Güney Öztürk

19 Şubat 2024, Pazartesi 07:00

Üç saniyede iz bırakın

İş adamı Murat Ülker kendi internet blogunda ilginç konulara değiniyor. Onlardan biri olan “Üç saniyelik dünyada nasıl öne çıkılır” makalesi dikkatimi çekti. Makale aslında uluslararası best-seller Brendan Kane’in ‘Kancayı Atmak’ kitabına dayanıyor.

Ülker, kitaptan güzel anekdotlara değinmiş. Buradan yola çıkarak bu konu üzerine düşünmek istedim. Gerçekten de dikkatin bu kadar kıt olduğu ve ilk izlenimlerin saniyeler içinde oluştuğu günümüz dünyasında, dikkat çekme sanatında uzmanlaşmak başarı için önemli. Üç saniye kuralı, insanların yeni bir şeyle karşılaştıkları ilk üç saniye içinde ilk izlenimlerini oluşturdukları fikrine dayanıyor. Bu ilke, yeni insanlarla tanışmaktan, internette bir şeylere göz atmaya kadar hayatın her yönünü kapsıyor.

Bilgiye boğulmuş dünyada bu ilk birkaç dakika, dikkat çekmede ve algıları şekillendirmede haliyle çok önemli oluyor. Peki üç saniyede dikkat çekmenin temel taşları ne? Şöyle sıralayabilirim: Görsel etki, bana göre dikkat çekmede ilk sıraya yerleşir. İster çarpıcı bir tasarım, ister büyüleyici görüntüler veya göz alıcı bir başlık olsun, görsel unsurlar insanların ilk fark ettiği şeydir. Mesajınız ve markanızla uyumlu yüksek kaliteli görsellere yatırım yapmak, kalabalık bir alanda öne çıkma becerinizi önemli ölçüde artırabilir. Mesajın netliği, bilgiye boğulmuş bir dünyada kraldır.

Mesajınız kısa, öz, ikna edici ve saniyeler içinde kolay anlaşılır olmalı. Jargon ve gereksiz karmaşıklıktan kaçının. İster sunum, ister bir özgeçmiş veya bir sosyal medya paylaşımı olsun, kısa sürede etki yaratmak için açık net mesajlar seçin. Tabii ki özgünlük! Özgünlük insanlarda daha derin hisler uyandırır ve onca gürültü arasında öne çıkmanıza yardımcı olur.

İnsanlar özgünlük ve samimiyet duygusu hissettiklerinde sizinle gerçek bağ kurarlar. O yüzden hazırladığınız içerikler özgün olmalı, kendi kelimelerinizle sizi yansıtmalıdır. Bir basamak daha yukarı çıkarsam, sanırım bu noktada sizi özel kılan benzersiz yönünüz ne? diye sorabilirim. Bu da üç saniyede öne çıkmada önemli bir kural. Sizi rakiplerinizden ayıran nedir? Benzersiz özellikleriniz sizi tanımlamak ve kalabalık bir pazarda öne çıkarmak için çok önemlidir. İster özel bir beceri, ister benzersiz bir bakış açısı veya yenilikçi bir çözüm olsun, sizi farklı kılan şeyin altını çizmek dikkat çekmenin ve kitleleri kazanmanın anahtarıdır.

LİDERLERİN HİTABETİ

İyi konuşan, kalabalıklar arasından sıyrılan insanları, liderleri görüşü ne olursa olsun dinlemeyi, gözlemlemeyi severim. Hemen hepsinde fark etmişsinizdir, iyi bir espri anlayışı vardır. Espri anlayışı yüksek IQ’ya işarettir. Hitap ederken konuyu hikayeleştirmeyi severler, fıkralar, öyküler, masallar anlatırlar. Böylece duygusal olarak izleyiciyle bağ kurmayı başarır, ilgi uyandırırlar.

Fıkra ve hikayeler ayrıca verilen mesajın da akılda kalmasını sağlar. Bir başka dikkatimi çekense iyi hatiplerin, sosyal olaylardan, tarihten kanıt bulup getirip kitlelerin karşısına koymasıdır. Kitleler o anlatılanların doğru ya da yalan olmasıyla pek ilgilenmez. Ama liderlerin güven oluşturmasında, ‘başarılarının’ kanıtını sağlamada vaka anlatımlarının önemi yadsınamaz. Ve son olarak, üç saniyede fark edilmek için, statükoya her zaman meydan okuyun derim. Uysal ve uyumluluğun norm olduğu bir dünyada, yaratıcılığı ve yeniliği benimsemek, kalabalıkların arasından sıyrılmanıza yardımcı olabilir.

12 Şubat 2024, Pazartesi 07:00

Nold kuşağı Z'ye karşı

Geçen hafta okumuşsunuzdur, Türkiye nüfusu 2023 yılında bir önceki yıla göre 92 bin 824 kişi artarak 85 milyon 372 bin 377 kişiye ulaştı. 65 yaş ve üstü nüfus geçen yıl 271 bin 137 kişi arttı, ortanca yaşın ise 34’e yükseldiği görüldü. Bu kısacık veriler bile bize çok şey anlatıyor. Nüfusun yaşlanmasının en anlaşılır işareti ortanca yaşın yükselmesi...

Ortanca yaş, tüm nüfusu yaş sırasına dizince en ortadaki kişinin yaşını ifade ediyor. Bunun yükselmesi yaşlı nüfusun genç nüfusa göre daha hızlı arttığını gösteriyor. Türkiye’de ortanca yaş son 10 yılda 3 yıl yükseldi. 10 yıl önce şirketler Z kuşağını (Gen Z) hedef alan reklam ve kampanya tanıtımlarına ağırlık veriyordu. Sonuçta para harcayan, daha doğrusu anne-babalarının parasını harcayan, onlardı. Sadece bizde değil dünyada da bu böyleydi. Şimdi o kuşak 24-27 yaş aralığına geldi. İş hayatına başladı. Ancak görüldü ki, gençler pek de para kazanmıyor. Kızmayın doğru söylüyorum. Genel olarak maymun iştahlı bir kuşak diyebiliriz. Çok iş değiştiriyorlar. İş yerinde 1 yıl geçirince terfi ve zam bekliyorlar. Umduklarını bulamayınca da ayrılmakta beis görmüyorlar. Ancak Z kuşağının bizim çalışma şeklimizde bir devrim yarattığı da bir gerçek...

Buna gig ekonomisi deniliyor. Dijital platformların yükselişi, esneklik ve özerklik arzusunun artmasıyla birlikte, özellikle Z kuşağı olmak üzere birçok kişi için gig istihdam cazip bir seçenek haline geldi. Bir tür freelance çalışma şekli hayatımıza girdi. Z kuşağı zaten tek patrona, tek kuruma, başkasına çalışma fikrine oldum olası sıcak bakmadığından, kendi hayatının patronu olmak istediğinden; kısa süreli sözleşmeler, sosyal medyada, internette satış modelleri onlar için adeta kurtarıcı oldu. Ancak gel gör ki, sabır onların lügatinde olmadığından çok da kazanç elde edemediler. Hatta anne-babalarından, dedelerinden yaşam standardı, alım gücü olarak geriye düştüler.

İNATÇI BİR KUŞAK

Peki aynı 10 yıllık süreçte orta yaş nüfusuna ne oldu? Tabii ki sayıca arttı. Ama esasen onlarda bir dönüşüm gerçekleşti. 36-64 yaş arasında NOLD akımı çıktı. Never Old (Asla Yaşlanma) kelimelerinin kısaltmasından oluşan bu akım tam da X ve Y jenerasyonlarını kapsıyor. Bu kuşak yani bizler, yaşlanmayı kabul etmiyor, kenara köşeye çekilmeyi reddediyor. Emekli olsa da çalışmaya devam ediyor. NOLD aynı zamanda hayattan zevk almak için de kullanılan bir tabir.

Evet Z kuşağı kadar teknolojiyi iyi kullanmasalar da en iyisini alacak kadar para kazanıyorlar. NOLD’lar işlerini teknoloji bilen gençlere ve yapay zekaya kaptırsalar da kendilerini iş yerinde tutacak deneyim, donanım ve gustoya sahipler. Üstelik o yaşa kadar yaptıkları yatırımlar, birikimleri, gayrimenkuller ya da emeklilik ikramiyeleri sayesinde artık gig ekonomisinin bir parçası olabiliyorlar. Freelance birkaç işte aynı anda çalışabiliyorlar. Sosyal medyada yeni bir iş, ikinci bir hayat kurabiliyorlar. İşte bu yüzden şirketlerin yeni tüketici hedefi X, Y ve hatta 64 yaş üzerindeki baby boomer kuşağı.

Çünkü onların satın alım gücü var. Çünkü onlar kendine bakıyor, spor yapıyor, spa’ya gidiyor, bakım kremleri sürüyor. Çünkü onlar giderek teknolojiyi daha fazla kullanıyor. Ve onların markaya bağlılığı (brand loyalty) gençlerden katbekat fazla. Ayrıca istatistikler de nüfusun yaşlandığını, ortalama ömrün uzadığını gösteriyor. Genel olarak Z kuşağı birçok şirket için önemini korurken, NOLD kuşağı ise şirketlerin hedeflemek istediği kazançlı ve giderek daha etkili bir pazar segmentini temsil ediyor.

05 Şubat 2024, Pazartesi 07:00

Tenisten önce kayak öğrendi

Bugün size tenisten bahsedeceğim. 2018’den beri Avustralya Açık’ta maç kaybetmeyen 37 yaşındaki Novak Djokovic’i 33 maç sonra yarı finalde dört sette saf dışı bırakan, daha sonra finalde Rus raket Medvedev’i 2-0 geriden gelip yenen genç Jannik Sinner’ı yazmak istiyorum.

22 yaşındaki Sinner tenisten önce kayak yapmayı, İtalyan olmasına rağmen İtalyanca’dan önce Almanca’yı öğrenmiş bir kişi. Dünya tenis basamaklarını tırmanmaya başlamadan önce İtalyan Alpleri’nden bayraklar arasında slalom yaparak hızla iniyor, kayakta sayısız madalya kazanıyordu. Tenisi ancak kayak merkezinin kayak odasında çalışan ve orada restoran işleten anne babasının ricasıyla 13 yaşında ciddiye almaya başladı. Ve Fransa sınırındaki bir akademide eğitim almak için, Alpler’in yamacında Avusturya sınırında yaşadığı Dolomit bölgesinden kuzeybatıya taşındı.

Onun tenis oyununda, kayak yapmasının etkisi görülebiliyor. Tıpkı bir kayak yarışçısının bir dakikadan az sürebilecek bir yarışa yoğun şekilde odaklanması gibi, Sinner da teniste her sayının kısa rallisine yoğun bir şekilde odaklanıyor. Sonrasında rahatlıyor. Sinner’ın başka bir özelliği daha var. Fiziki egzersizlerin ötesinde, ergenlik çağında müziğe büyük ilgi duymuş. Tuşlar üzerindeki becerilerini geliştirmek için saatler harcadığı piyanosu, tenis raketine eşlik eden bir arkadaş olmuş. Atletizm ve sanatsal ifadenin bir dengesi de genç yaşta başarı getirmiş. Avustralya Açık’tan kazandığı 2.07 milyon doların dışında zaten yılda 27 milyon dolar geliri var. Nike, Head, Gucci, Lavazza, Rolex, Alfa Romeo ve Parmigiano Reggiano sponsorlarından birkaçı...

ALCARAZ DA SATRANÇÇI

Gelişim sadece spor yapmaktan geçmiyor. Mental gelişim (kitap okuma, enstrüman çalma vs.) fiziksel gelişimle birleştiğinde başarı katlanıyor. Geçen yıl yine Sırp raket Djokoviç’i Wimbledon finalinde deviren 21 yaşındaki İspanyol genç raket Carlos Alcaraz’ın hikayesi de buna benziyordu. Dünya onun tenis raketindeki ustalığını alkışlarken, Alcaraz da satranç oyunu ile stratejik düşüncesini ve zihinsel hünerini besliyordu. Bunu maç sırasında Djokovic’e attığı akıl dolu toplarda görmüştük.

Alcaraz da “5 yaşında başladığı satrançta ustalaştıkça, saha içi performansının olağanüstü seviyeye çıktığını ve maçlar sırasındaki taktiksel kararlarına katkıda bulunduğunu” itiraf etmişti. Teniste bir dönem kapanıyor. Jannik Sinner ve Carlos Alcaraz gibi raketler gençlik devrimine liderlik etmeye hazırlanıyor. Djokoviç ise tahtına sımsıkı sarılmış halde... Bu iki genç; son 6 Grand Slam’in üçünü kazanırken, geri kalanını Novak Djokovic kazandı. Yine de genç oyuncuların başarılı olduğunu ve başarıya ulaşmanın diğerlerine ilham verdiğini, harekete geçirdiğini görmemek için hiçbir neden yok.

29 Ocak 2024, Pazartesi 07:00

İsveç’in üyeliği NATO'da değişim

İsveç nihayet Türkiye’nin onayıyla kısaca NATO adıyla bilinen Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne katılıyor. İsveç’in üyeliği yoğun bir tartışma konusu oldu, olacak. Uzun süredir tarafsızlık geleneğine sahip ‘ittifaksız’ bir ülke olan İsveç’in NATO üyeliği, bölgesel güvenlik, uluslararası ilişkiler ve Kuzey Avrupa’daki jeopolitik denge açısından önemli sonuçlar doğurabilir. İsveç’in tarihsel tarafsızlık duruşu 19’uncu yüzyılın başlarına kadar uzanıyor ve dış politikasının temel taşını oluşturuyordu.

Ancak Rusya’nın artan hırsları ve değişen küresel dinamiklerin damga vurduğu Avrupa’daki güvenlik ortamı, İsveç’i konumunu yeniden değerlendirmeye sevk etti. İsveç’in NATO üyeliğine olan ilgisini yönlendiren başlıca neden şüphesiz Baltık Denizi bölgesinde değişen güvenlik ortamıydı. Rusya’nın 2014 yılında Kırım’ı ilhak etmesi ve ardından bölgedeki askeri faaliyetleri, İsveç ve Baltık komşuları arasında endişelere yol açtı. NATO’ya katılmak, İsveç’e toplu bir savunma mekanizması sağlayacak, potansiyel saldırganlığa karşı caydırıcı olacak ve bölgesel istikrarı artıracaktı.

1949’da kurulan NATO ittifakı, bir üyeye yapılan saldırının tüm üyelere yapılmış sayıldığı bir toplu savunma paktı olduğundan, İsveç’in NATO’ya katılımı, diğer üye ülkelerle karşılıklı savunma ve iş birliğini geliştirecek, konumunu kuvvetlendirecekti. İsveç bizim eski Soğuk Savaş yıllarından hatırladığımız görünümünden artık çok uzak. Teknolojik olarak gelişmiş silahlı kuvvetleriyle şüphesiz ittifaka değerli yetenekler kazandıracak. NATO’nun entegre askeri yapısı, müşterek tatbikatları, istihbarat paylaşımını ve ortak tehditleri ele almada daha koordineli bir yaklaşımı kolaylaştıracak.

KARŞIT GÖRÜŞLER NE?

Bununla birlikte, NATO’ya katılma kararının iç zorlukları da yok değil. İsveç kamuoyu, NATO konusunda bölünmüş durumda. Mesela tarafsızlık geleneğini bozmak iyi bir fikir mi? NATO’ya üye olmak, İsveç’in yıllardır çatışmalarda oynadığı güvenilir arabulucu rolünü zedeleyebilir. İsveç tarafsızlığı sayesinde dünyanın birçok çatışma bölgesine ‘insani güç’ yollayabiliyordu.

Başka bir endişe konusu, İsveç’in üyeliğinin olası bir çatışmayı artırması. İsveç ve Finlandiya uzun yıllardır tarafsız bir ülke olduğundan, İskandinavya’da istikrar sağlanmıştı. Şimdiyse, üyelikleri bölgede yeni bir silahlanma yarışına yol açabilir ve beklenmedik sonuçlar doğurabilir. Ayrıca NATO’ya üyelik, vatandaşların vergilerinden yüzde 2’sinin NATO’ya savunma bütçesi olarak ayrılması demek. Bu da İsveç gibi sosyal refahın üst düzeyde olduğu ülkelerde, sağlık ya da eğitimden kesinti anlamına geliyor. Ve tabii ki NATO, kolektif savunma ilkesi üzerine inşa edilmiştir.

Bu, saldırıya karşı birleşik bir yanıt verilmesini sağlarken, askeri müdahaleye ilişkin kararların bağımsız olarak alınmadığı anlamına da gelmektedir. Geçmişinde bağımsız dış politika kararları almış bir ülke olan İsveç için NATO üyeliği, ulusal güvenliğini ilgilendiren önemli konularda özerkliğini tehlikeye atabilir. Daha geniş bir perspektiften bakıldığında, İsveç’in NATO üyeliğinin, Kuzey Avrupa’nın jeopolitik dinamiklerini yeniden şekillendireceği kesin.

Sonuç olarak, İsveç’in potansiyel NATO üyeliği, uzun süredir devam eden tarafsızlık politikasında önemli bir değişimi temsil etmekte. NATO üyeliği daha fazla güvenlik ve iş birliği sunmakla birlikte, İsveç’in ulusal çıkarlar ve bölgesel istikrar arasında bir denge sağlamak için dikkatli bir şekilde yol alması gereken diplomatik ve stratejik sonuçları da beraberinde getirmektedir.

22 Ocak 2024, Pazartesi 07:00

Savaşın anlık röntgeni

Bu hafta bazı savaş istatistikleri paylaşacağım. Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesinin üzerinden neredeyse iki yıl geçti. Savaş dönüm noktasına yaklaştı. Batı’nın Ukrayna’ya yaptığı mali yardım ve mühimmat tedariki azalırken, kamuoyu (halk) desteğinde de çatlaklar göze çarpıyor. Rusya ise büyük nüfusuyla şu ana kadar Batı’nın en kötü yaptırımlarına dayandı ve savaş ekonomisini uzun süreli bir mücadele için güçlendirdi. Anlık görüntü şöyle...

Askeri kapasite: Rusya’nın savunmaya harcadığı askeri bütçe savaş başladığında yıllık 52 milyar dolardı. Geçen yıl 71’e bu yıl ise üçte ikiden fazla atarak 100 milyar dolara çıktı. Ukrayna ise yılda 42 milyar dolar olan savaş bütçesini iki yılda 46 milyar dolara çıkartabildi. Ukrayna tam gaz çalışan, çok daha büyük Rus askeri-endüstriyel kompleksiyle boy ölçüşemiyor. Moskova’nın savaş makinesi ise sivil üretim pahasına, uzun bir harekât için başlangıçtaki eksikliklerin üstesinden geldi.

Ekipman ve insan gücü: ABD tahminleri, Rusya’nın savaşın başlangıcından bu yana 315 bin kişinin öldüğünü veya yaralandığını (savaş öncesi savaş gücünün neredeyse %90’ı) öne sürse de bu durum Rusya’yı pek etkilemiş görünmüyor. Zira Rusya’nın eli silah tutan insan gücü Ukrayna’nın neredeyse 4 katı, 46 milyon. Savaşa hizmet etmek üzere on binlerce Rus mahkûm hapishanelerden serbest bırakılırken; Putin, 300 bin yedek askeri de cepheye seferber edebildi.

Ekonomi: Rus ekonomisi, yaptırımları Batı’nın beklediğinden daha iyi atlattı. Petrol ihracatı hayalet tanker filolarıyla, ki bunda Yunan armatörlerin katkısı büyük, Çin ve Hindistan’a yönlendirildi. Bu cankurtaran hattı, Rusya’nın savaş ekonomisine can suyu oldu. Rusya Ukrayna’yı işgal ettiğinde, yani Şubat 2022’de aylık petrol geliri 21 milyar dolardı. 1 yıl boyunca bu rakam düştü ve aylık 12.3 milyar dolara kadar geriledi. Derken istikrarlı şekilde yükselmeye başladı. Ekim 2023’te Rusya petrolden aylık 18.34 milyar dolar ciro elde ediyordu. Ama yine de Rusya’da enflasyon (yüzde 7.5) artıyor, işgücü tükeniyor (işsizlik 4.5 milyon kişi) ve uzun vadeli görünüm kötüleşiyor.

(NOT: Yalnız enflasyonda şöyle bir durum olduğunu hatırlatayım. Ukrayna savaşı patladığında ve yaptırımlar başladıktan sonra 2022 Nisan’ında Rusya’da enflasyon yüzde 17.8’e fırladı. 1 yıl içinde faizleri artırarak ve petrol geliriyle durumu toparladılar. Ancak Nisan 2023’ten bu yana düşen enflasyon yeniden çıkışa geçti.)

Ukrayna ise Batı’nın yardımının azalması ve 2024 başkanlık seçimlerinden sonra ABD’nin tutumunun nasıl değişebileceğine dair endişelerin artmasıyla daha istikrarsız durumda. Yeterli destek olmazsa Ukrayna, acı verici ekonomik reçetelere başvurmak, hatta açığını kapatmak için para basmak zorunda kalabilir.

Siyaset: ABD’de Pew Araştırma Merkezi’nin yaptığı bir anket, Washington’un Ukrayna’ya çok fazla destek sağladığını söyleyenlerin oranının, savaşın başlangıcındaki yüzde 7’den, yüzde 31’e yükseldiğini gösteriyor. Kamuoyu yoklamaları, Ukrayna’ya verilen desteğin hâlâ yüksek olmasına rağmen özellikle Almanya ve Avrupa Birliği’nde de zayıflama işaretleri gösterdiğini söylüyor. Rusya’da ise tam tersi. Savaş başladığında Putin’e olan yüzde 71’lik halk desteği, şu an yüzde 85’te. Putin’in mart ayında yapılacak devlet başkanlığı seçimlerinde 6 yıl daha iktidarda kalması bekleniyor. Aynı şekilde Ukrayna’da Devlet Başkanı Zelenskiy’in popülerliği de savaş sırasında arttı. 2 yıl önce yüzde 40’larda iken şu an yüzde 75’lerde seyrediyor. Sonuç olarak veriler, savaşın uzaması halinde Putin’in kazançlı çıkacağını söylüyor. Putin, Rusya’nın savaş makinesini çalışır durumda tutabilirse, Batı’nın Ukrayna’ya verdiği destek bir noktada bitmek zorunda kalacak.

15 Ocak 2024, Pazartesi 07:00

2024’ün riskleri

Afrika: Çok sayıda yıkıcı küresel eğilim ne yazık ki Afrika’da birleşiyor. Kıtanın kamu borcu 2010’dan bu yana neredeyse üç katına çıkarak 656 milyar dolara ulaştı. Borç kriziyle birlikte, sermaye akışlarının kuruması, iklim değişikliğinin artan etkileri ve büyük kuraklık, çatışma ve siyasi istikrarsızlık artık Sahra altı kuşağı ve Nijer’den Güney Sudan ve Etiyopya’ya kadar kıtanın geniş bir kesiminde yaygın hale geldi. 2050 yılına gelindiğinde, dünya nüfusunun dörtte biri Afrikalı olacak ve çalışma yaşı 25-59 yaşındaki 1 milyar Afrikalı işsiz güçsüz kalacak.

Trump 2.0 yükleniyor: Eski ABD Başkanı Donald Trump’ın 2024 ABD başkanlık seçimlerini kazanma şansı yüksek. Ana teması intikam olacak ve yeniden seçilmesi büyük ihtimalle ABD demokrasisine zarar verecek. Dünya sistemini daha da istikrarsızlaştıracak. Trump’ın geçen martta taraftarlarına söylediği gibi “Ben senin intikamınım!”

Ukrayna çıkmazı: 2023, Ukrayna’nın hayal kırıklığı yaratan karşı saldırısının çok az kazanç veya kayıpla bir yıpratma savaşına dönüşmesine tanık oldu. Putin’in savaş ekonomisi, savaşın başlamasından bu yana oldukça verimli işledi. Ukrayna’ya ise mühimmat desteği azaldı. 2024’te Batı’nın ateşkes görüşmeleri konusunda Kiev üzerindeki baskısı büyük olasılıkla artacak. Biden, yaklaşan kampanyasında çatışmalara son vererek siyasi bir fayda elde etmek isteyecek.

Devam eden İsrail-Filistin çatışması: Washington, İsrail’in 50 yıldır anlaşılması zor olan iki devletli çözüme yönelik kararlılığını göstermediği sürece, Gazze’yi yönetecek bir taraf bulmakta zorlanacak. İsrail’in katliamları, Batı Şeria’daki Filistinlilere yönelik yerleşimci şiddeti, Gazze’den Hamas saldırıları veya kuzey İsrail’deki Hizbullah saldırıları, İran, Suriye, Yemen, Türkiye gibi başka yerlerdeki saldırılarla bölgenin bir ateş kutusu olarak kalacağının habercisi olabilir.

İklim değişikliğini önemsemezlik: Her ne kadar G-7 liderleri geçen Nisan ayında yenilenebilir enerjiye yönelik yeni kolektif hedefler belirlese de, gereğini yapmıyorlar. Dünya nüfusunun en zengin yüzde 10’u 2021’deki karbon emisyonların neredeyse yarısını oluştururken, en yoksul yüzde 50’nin katkısı yalnızca yüzde 12’ydi.

Tayvan seçimleri: Ülkede hafta sonu yapılan genel seçimlerden ‘Tayvan’ın bağımsızlığını’ isteyen lider galip çıktı. Çin’i memnun değil. Pekin, Güney Çin Denizi veya Tayvan yakınındaki iddialı deniz tatbikatlarını azaltmıyor. ABD’de Biden ise Tayvan’ın silahlandırılmasına ve savunulmasına yönelik artan destek veriyor. Üst düzey ziyaretler, askeri yardım ve ABD-Tayvan bağlarını derinleştiren bekleyen yasalar artıyor. Biden’ın ‘Tek Çin, Tek Tayvan’ politikası Çin’i adeta kışkırtıyor.

Üçüncü nükleer çağ: Kuzey Kore, Rusya’nın yardımıyla müthiş bir saldırı füze kapasitesi inşa ediyor. İran’ın nükleer silah kapasitesine ulaşması durumunda Ortadoğu’da ve Kuzey Kore’nin yeteneklerine yanıt olarak Kuzeydoğu Asya’da nükleer silahların yayılması ihtimali var. Buna Putin’in Ukrayna’da kısa menzilli nükleer silah kullanma tehdidi de eklenebilir.

Kontrolden çıkmış yapay zekâ:

08 Ocak 2024, Pazartesi 07:00

ABD, Ukrayna'nın kazanmasını istemiyor

Savaş sadece motivasyonla kazanılmaz. Washington Post’ta yakın zamanda yayınlanan bir rapora göre, ön cephedeki Ukraynalı birliklerin cephanesi tükeniyor.

Topçu mermilerinin karneye bağlanması, Ukraynalıları, planlanan saldırıları iptale zorluyor ve Rus saldırılarına karşı pozisyonlarını korumayı zorlaştırıyor. Mühimmat kıtlığı, yazdan bu yana topçu atışını yüzde 90 azaltmaya zorlamış. ABD’de Biden yönetimi Ukrayna’nın kazanmasını istemiyor sanki. Bunun yerine Kiev’i, Ukraynalıların Kırım da dahil olmak üzere ülkelerinin büyük bölümünü Putin’e devredeceği bir anlaşmaya zorlamak istediğine dair işaretler görüyoruz. Bunun en iyi kanıtı, Washington’un Ukrayna’ya Kırım’daki Rus hedeflerini vurmak için gerekli silahları sağlamak konusunda geri adım atmış olması.

ABD, Ukrayna’ya 50 milyar dolarlık silah pompalarken, aslında verdiği şey oldukça tek boyutluydu. Washington çoğunlukla sınırlı menzilli silahlar (obüsler, toplar, savaş araçları) ve Patriot hava savunma sistemleri gönderdi. Washington yönetimi, geniş silah stoklarına sahip olmasına rağmen uzun menzilli füzeler göndermekten hep imtina etti. Bunun bir örneği, ABD’nin Ukrayna’ya Himars topçu roket sistemi verip, mühimmatını sınırlı tutmasıydı. Öyle ki Biden yönetimi, Himars mühimmatının türünü sınırladı ve Ukraynalıların Rus kuvvetlerine yalnızca cepheden 50 mil uzaklığa kadar saldırabilmesine izin verdi; bu da Kırım’ı vurmalarını engelledi. Ruslar işe uyandı ve ikmal noktalarını cepheden 50 milden uzağa, Kırım’a taşıdı.

Özetle Biden yönetimi, Ukraynalıları Rusya’ya karşı sürekli ve uzun vadeli bir saldırı yürütme yeteneğinden mahrum bıraktı. Kongre bile, ABD’nin Ukrayna’ya yaptığı yardımın devam etmesi konusundaki yasama çıkmazını çözmeden Noel tatiline gitti. Gerçek şu ki, Ukrayna’ya yardım yenilense bile savaşın mantıklı bir şekilde sonlandırılmasının düşünülmesi gerekiyor. Ukrayna’nın, Rusya’nın 2014’ten bu yana ele geçirdiği tüm toprakları geri alma konusundaki ısrarı anlaşılabilir ancak bu hedefe yakın zamanda ulaşılamayacağı da bir gerçek.

Rusya’nın güçlendirilmiş savunması ayakta. Rus ekonomisi beklenenden daha dirençli olduğunu kanıtladı ve askeri sanayi üretimi Ukrayna ve müttefiklerinden çok daha hızlı çalışıyor. Çatışma, Batı’nın, özellikle Avrupa’da ve önemli ölçüde ABD’deki savunma sanayii tabanındaki boşluğu açığa çıkardı. Batı’nın Ukrayna’ya ihtiyacı olan top mermilerini sağlayamaması, telafisi yıllar alacak bir ihmalin kanıtıdır.

Rus cephesinde ise Putin’in bendeki izlenimi ve açıklamaları, mevcut savaş hatlarında ateşkesi kabul etmeye hazır olduğunu gösteriyor. Geri çekilmek istemese de tüm Ukrayna’ya hâkim olma hedefinden vazgeçmiş gibi görünüyor. Ateşkes, Rusya’nın toprak iddialarının tanındığı anlamına gelmez ve nihai olarak AB ve NATO’ya üyelik de dahil olmak üzere Ukrayna’yı Batı’ya bağlayacak önlemlere kapıyı açabilir. Bu arada Rusya’nın dondurulmuş varlıkları Ukrayna’nın yeniden inşası için kullanılabilir. Avrupa’da kalıcı barışa giden tek gerçekçi yol, şimdilik bu olabilir.

01 Ocak 2024, Pazartesi 07:00

Yırtık banknot öyküsü

Bir pazar sabahı evde annemle baş başa, kahvaltıdayız. Radyoda Bulutsuzluk Özlemi hafifçe tınlıyor; Sözlerimi geri alamam, Yazdığımı yeniden yazamam, Çaldığımı baştan çalamam, Bir daha geri dönemem...

- Bak, diyor annem sakince, çayından bir yudum alarak, “Sana bir şey anlatacağım inanamayacaksın! Beş ay önce teyzenle hafta sonu Yunanistan’a Dedeağaç’a geçmiştik ya, yiyip içip eğlenmiştik. Yunan lokantalarından birinde para üzeri olarak 5 euro getirmişler. Ben de bakmadan cebe atmışım. Türkiye’ye dönünce bir de ne göreyim paranın kenarı yırtık. Ne döviz büfeleri, ne bankalar...

Nereye götürürsem götüreyim köşesi kopmuş banknotu kimse kabul etmedi. Parayı rulo yapıp evde büfenin üzerindeki kâsenin içine bırakmıştım. Belki günlerce kafamı meşgul etti o yırtık euro. Ara ara gözüme çarptıkça hayıflandım, canımı sıktı. Sonra geçenlerde evi temizlerken dikkatimi çekti. Aldım kâseden atmak için. Bir de ne göreyim! Banknotun hiçbir köşesi yırtık değil. Gözlerime inanamadım, dikkatlice bir daha baktım yok, yırtık artık gitmiş. Şimdi ben bunamadığıma göre, bu para nasıl düzeldi, anlatır mısın?” dedi.

Tek kaşımı kaldırıp anneme tebessümle “Yırtık tamamlanamayacağına göre belki de sen bunuyorsundur” dedim ve kahkahayı patlattık. Ama her ikimiz de annemin akıl çarklarının zehir gibi işlediğini gayet iyi biliyorduk.

IŞIK ‘DALGA’ MI GEÇİYOR

Annemin bu metafiziksel deneyimi, bana kuantumun en gizemli deneylerinden birini hatırlattı. 1900’lerin başında Einstein, Bohr, Planc, Bohm gibi fizikçileri hayrete düşüren ışık deneyini...

Şöyle ki; ışığı oluşturan atomlar, ki biz bunlara foton diyoruz, normalde dalgalar halinde yayılıyor. Deniz dalgası, radyo dalgası, ses dalgası gibi havada daireler çizerek ilerliyor. Ancak biz bu dalgaları ne zaman gözlemlemeye, ölçmeye kalkışsak, ışık bir anda dalga halinden, parçacık haline (mermi gibi tane tane) dönüşüveriyor. Sanki ışık gözlenip gözlemlenmediğini biliyor. Sadece ışık değil evrendeki tüm elektronlar, atomlar, moleküller de aynı şekilde davranıyor.

Galakside binlerce yıl uzaklıktan çıkagelen ışınlar o kadar yıl dalga halinde yol alırken, tam bize ulaşmak üzereyken gözlemlediğimizde, ışık dalgaları bir anda parçacık şekline dönüşüyor. Üstelik sıkı durun; binlerce yıl gerideki kaynağından da düzeltme yaparak. Yani biz gözlemeye başlayınca kaynağından çıkış biçimleri şıp diye dalgadan parçacığa dönüşüveriyor. Özetle geçmişi değiştirebiliyorlar. Lafı şuraya getirmek istiyorum. Vücudumuz da, beynimiz de titreşen atom ve moleküllerden oluşuyor. Evrenin bir parçasıyız.