İnsanın aydınlatma macerasının hiç düşündünüz mü?

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Tarihler 22 Ekim 1879’u gösterdiğinde Thomas Alva Edison, üzerinde çalıştığı yeni bir aydınlatma aracının deneylerinin başarı ile sonuçlandığını duyurdu. Dilimize Latince küçük şişe, cam tüp anlamına gelen ampulla sözcüğünden geçen ampul için ilk deneyler başarı ile sonuçlanmıştı. 

Aslında elektrik enerjisini kullanarak ışık elde etmek çok da Edison’a özgü bir buluş değildi… Isınan metallerin ışımasından yola çıkarak elektrik enerjisini kullanmak birçok araştırmacının aklına gelmişti ve 19. yy. başında bu tür araçları geliştirenler olmuştu ancak bu buluşu ticari hayata en iyi geçiren Edison olacaktı. 

İcat yeteneği kadar göz ardı edilemeyecek bir ticari dehası da olan ve insanları kullanmayı iyi bilen Edison’un bu buluşu bir anda her yere yayılacak ve aydınlatmada bir devrim yaratacaktı. 

İnsanın aydınlatma macerasının hiç düşündünüz mü? Mağaranın ağzında yakılan ateşten günümüzün modern lambalarına kadar geçen bir süreç var ve insanlığın kültür tarihinden hiç de bağımsız değil. 

İnsanlığın en ilkel aydınlatma araçlarından biri de kuşkusuz içindeki reçine sayesinde yanan çıradır. Çıra, daha sonra herhangi bir odunu reçineye ya da içyağına batırarak yanan meşalelere dönüştü. Tarihi filmlerde bol bol meşale gördüğümüzde etkileyici gelse de eski zamanlarda çıkarttığı kokular ve is yüzünden çok da sevildiğini söyleyemeyiz. Meşale o devirlerden bu devirlere, karanlığı aydınlatan bir araç olarak bilgilin, hatta yer yer de ezoterik bilginin bir sembolü olarak günümüze gelmiştir. 

Yağ ise güzel kokmasa da iyi bir aydınlatma verdiğinden zaman içinde kapların içine konmuş, bir fitil yardımı ile pratik bir aydınlatma aracına dönüşmüştür. Bugün bile kazılarda ortaya çıkartılan buluntulardan bu şekilde yapılan toprak kandillerin ne kadar yaygın olduğunu görüyor, yüzlerce farklı tür kandille karşılaşıyoruz. 

Bugün “romantik” bir ortamın vazgeçilmez bir parçası olan mum eskiden insanların en önemli ihtiyaçlarından biriydi. İlk mumlar bir fitilin içyağına defalarca daldırılıp üzerinde donmasıyla imal edildiğinden, mum yandıkça romantizm yükseleceğine etrafa kötü bir koku yükselmekteydi ancak bu konu mum kullanıcılarını yıldırmamıştı. 

Zamanla kalıplara dökülen mum, kötü kokusunu örtmese de estetik bir görünüme kavuşmuştu. 

Tabii bu kokudan kaçmak isteyenler için balmumundan yapılmış mumlar da vardı ancak bunları herkes alamazdı çünkü son derece pahalı olan bu mumlar kolay da bulunmuyordu. Balmumundan yapılmış mumları daha çok kiliseler tercih ediyor, soyluların bağışı ile kiliselin kokusuz kalmasına özen gösteriliyordu. Bugün dahi İstanbul’daki bazı kiliselerde balmumundan yapılmış mumlara rastlayabilirsiniz. 

İçyağı mumların yerini zamanla balina yağından elde edilen ispermeçet mumları aldıysa da koku sorunu her zaman var oldu. Bu sorunun çözümü ise mumun fiyatını yükselten esanslı yani kokulu mumlarla ile oldu.

Bugün hammaddesi parafin olan mumları kullanırken o kokulu mumların ne kadar değerli olduğunu bilemesek de zamanında Avrupa’da büyük sükse yaptığını düşünmek yeterlidir. 

Sokaklar da bu tür mum ve fenerlerle aydınlanırken bir büyük devrim havagazı ile oldu. Havagazının yaygınlaşması ile sokakların havagazı ile aydınlatılması hayatı kolaylaştırdığı gibi gece hayatını da canlandırmıştı. 

İşte elektrik ampullerine giden yol böyle kat edilmişti. 

Osmanlı döneminde imparatorluk topraklarına bakarsak İstanbul’da olduğu gibi taşrada da en çok aydınlatma aracı olarak kandil ve mumu görürüz. Köyler aydınlatmadan uzak olsa da İstanbul’da meşale, çıra gibi ışık veren araçların tutturulduğu basit sırıklar vardı, akşamları meşaleciler dolaşarak meşaleleri yakardı. Geceleri sokakta dolaşmak aslında hiç de kolay bir iş değildi, geceleri her yerde meşaleler olmadığı için sokakta her türlü tehlike mevcuttu, o nedenle sokakta dolaşanlar ellerinde fener taşımak zorunda kalıyorlardı. Hatta IV. Murat yatsı sonrası fenersiz çıkmayı yasaklamıştı.  

İstanbul halkı da içyağı mumlardan çok çekmişti. Balmumu çok az bulunduğu için genelde bu tür mumlar kullanılıyor, evlerde fitil temizleme ve koku büyük sorun oluyordu. İstanbul’un bazı büyük yangınlarına ise bugün ancak sokak isimlerinde yaşayan mumhaneler neden oluyor, şehir içinde çok sevilmeyen imalathaneler olarak görülüyordu.

İmparatorluğun son zamanlarında ise zenginler arasında özellikle Belçika’dan gelen kokulu mum büyük bir ilgi görmüş, ancak kısıtlı sayıda ithal edilirken bu mumları gücü yetenler alabilmiştir. 

Osmanlı Avrupa’dan gelen ispermeçet mumuna olan büyük talebi ise 1858’de Paşabahçe’de İspermeçet Mumu Fabrikası kurarak karşılayabilmiştir. 

Sokaklar ise 19. Yüzyıl sonlarında kadar, havagazı lambaları gelene kadar fenerler ile aydınlatılmış her gece bunlar yakılarak sabah söndürülmüştür. 

Bugün parlak ışıklı şehirlerimize baktığımızda eski görüntüler hayal gibi gelse de bazen elektrik arızaları ile eski günlere bir dönüş yapıyoruz. 

Bir düşünelim, bir gün elektrikler çok uzun bir süreliğine gitse neler olur?

6 yıl önce Okan Bayülgen’in bir programına katıldığımda bu konuyu etraflıca tartışmıştık. O zaman hayal gibi gelmişti ama günümüzde her şeyin olanaklı olduğu bir durumda bu konu üzerine düşünmek de hiç boşuna olmayacaktır.  

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder