki yeni yasa çalışması, ev araması, gözaltı için artık ‘makul şüphe’nin yeterli olması. Peki bu makulluk ölçüsü ne? Bilmiyoruz. Daha yasa da çıkmadı. Ancak devlet, yasa çıkmadan yasayı uygulayıp gazeteci Aytekin Gezici’yi ‘makul şüpheli’ diye gözaltına aldı. Bildiğimiz tek şey, hükümetin makulluk ölçüsünde hukuk olmadığı!

Sıradaki haber yükleniyor...