Corona günlerinde yaşam

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Bahar her zaman yeni ve güzel başlangıçlara gebedir. Bu nedenle posta.com.tr’de yazılara bir bahar mevsiminde başlama fikri hiç de garip gelmedi. Gönül isterdi ki ilk başlangıç çok daha güzel konularla olsun ama yine de Covid-19 virüsü ya da halk arasında daha sık kullanılan adı ile corana virüs konusuna, bu salgının vahametini ve ölümcüllüğünü göz ardı etmeden farklı bir açıdan bakalım istedim. 

Dan Brown’un Cehennem kitabından beri bir virüs olayı gündemdeydi. Bu konuda o günlerde ve sonrasında hep televizyon programları yaptık, yazdık ama bu olay sanki hep bizden uzak olacakmış gibi geliyordu. Ancak bir gün bu acı gerçekle karşılaşınca durumun ciddiyetini 'idrak' etmeye başlamış olduk. 

Salgın ve beraberinde getirdiği ölüm korkusunun yarattığı travma kuşkusuz, tarihin her döneminde ve her salgında olduğu gibi, bizi algı yönetimine açık yapıyor ve bu kaçınılmaz anlamsızlık duygusu içinde her türlü söylentiye inanıp bu salgının arkasında da bir metafizik olgu arıyor, yaşamımızın doğal akışını alt üst eden bu durumu kabullenmeye ve onunla yaşamaya çalışıyoruz. Oysa geçtiğimiz yüzyılın en ünlü yazarlarından Albert Camus tam da bu konuya parmak basmış ve ünlü 'Veba' romanında “Umutsuzluğa alışmak, umutsuzluğun kendisinden daha kötüdür” demişti. 

Bu kez salgının içine çok girmeden bize idrak ettirdiği ya da idrak ettirmesi gereken bazı hususlara bakalım. 


Avrupa’nın özgüven imparatorluğu yıkıldı

Global kapitalizmin modernlik ve ilerleme söylemi ve bunun yarattığı aşırı özgüven ve körlük, insanı doğadan ve doğasından uzaklaştıran bir yaşamı da beraberinde getirdi. Teknolojik oyuncaklarına güvenen insan, her zaman düşünmeyi ötelediği bir ölüm dışında kendini doğanın ve evrenin efendisi olarak görüyordu. Mesafeler 'kısa yolculuklara', hava durumu 'risk haritası'na dönüşürken, doğadan olduğu kadar geçmişinden de kopan 'modern' insan yeni teknolojik ütopyaların peşinde koşmaya ve dünyanın kendisi gibi olmayan kesiminden bağını daha da kopartmaya başladı. 

Ortaçağ’ı anımsatan bir salgın başta Avrupa olmak üzere bu kırılgan hayal perdesinin bütün büyüsünü silerek bu modern ütopyayı bir distopyaya çevirdi. 

Kaçınılmaz bir salgın Avrupa’nın özgüven imparatorluğunu yıkarak yerine bir korku imparatorluğu getirdi. 

İşte bu noktada ölümün soğuk yüzü bazı kavramları da sorgulatmaya başladı. Uygarlığımız insanın temel sorunlarına çare bulabilmiş miydi? İlerleyen ilaç sektörü ne kadar hızlı yanıt verebiliyordu? Ya da teknolojinin ilerlemesi aslında 'sürekli gelişme mitosu' gibi bir hayale mi yol açmıştı? 


Virüs bize bir ders verebilir

Şimdi günümüz modern insanı ölüm korkusuyla eve istiflediği teknolojik oyuncakların, gereksiz kıyafetlerin ve fazla eşyanın çare olmadığını görüyor; temizlik ve hijyenle bir kere daha tanışıyor ve aslında bizde bir kültür olan adetleri keşfediyor. 

Öte yandan modern insan plazaların bir 'yaşam alanı' olmadığını görüyor ve kendi yaşam alanına çekilmeye başlıyor; modern yaşamın yarattığı 'can sıkıntısı' ve 'eve tıkılmak' kavramları artık 'evde vakit geçirmek' oluyor ve evde de çalışılabileceği keşfediliyor. Evlerimizi kısıtlı zamanlarda kullanmaktan kaynaklı 'modern' mimari belki yeniden daha 'geniş yaşam alanlarına' ve insanların 'öteki' olandan kaçtığı balkonsuz evlerden geniş balkonlu evlere dönebilir. 

Aslında farkında olmasak da bu distopik ortamda belki de insana ait bir ütopyayı, insan doğası ve fıtrata uygun bir yaşamı keşfediyor olabiliriz. 'Fast food tıkınmasından' sağlıklı yaşama geçerken, sağlıksız yaşamın desteklediği virüs bize bir ders verebilir. 

Marketleri yağmalayarak başlayan 'survivor' yaşamımızın herkese saygı duymakla sonuçlanmasını izleyebiliriz; sokak yaşamının kısıtlandığı bugünlerde dayanışmayı yeniden yaşayabiliriz. Temel ihtiyaçların önemini ve tanımını yeniden düşünerek, aslında ne kadar da gereksiz tüketim yaptığımızı anlayabiliriz. 

Günlük yaşamımız bir anda değiştiren bu virüs 'yaşlı' dediğimiz kişileri aramızdan alırken, onların kırılgan yaşamlarından ne derece sorumlu olduğumuzu da düşünebiliriz. Gençlerle çılgınca eğlenmeyi tercih ederken, başka bir yaşam tarzını öğrenebileceğimiz ve kendi yalnızlıklarında kaybolan bu kişileri de 'birey' olarak görüp çok geç olmadan farklı bir tür vakit geçirme tercihinde bulunabiliriz. 

Modernitenin hayal perdesini yırtıp, ruh ve beden bütünlüğü hakkında biraz daha düşünebilir, teknolojik aletlerin sadece bir araç olduğunu anlayabiliriz. 

Salgın yerini başka baharlara bıraktığında, 'idrak' ettiklerimizi unutmazsak, acı ancak zorunlu olan bu deneyimin belki de tek olumlu yanı bu olabilir.  

Sıradaki haber yükleniyor...
holder