Sosyal medya diye bir gerçek var artık hayatımızda. Kaçamıyoruz, inkâr edemiyoruz. Ama asıl soru şu: Gerçekten orada gördüğümüz insanlar mı var, yoksa görmek istediğimiz versiyonlar mı?
Bir fotoğraf düşünün… Işık ayarlanmış, açı bulunmuş, filtre eklenmiş. Gülümseme yerli yerinde. Her şey kusursuz.
Peki o fotoğrafın çekilmesinden 10 dakika önce ne yaşandı?
Kimse onu paylaşmıyor.
Kimse “ağladım ama sonra makyajımı düzelttim” yazmıyor mesela. Ya da “bu fotoğrafı çekmeden önce kendimi hiç iyi hissetmiyordum” demiyor.
Çünkü artık gerçek olmak değil, “iyi görünmek” önemli.
Ve bu durum insanı fark etmeden yoruyor.
Kendimizi başkalarıyla kıyaslamaya başlıyoruz. Onların hayatı daha güzel, daha eğlenceli, daha dolu gibi geliyor. Ama aslında karşılaştırdığımız şey, onların gerçeği değil… onların vitrini.
Bazen hayatımızdaki en ağır şeyler, yaşadıklarımız değil… yaşayamadıklarımız oluyor.
Yarım kalmış cümleler gibi, içimizde dönüp duran duygular var. Ne tam bir vedaya dönüşebiliyorlar ne de yeni bir başlangıca. Ortada asılı kalmış bir “keşke” gibi… Ne zaman hatırlasak içimizi hafifçe sızlatan.
İnsan en çok neye üzülür biliyor musunuz? Birinin hayatından gitmesine değil. O kişiyle olabileceği “ihtimallere.”
Çünkü gerçekler nettir. Bitti mi, biter. Ama ihtimaller… Onlar zihinde büyür, şekil değiştirir, güzelleşir. “Belki”ler en tehlikeli kelimedir bu yüzden. Çünkü içinde umut taşır ama sonu yoktur.
Ben de hayatımda yarım kalmış hikâyeler biriktirdim. Bazı insanlar vardı… Tam zamanında gelseydi belki her şey çok farklı olacaktı. Ya da ben biraz daha cesur olsaydım. Ya da onlar biraz daha net.
Ama olmadı.
Ve zamanla şunu anladım: Her şeyin tamamlanması gerekmiyor. Bazı insanlar hayatımıza sadece bir şey öğretmek için giriyor. Kalmak için değil.
Yarım kalan her şey kötü değildir aslında. Bazen yarım kalması, tamamlanmasından daha hayırlıdır. Çünkü bazı hikâyeler sona erseydi, belki de biz kendimizi kaybedecektik.
Sonra yaparım.”
“Sonra söylerim.”
“Sonra giderim.”
Hayatımızda en çok kullandığımız kelimelerden biri bu: “Sonra.”
Ama kimse o “sonra”nın garanti olduğunu söylemedi.
İnsan bazı şeyleri sürekli erteliyor. Birini aramayı, bir yere gitmeyi, bir duyguyu ifade etmeyi. Sanki önümüzde sonsuz bir zaman varmış gibi.
Yok.
İlk araba… Hepimizin hayalinde biraz özgürlük, biraz heyecan, biraz da “artık ben de yollardayım” hissi var. Ama işin romantik kısmını bir kenara bırakalım; direksiyon başına geçtiğin o ilk gün, aslında hayatının en gerçekçi sınavlarından biri başlıyor.
Ve burada çok net bir şey söyleyeceğim:
İlk araban diye eski model araç alma.
Evet, kulağa mantıklı geliyor olabilir. “Nasıl olsa acemiyim, çarparım, çizerim, üzülmeyeyim” düşüncesi çoğumuzun aklından geçiyor. Ama işin aslı hiç öyle değil. Çünkü acemilik, hatayı kaldırmaz; aksine, hatayı telafi edebilecek sistemlere ihtiyaç duyar.
Yeni nesil araçlarda olan özellikler işte tam da bu yüzden var. Mesela yokuş kalkış desteği… Küçük gibi görünen ama özellikle İstanbul gibi bir şehirde hayat kurtaran bir detay. Ayağın frenden çekildiği an geri kaymayan bir araba, sana sadece konfor değil, aynı zamanda özgüven kazandırır. Arkandaki arabaya çarpma stresini yaşamazsın, panik yapmazsın.
Bir de park sensörleri, geri görüş kameraları, şerit takip sistemleri… Bunlar “lüks” değil, acemi bir sürücü için resmen ikinci bir çift göz gibi. Eski model bir arabada bunların hiçbirinin olmaması demek, her manevrada daha fazla stres, daha fazla hata ihtimali demek.
Şunu da kabul edelim: Trafik zaten yeterince kaotik. Bir de üstüne seni koruyacak teknolojilerden mahrum kalmak, işi gereksiz yere zorlaştırmak oluyor. Araba sadece seni A noktasından B noktasına götürmek için değil, aynı zamanda seni güvende tutmak için var.
Kendine şunu sor: “Ben bu süreci kolaylaştırmak mı istiyorum, yoksa zorlaştırmak mı?”
Günümüzde birçok insanın en büyük yanılgısı şu:
Sevildiğini sanıyor… ama aslında sadece ilgi görüyor.
Çünkü ilgi, hızlı gelir.
Bir mesajla başlar, birkaç güzel sözle büyür, anlık bir heyecan yaratır.
Sevgi ise öyle değildir.
Zaman ister, emek ister, tutarlılık ister.
Ama biz çoğu zaman o farkı kaçırırız.
Bazen bir insanı tanımak için aylar, hatta yıllar gerektiğini düşünürüz. Oysa ben artık buna pek inanmıyorum. Çünkü insanı gerçekten tanıdığınız an, çoğu zaman en sakin olduğu değil; en kızgın olduğu an oluyor.
Herkes iyi gününde iyi. Herkes gülerken nazik, keyfi yerindeyken anlayışlı. Asıl mesele şu: Bir insan sinirlendiğinde nasıl biri oluyor? İşte karakter tam olarak orada ortaya çıkıyor. Çünkü öfke, insanın içinden geçirdiği ama çoğu zaman söylemeye cesaret edemediği ne varsa filtresiz şekilde dışarı çıkarıyor.
Ben de bunu çok net yaşadım. Bir tartışmanın ortasında, hiç hak etmediğim cümleleri duydum. Sırf canımı acıtmak için seçilmiş kelimelerdi bunlar. Ve o an şunu fark ettim: Bir insan sizi gerçekten seviyorsa, en kızgın anında bile sizi incitmemeye çalışır. Belki tartışır, belki sesini yükseltir ama asla sizi aşağılamaz. Çünkü sevgi, sadece iyi anların değil; kötü anların da sorumluluğunu taşımaktır.
Birine duyduğunuz şey gerçekten sevgiyse, onu kırmaktan korkarsınız. Ama karşınızdaki kişi sizi en hassas yerinizden vuruyorsa, bu sevgi değil; bu sadece kontrolsüz bir öfke ve saygı eksikliğidir.
O gün anladım ki mesele söylenen tek bir cümle değil. Mesele, o cümlenin arkasındaki zihniyet. Çünkü insan, sinirliyken rol yapamaz. İçinde ne varsa, onu gösterir.
Ve bazen bir tartışma, haftalarca süren güzel anlardan daha öğretici olur. Çünkü size gerçeği gösterir. Karşınızdaki insanın kim olduğunu, size nasıl baktığını, sizi ne kadar önemsediğini.
Artık şuna inanıyorum: Bir insanı tanımak istiyorsanız, ona biraz kızdıracak bir şey söyleyin demiyorum ama hayat zaten bunu sizin yerinize yapıyor. Ve o an geldiğinde gözlerinizi kapatmayın.
Çünkü bazı insanlar en çok, tam da sizi kırdıkları anda kendilerini anlatırlar.
Bazen insanın içini en çok acıtan şey, birinin hayatında yer bulamamak değil, neden bulamadığını bilmemektir.
Çünkü “olmadı” cümlesi kısa ve nettir ama insan zihni bu netliği kabul etmez. Onu parçalar, didikler, anlam arar. Ve en sonunda kendine döner:
“Demek ki bir eksiğim var.”
İşte en tehlikeli yer tam da burasıdır.
Çünkü insan, başkasının seçimlerini kendi değeriyle ölçmeye başladığında, kendine en büyük haksızlığı yapar.
Oysa gerçek şu ki;
herkesin sevme biçimi, kapasitesi ve bakış açısı farklıdır. Ve bazen biri sizi seçmedi diye, siz eksik olmazsınız. Sadece o kişi, sizi görebilecek derinliğe sahip değildir.
Ama biz ne yaparız?
Son zamanlarda fark ettiğim bir şey var. Belki siz de fark etmişsinizdir ama çoğu zaman üzerinde çok düşünmüyoruz: Herkes konuşuyor ama kimse gerçekten dinlemiyor.
Bir ortamda oturduğunuzu düşünün. Masada birkaç kişi var. Herkes bir şey anlatıyor. Bir fikri var, bir yorum yapıyor, bir olaydan bahsediyor. Ama dikkat ederseniz çoğu zaman insanlar karşısındakini anlamak için değil, kendi söyleyeceklerini söylemek için bekliyor.
Aslında bu durum sadece günlük sohbetlerde değil, hayatın neredeyse her alanında karşımıza çıkıyor. Sosyal medyada bir konu ortaya atılıyor ve bir anda yüzlerce yorum geliyor. Herkes fikrini söylüyor, herkes kendi penceresinden bakıyor. Ama çok az kişi gerçekten karşısındaki insanın ne demek istediğini anlamaya çalışıyor.
Belki de bu yüzden bu kadar çok yanlış anlaşılıyoruz.
Çünkü dinlenmediğimiz bir dünyada yaşıyoruz.
Oysa bir insanı gerçekten dinlemek büyük bir değer. Dinlemek sadece susmak değildir. Dinlemek, karşındaki insanı anlamaya çalışmaktır. Onun duygusunu, düşüncesini ve bakış açısını görmeye çalışmaktır.
Bugün belki de en çok ihtiyacımız olan şey tam olarak bu: Birbirimizi gerçekten dinlemek.
Artık kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
