Türkiye'nin Gündemle İmtihanı

27 Nisan 2014, Pazar 05:00
AA

Bugün de ‘vatan haini oldum anne'

1- Yeni Türkiye’nin vatansever’i

Zarrab...Hani şu montaj denilen tapelerde hükümetin en tepedeki adamlarına çikolata kutularında para dağıtan, baş köşelerde ağırlanan, alemlerin kralı. “Bana soruşturma var mı?” diye soru sorduğu Eski İçişleri Bakanı Muammer Güler’in “Böyle bir şey varsa senin önüne ben yatarım” diyecek kadar can dost olduğu genç işadamı... Yolsuzluk operasyonunda alınıp kısa süre yattığı cezaevinden çıkan Zarrab, seçim biter bitmez, peş peşe bir kısım medya tarafından ağırlandı. Türk Bayrağı fonunun önünde bu İranlı genç, ne kadar ‘vatansever’ olduğunu bir bir halkımıza anlattı. Türkiye’ye ne büyük hizmetler verdiğini sıraladı. Buraya kadar sakin duruşumu bozmadım. Ama “Türkiye’nin cari açığının yüzde 15’ini ben kapattım” dediği an ‘beyin kanaması’ tehlikesi yaşadım. Yandaş körlüğüne nasıl güvenleri varsa artık, aklanmak için şuur sınırları rahat aşılıyor. Zarrab asıl memleketin şuurunu kapattı. Hayırlı olsun...



2- İşini yapan kahraman

Twitter yasağını kaldırdığı için Başbakan Erdoğan tarafından ‘gayri milli’ ilan edilen Türkiye’nin en üst yargı kurumu Anayasa Mahkemesi’nin (AYM) Başkanı Haşim Kılıç, mahkemenin kuruluş yıldönümünde ‘hukuk’ dedi, ‘özgürlükler’ dedi. Erdoğan’ın yargıya yönelik eleştirilerini kastederek ‘sığ’ bulduğunu söyledi. Yargı üzerindeki baskıyı ‘vicdan yolsuzluğu’ olarak tarif etti. Bunları Başbakan’ın karşısında söyledi. Kılıç, konumu gereği normal uyarılarla dolu bir konuşma yaptı. Ama normallik ayarları hayli bozulan ülkemde, Haşim Kılıç’ı anında birileri ‘kahraman’ birileri ‘vatan haini’ ilan etti. Reza Zarrab’ın rüşvetini kabul etmediği tapelerde ortaya çıkan memur Teoman ile Haşim Kılıç’ın kesiştiği bu nokta aslında ne acıklıdır. İşini doğru yapanın ‘kahraman ya da hain’ ilan edildiği bir ülkede büyüklük ve refahın tanımı tabii ki 3. köprü ile yapılacaktır.




*

Demokrasi tramvayıyla biraz gezelim mi?

- Yukarıdaki afiş 2010’dan. Üzerinde yazana iyice bakın! O yıl, 32 yıllık Taksim yasağı kalkmış 1 Mayıs tarihi alanında coşkuyla kutlanmıştı.

- 2 Mayıs 2010 günü de Başbakan Erdoğan “Taksim Meydanı ile ilgili verilen karar, AK Parti iktidarına nasip olmuştur” diyerek saatlerce ileri demokrasisinin propagandasını yapmıştı. Ve şöyle devam etmişti: “Taksim’deki dostluk, kardeşlik ve dayanışma tablosu, Türkiye’nin çetelerle mücadelesinin bir eseridir.” Buradaki çeteler vurgusuyla da, ileri demokrasinin ambalaj bölümünde ‘safça’ çalışan solcu ve libarelleri kendince onore ediyordu. Dönem; hükümetin demokrasiyle PARALEL şekilde ‘darbeci avına’ çıktığı zamanlardı.

- Aradan 4 yıl geçti. 20 Nisan 2014’te aynı Başbakan, “Bu millet sokaktaki şımarıklıktan sıkıldı. Taksim’den umudunuzu kesin, devletle gerilime girmeyin. Eğleneceksek buyrun Yenikapı’ya, Maltepe’ye...” dedi.

- Hadi şimdi biraz daha gerilere gidelim. 2007’ye... Başbakan Erdoğan; “Demokrasi bir tramvaydır, gideceğiniz yere kadar gider orada inersiniz. ”

- Eveettt...Yolculuğumuz burada bitti, artık inebilirsiniz.

Aklımdaki sorular

1- AYM Başkanı, niye şimdi kılıcını çekti?

2- Haşim Kılıç acaba hangi örgüte bağlanacak?

3- Başbakan Erdoğan, AYM kuruluş yıldönümü töreninde Haşim Kılıç’ı dinlerken acaba ne hissetti? Mesela her gün azarladıkları ile, empati kurmuş olabilir mi?

4- Azarlanmak nasıl bi duygu?

5- Beraber yürüdük biz bu yollarda şarkısını söyleyelim mi?

6- Hükümet inat olsun diye Yenikapı ya da Maltepe’ye çakma Taksim alanı yapar mı?

7- Başbakan Taksim’de 1 Mayıs’ı kutlamak isteyenleri şımarık ilan etti. İyi de, her güne ‘çapulcu, ayyaş, darbeci, lobici’ diye yaftalanarak uyananlar hangi ara şımardı?

8- Soykırımı kabul etmese de 24 Nisan’da “Ermenilerin acılarını paylaşmak insanlık vazifesidir” diye taziye mesajı yayınlayan Başbakan ile 14 yaşında öldürülen çocuğun annesini yuhalatan Başbakan aynı kişi mi?

9- Samimiyet kim ki?

*

Diktatörü kim seçti?

Michael Haneke. Bilen bilir, bilmeyenlere de haddimi aşmayarak anlatmaya çalışayım. Sineması ‘çoğunluk’un itibar etmediği, ama ‘çoğunluk’a ait olan bir yönetmendir. ‘Çoğunluk’un bir bölümü Haneke ile, 2013’te aldığı ‘En İyi Yabancı Film Oscar’ı ile tanışmıştır. Gerçi bu tanışmada bence, Oscar’dan daha çok, filmin adının ‘Amour- Aşk’ olması daha etkilidir. Ama hâlâ büyük bölümünün, örneğin bi yarışma programında adını sorsalar, ‘Bi bitki türüdür’ diye yanıt vermesi büyük olasılıktır. Kısacası Haneke, fast food sinema severlerin, “‘Offf çok sıkıcı... abi bu ne yaaa... lan bu film daha ne kadar sürecek... Meczup musun bunu izliyorsun” gibi içten tespitler yapacağı filmler çeken bir yönetmen.
Bazılarına göre de bir filozof. Mesela böyle düşünen meczuplardan biri de benim. Bireyi eriten hiçbir topluluk, grup ya da tebaadan hayır gelmeyeceğine inancımdan da severim Haneke’yi. O sinemasını bireyin zihinsel anatomisinin üzerine inşaa ederek toplumsallaştırır. En sevdiğim fimlerinden ‘Beyaz Bant’ da bunun en iyi örneklerindendir. Almanya’da küçücük bir kasabanın insanlarından, bir milleti tahlil eder ve seyirciye sorar ‘Tamam o diktatör. Ama Hitler’i kim başa getirdi?” Aslında bu bir soru değil, yanıttır. Filmin en çarpıcı sahnelerinden biri de çocuğun dayak yiyeceği sopayı kendisinin getirmesidir. Tüyleri diken diken eden bu ‘normallik’ faşizmin ayak sesidir. Haneke filmiyle ilgili şunu der: “Çocukların masumiyeti ebeveynlerin izdüşümüdür.” Şimdiden uyarayım; film aşağı yukarı 2.5 saat, üstelik siyah beyaz çekilmiş. İyi pazarlar...

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.