Hakan Çelik

12 Mayıs 2026, Salı 07:00

Küçük ülkenin büyük etkisi

Belçika’yı haritada ilk gördüğünüzde, birçok kişi onun Avrupa’nın küçük ülkelerinden biri olduğunu düşünür. Yüzölçümü sınırlıdır, nüfusu çok fazla değildir. Ancak küresel etki yalnızca coğrafyayla ölçülseydi, bugün Brüksel dünyanın en önemli diplomasi merkezlerinden biri haline gelemezdi.

Belçika, Avrupa Birliği’nin merkezindeki konumunun çok ötesinde bir etkiye sahip. NATO karargâhı Brüksel’de bulunuyor. Avrupa kurumlarının büyük bölümü burada. Diplomasi, lojistik, finans, liman işletmeciliği, ileri teknoloji, ilaç sanayisi ve savunma ekosistemi açısından Belçika çok özel bir merkez. Örneğin Antwerp Limanı bugün Avrupa’nın en kritik lojistik merkezlerinden biri. Brüksel küresel diplomasinin kalbi sayılıyor. Leuven ve Gent gibi şehirlerde ileri teknoloji ve araştırma merkezleri faaliyet gösteriyor. İlaç ve biyoteknoloji alanında Belçikalı şirketlerin küresel etkisi oldukça yüksek. Belçika Kraliçesi Mathilde’in başkanlık ettiği ekonomik misyon heyetinin Türkiye ziyareti, bana bu küçük ülkenin aslında nasıl büyük bir stratejik ağırlık taşıdığını bir kez daha hatırlattı. İstanbul ve Ankara’daki temaslara yalnızca klasik bir ticaret heyeti gözüyle bakmak eksik olur. Cumhurbaşkanlığı ekiplerinin ve İletişim Başkanlığı’nın bu ziyaret için oldukça kapsamlı bir hazırlık yürüttüğü de dikkat çekiciydi. Amaç yalnızca resmî görüşmeler değildi; Belçikalı heyetin Türkiye’yi daha yakından tanıması, Türk muhataplarıyla güçlü ilişkiler kurması ve uzun vadeli iş birliklerinin zemininin hazırlanmasıydı. Bu çerçevede İstanbul’da düzenlenen özel bir etkinliğe davetliydim. Türkiye’nin Brüksel Büyükelçisi Görkem Barış Tantekin ile Belçika’nın Ankara Büyükelçisi Hendrik van de Velde’nin de katıldığı akşam yemeğinde, Türkiye- Belçika ilişkilerinin geleceğini ve Avrupa Birliği ile bağların güçlendirilmesi başlıklarını değerlendirme fırsatı bulduk

Türkiye ile Belçika arasındaki ticaret hacminin bugün yaklaşık 12 milyar dolar seviyesine ulaşmış olması da aslında bu ilişkinin ne kadar güçlü bir ekonomik zemine sahip olduğunu ortaya koyuyor. Ancak görünen o ki hedef artık yalnızca ticaret değil; teknoloji, savunma, inovasyon ve stratejik ortaklık alanlarında daha derin bir iş birliği oluşturmak. Belçika heyetinin Türkiye’ye olan ilgisinde savunma sanayii başlığının özellikle dikkat çekici olduğunu düşünüyorum. Baykar, ASELSAN, TUSAŞ gibi kuruluşların son yıllarda Avrupa’da çok yakından takip edildiğini artık net biçimde görüyoruz. Türkiye yalnızca üretim yapan değil, teknoloji geliştiren bir aktöre dönüşüyor. Bu noktada Kraliçe Mathilde’in Baykar’a gerçekleştirdiği ziyaret sembolik açıdan oldukça önemliydi. Kraliçe’nin Selçuk Bayraktar ve Haluk Bayraktar ile gerçekleştirdiği görüşmeler, Avrupa’nın Türkiye’nin savunma teknolojileri alanındaki yükselişini artık çok daha dikkatli izlediğini gösteriyor. Özellikle insansız sistemler alanında Türkiye’nin geldiği nokta, Avrupa’daki birçok ülkenin radarına girmiş durumda. Kraliçe Mathilde’in ziyareti sırasında dikkatimi çeken bir başka unsur ise heyetin niteliğiydi. Çok sayıda şirket yöneticisi, yatırımcı, teknoloji temsilcisi ve kurumsal yapı Türkiye’de temaslarda bulundu. Bu tablo, Avrupa iş dünyasının Türkiye’yi hâlâ çok güçlü bir üretim ve stratejik ortak olarak gördüğünü ortaya koyuyor.

09 Mayıs 2026, Cumartesi 07:00

SAHA’da güç gösterisi: Türkiye oyunu değiştiriyor

İstanbul’da düzenlenen SAHA 2026, yalnızca bir savunma sanayii fuarı değil; Türkiye’nin geldiği teknolojik eşiğin, stratejik iddiasının ve küresel görünürlüğünün güçlü bir vitrini olarak öne çıkıyor. Her yıl daha fazla konuşulan bu organizasyon, bu kez katılımcı sayısı, uluslararası heyetlerin çeşitliliği ve sergilenen platformların ölçeğiyle âdeta yeni bir lig seviyesine yükselmiş durumda. Fuara adım attığınız anda hissedilen ilk şey, artık ‘yerli ve millî’ söyleminin çok ötesine geçen bir özgüven. SAHA İstanbul CEO’su Haluk Bayraktar’ın açılışta yaptığı konuşma da bu ruhu net biçimde yansıtıyordu. Bayraktar’ın vurguladığı gibi mesele yalnızca üretmek değil, oyunun kurallarını değiştirecek bir ekosistem inşa etmek. Bu iddianın sahadaki karşılığını ise fuar alanında adım adım görmek mümkün. En çok konuşulan başlıklardan biri ise hiç kuşkusuz Millî Savunma Bakanlığı’nın açıkladığı Yıldırımhan kıtalararası balistik füzesi oldu.

Fuarda ayaküstü sohbet etme imkânı bulduğum Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in, yürütülen çalışmalara gösterilen ilgiden duyduğu memnuniyet dikkat çekiciydi. MSB Sözcüsü Tuğamiral Zeki Aktürk’ün yaptığı bilgilendirmede, Yıldırımhan’ın laboratuvar testlerinin başarıyla tamamlandığı ve sürecin planlandığı şekilde ilerlediği açıklandı. Devasa boyutları ve teknik özellikleriyle fuarın merkezine yerleşen Yıldırımhan, bana göre yalnızca bir füze değil; Türkiye’nin değişen muharebe doktrinine verdiği stratejik bir yanıt. Bu platform, bir kapasite göstergesinin ötesinde, bir vizyon beyanı. Eğer bu alandaki çalışmalar aynı kararlılıkla ve süreklilikle devam ederse, Türkiye’nin hedeflediği seviyeye ulaşması hiç de uzak görünmüyor. Ben de fuar boyunca çok sayıda kurum temsilcisiyle görüşme fırsatı buldum. Türkiye’nin en köklü savunma sanayii kuruluşlarından Sarsılmaz’ın Yönetim Kurulu Başkanı Latif Aral Aliş ile yaptığımız uzun sohbet özellikle dikkat çekiciydi. Aliş, otonom sistemlerde ulaşılan olgunluk seviyesinin altını çizdi ve Sarbot platformuna gösterilen yoğun ilgiden söz etti. Bu, yalnızca bir ürün başarısı değil, Türkiye’nin robotik ve yapay zekâ destekli savunma sistemlerinde geldiği noktanın önemli bir göstergesi. Fuarda Roketsan, TUSAŞ, STM ve BMC gibi ana oyuncuların stantları birer teknoloji üssü gibiydi. Her biri farklı alanlarda derinleşmiş, çeşitlenmiş ve uluslararası rekabet gücü kazanmış platformlar sergiliyordu. Açık alanda konumlandırılan Altay tankı ise beklendiği gibi ziyaretçilerin en çok ilgi gösterdiği platformlardan biri oldu.

Baykar’ın TB2, TB3 ve Akıncı platformları etrafındaki yoğunluk, Türkiye’nin insansız sistemlerde yakaladığı ivmenin hâlâ zirvede olduğunu bir kez daha ortaya koyuyordu. MKE’nin geniş ürün yelpazesi de fuarın önemli bileşenlerinden biriydi. Hürjet’in hemen yanında sergilenen Eurofighter Typhoon ise ayrı bir dikkat odağıydı. Birleşik Krallık’tan gelen heyetle yaptığım görüşmelerde, özellikle BAE Systems’te Muharebe Hava Strateji Direktörü olarak görev yapan, F-16, Harrier ve Eurofighter gibi platformlarda pilotluk yapmış deneyimli isim Mike Baulkwill’in değerlendirmeleri dikkat çekiciydi. Baulkwill, Türk Hava Kuvvetleri’nin bu platforma yönelmesinin ‘son derece doğru ve yerinde bir tercih’ olduğunu vurguladı ve uçağın hava üstünlüğü kabiliyetlerine dikkat çekti. Bu yorum, Türkiye’nin hava gücü yapılanmasında yeni bir dönemin habercisi olarak okunmalı. ASELSAN standı ise başlı başına bir teknoloji evreni gibiydi. ALP Alçak İrtifa Radarı’ndan GÜRZ Hibrit Hava Savunma Sistemi’ne, KORKUT’tan GÖKBERK mobil lazer silahına kadar geniş bir yelpazede sistemler sergilendi. Özellikle OSA Kılıç kamikaze otonom su altı aracı ve Tufan İDA gibi platformlar, denizlerde de otonom savaş konseptinin hızla derinleştiğini gösteriyor.

İkinci gün duyurulan Çelikkubbe’nin yeni yetenekleri ise Türkiye’nin entegre hava savunma mimarisinde kat ettiği mesafeyi ortaya koyuyor. Fuarın uluslararası boyutu da en az teknolojik içeriği kadar dikkat çekiciydi. Çin’den gelen şirket ve katılımcı sayısındaki artış, küresel rekabetin bu platforma nasıl yansıdığını gösterirken; Rusya ile savaş hâlinde olan Ukrayna’nın geniş standı, sahadaki tecrübenin teknolojiye nasıl dönüştüğünün çarpıcı bir örneğiydi. SAHA 2026’nın ortaya koyduğu tablo net: Türkiye artık savunma sanayiinde sadece takip eden değil, yön veren bir aktör olma yolunda ilerliyor. Bu yolun ne kadar zorlu olduğu ortada. Ancak sahadaki kararlılık, teknik derinlik ve artan uluslararası ilgi, bu yürüyüşün tesadüf olmadığını açıkça gösteriyor.

07 Mayıs 2026, Perşembe 07:00

Avrupa ile yarışan bir spor vizyonu

İstanbul’un batı yakasında, potansiyeli yeterince bilinmeyen fakat dikkatle izlenmesi gereken bir dönüşüm yaşayan bir ilçe var: Sultangazi. Artık bu ilçe yalnızca bir yerleşim alanı değil; spor, gençlik ve sosyal politika ekseninde şekillenen güçlü bir şehir vizyonunun adı. Sultangazi Belediye Başkanı Av. Abdurrahman Dursun ile sabah saatlerinde bir araya geldim. Kahvaltı masasında yaptığımız sohbet, klasik bir belediye faaliyet değerlendirmesinin ötesine geçen bir perspektif sundu. Notlarımın merkezinde şu başlık vardı: Sultangazi artık yalnızca İstanbul içinde değil, Avrupa ölçeğinde bir rekabetin parçası. Nitekim bu iddianın somut karşılığı da var. Sultangazi, 2026 yılı için ‘Avrupa Spor Şehri’ ünvanını aldı. Ancak asıl kritik eşik henüz aşılmış değil. Eylül 2026’da yapılacak değerlendirme sürecinde Avrupa’nın ‘En İyi Spor Şehri’ belirlenecek. Sultangazi ise bu yarışın en güçlü adaylarından biri olarak öne çıkıyor. Bu iddianın arkasında güçlü bir altyapı ve dikkat çekici veriler bulunuyor. İlçede 24 farklı branşta spor eğitimi veriliyor, 10 binden fazla genç, aktif olarak spor yapıyor ve 3.500 lisanslı sporcu bulunuyor.

Son dört yıldır Türkiye’nin en fazla lisanslı sporcuya sahip kulübünün burada olması, bu sistemin tesadüfi değil, planlı bir yapı üzerine kurulduğunu gösteriyor. Aynı şekilde bugüne kadar kazanılan 4.700 madalya, bu spor ekosisteminin sahadaki karşılığı. Ancak ttSultangazi’yi farklı kılan yalnızca sportif başarılar değil. İlçede spor, aynı zamanda bir sosyal politika aracı olarak konumlandırılmış durumda. Kadınlardan çocuklara, gençlerden özel bireylere kadar geniş bir kesim, sporla buluşturuluyor. Özellikle Sezai Karakoç Gençlik, Spor ve Engelliler Merkezi bu yaklaşımın en dikkat çekici örneklerinden biri. Engelli bireylerin spor yapabildiği, eğitim alabildiği ve sosyal hayata daha güçlü katılım sağlayabildiği bu merkezden çok etkilendim. Burası aynı zamanda aileler için de destekleyici bir yapı sunuyor. ‘Engelsiz Saatler’ gibi uygulamalar, sporun yalnızca fiziksel değil, toplumsal bir iyileşme aracı olarak kullanıldığını ortaya koyuyor.

(Soldan) AK Parti İstanbul İl Başkanı Abdullah Özdemir-Sultangazi Belediye Başkanı Abdurrahman Dursun-Gençlik ve Spor Bakanı Osman Aşkın Bakİstanbul Valisi Davut Gül.

Sultangazi’de spor, birkaç merkezi tesisle sınırlı değil. İlçenin farklı mahallelerine yayılan bir altyapı modeli kurulmuş durumda. Son 7 yılda hayata geçirilen 26 kültür, spor ve yaşam merkezi, bu yaklaşımın en somut göstergesi. Bu merkezler yalnızca spor salonlarından ibaret değil; yüzme havuzları, fitness alanları, e-spor merkezleri ve çok amaçlı spor alanlarıyla birlikte, sporun günlük hayatın doğal bir parçası haline gelmesini sağlıyor.

Sezai Karakoç Gençlik ve Spor Merkezi, Özdemir Bayraktar Gençlik ve Kültür Merkezi, Yunus Emre Gençlik, Spor ve Yaşam Merkezi ve uluslararası müsabakalara ev sahipliği yapacak kapasitede inşa edilen Cebeci Gençlik, Spor ve Yaşam Merkezi gibi yatırımlar, Sultangazi’nin yalnızca bugüne değil, geleceğe oynadığını açıkça ortaya koyuyor. Bu tabloyu anlamak için yönetim yaklaşımına da bakmak gerekiyor. Belediye Başkanı Abdurrahman Dursun’un özellikle vurguladığı “Kiralamadık, satın aldık” yaklaşımı, finansal disiplinin altını çiziyor. Borçlanmadan, öz kaynaklarla yürütülen yatırımlar; sürdürülebilirlik açısından dikkat çekici bir model ortaya koyuyor. Bu da büyük spor vizyonunun yalnızca projelerle değil, sağlam bir mali yapı ile desteklendiğini gösteriyor. Bugün Sultangazi artık İstanbul içinde kendi ölçeğinde değerlendirilmesi gereken bir ilçe değil. Avrupa’nın farklı şehirleriyle aynı tabloda yer alan, uluslararası organizasyonlara hazırlanan ve genç nüfusunu bu rekabete dahil eden bir şehir kimliği kazanmış durumda.

05 Mayıs 2026, Salı 07:00

Bilginin coğrafyası değişirken Türkiye’nin iddialı hamlesi

Dünya, yalnızca enerji, ticaret ya da savunma dengeleri üzerinden şekillenmiyor. Asıl kırılma, çok daha derinde, bilginin üretildiği, yönlendirildiği ve ödüllendirildiği alanlarda yaşanıyor. Akademik ödüller, bu görünmez rekabetin en rafine göstergeleri arasında yer alıyor. Bugün Nobel Foundation tarafından verilen Nobel Ödülleri’nden, Silikon Vadisi’nin finansal gücünü arkasına alan Breakthrough Prize Foundation ödüllerine; matematiğin zirvesini temsil eden Abel ve Fields’tan, bilgisayar bilimlerinin “Nobel’i” olarak görülen Turing Ödülü’ne kadar uzanan geniş bir yelpaze var. Bu ödüller yalnızca bireyleri değil, aynı zamanda ülkeleri ve medeniyetleri de temsil ediyor. Bir başka ifadeyle: Bilimin ödül haritası, güç haritasının bir yansımasıdır. İşte, tam bu noktada son dönemde Türkiye’den yükselen bir girişim dikkat çekiyor: İlim Yayma Ödülleri. Bugüne kadar daha çok ulusal ölçekte bilinen bu ödül mekanizması, artık yeni bir eşiğe hazırlanıyor. 2027 itibarıyla uluslararası bir kimlik kazanma hedefi, aslında sadece bir organizasyonel dönüşüm değil, bir vizyon değişimi anlamına geliyor. Çünkü mesele yalnızca ödül vermek değil. Mesele, bilginin sadece üretilmesi değil aynı zamanda takdirini de sağlamak. Geçtiğimiz günlerde açıklanan ve ödül sahibi akademisyenler tarafından imzalanan ‘Bölgesel İstikrar için Bilim Diplomasisi’ bildirgesi, bu vizyonun somut yansıması oldu. Bu metin, alışılmış akademik çerçevenin ötesine geçerek manifesto niteliğinde çok net bir iddiayı ortaya koyuyor: Bilim, artık sadece akademik bir faaliyet değil; jeopolitik bir araçtır.

Dünyadaki büyük ödüllere baktığımızda ortak bir özellik görürüz:

• Arkalarında güçlü bir finansal ve kurumsal yapı vardır.

• Küresel etki alanına sahiptirler.

• Bilimsel gündemi yönlendirme kapasitesine sahiptirler. İlim Yayma Ödülleri’nin uluslararasılaşma hazırlığı, işte bu üç alana birden temas ediyor.

1. Bilgi üretim merkezlerinin çeşitlenmesi Bugün bilim büyük ölçüde Batı merkezli bir yapı içinde şekilleniyor. Yeni aktörlerin devreye girmesi, bu tek yönlü akışı dengeleyebilir.

2. Bölgesel sorunlara yerel çözümler Enerji, su, gıda güvenliği gibi konular, küresel teorilerle değil, yerel bilgiyle çözülür.

3. Akademik diplomasi Bildirgede önerilen ‘bilim ataşelikleri’, ortak veri havuzları ve akademik iş birlikleri, klasik diplomasinin ötesinde yeni bir alan açıyor. Aslında Türkiye, uzun yıllardır dışarıdan izlediği bir masaya artık oyuncu olarak oturma hazırlığı yapıyor.

02 Mayıs 2026, Cumartesi 07:00

Türkiye’ye bakışta iki ayrı Avrupa var

Avrupa’nın Türkiye’ye bakışı hiçbir zaman tek boyutlu olmadı. Bugün de değil. Hatta giderek daha belirgin biçimde iki ayrı eksene ayrılıyor: Paris ve Berlin. Fransa’nın Türkiye karşıtlığında tarihsel refleksler, ideolojik mesafe ve jeostratejik rekabet iç içe geçmiş durumda. Osmanlı’dan miras kalan güç dengesi algısı, Doğu Akdeniz ve Afrika gibi sahalarda rekabet ve Avrupa içindeki siyasi pozisyon alma ihtiyacı, Paris’in Ankara’ya yaklaşımını belirleyen temel unsurlar arasında. Bu nedenle Fransa ile Türkiye arasında ekonomik ilişkiler güçlü olsa bile, siyasi dil çoğu zaman mesafeli, zaman zaman da sert. Almanya ise farklı bir yerde duruyor. Berlin, Türkiye’nin yükselen stratejik kapasitesini bir meydan okuma olarak okumuyor. Tam tersine, bunu bir iş birliği alanı olarak değerlendiriyor. Türkiye karşıtlığı Almanya’da daha çok iç siyasi dinamiklerin, göç tartışmalarının ve ideolojik ayrışmaların bir yansıması. Ancak devlet aklı ve iş dünyası perspektifi devreye girdiğinde, çok daha pragmatik bir yaklaşım ortaya çıkıyor.

İstanbul’da düzenlenen Alman-Türk İş Konseyi toplantısı bu açıdan önemli bir fotoğraf verdi. Toplantıya, Almanya Federal Cumhuriyeti’nin 10. Cumhurbaşkanı ve bugün Alman-Türk İş Konseyi Onursal Başkanı olarak görev yapan Christian Wulff, DEİK Başkanı Nail Olpak ve DEİK/Türkiye-Almanya İş Konseyi Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ katıldı. Koç Holding CEO’su Levent Çakıroğlu’nun ev sahipliğindeki etkinlikte davetliler arasında Vakıfbank Genel Müdürü Osman Arslan’dan iş insanları Ali Kibar, Steve Young ve Cüneyd Zapsu’ya kadar çok sayıda etkili ismin olduğunu fark ettim.

DEİK Başkanı Nail Olpak’ın verdiği çarpıcı hedef şöyle: “Mevcut yaklaşık 50 milyar avroluk ticaret hacmimizi, 5 yıl içinde 125 milyar avroya, 10 yıl içinde ise 250 milyar avroya çıkarabilecek bir potansiyelimiz var.” Bu ifade yalnızca bir ekonomik hedef değil. Aynı zamanda iki ülkenin üretim, ticaret ve yatırım ağlarının ne kadar iç içe geçtiğinin göstergesi. Nitekim hazırlanan rapor, Türkiye ile Almanya arasında 10 farklı büyüme alanı bulunduğunu ortaya koyuyor. Bunlar arasında tedarik zincirleri, dijitalleşme, yapay zekâ, enerji dönüşümü, e-ticaret ve girişimcilik ekosistemi gibi başlıklar öne çıkıyor. Almanya’nın tedarik zincirlerini çeşitlendirme arayışı, Türkiye’yi yakın coğrafyada güvenilir bir üretim merkezi haline getiriyor.

Christian Wulff’un şu sözleri bu yeni gerçekliği dikkat çekici biçimde özetliyor: “Dünyanın Türkiye’ye ihtiyacı, Türkiye’nin dünyaya ihtiyacından daha fazla.” Bu cümle, değişen güç dengelerinin bir yansıması. Öte yandan iş dünyası cephesinde hedef daha da net. DEİK/Türkiye-Avrupa İş Konseyleri Koordinatör Başkanı ve Türkiye- Almanya İş Konseyi Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ, ilişkilerin nihai hedefini şu şekilde tanımlıyor: “Ortak ve müreffeh bir gelecek için nihai hedef Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyeliği olmalıdır.” Yalçındağ’ın bu vurgusu önemli. Çünkü mesele yalnızca ticaret hacmini artırmak değil. Asıl konu, Türkiye’nin Avrupa değer zincirlerine tam entegrasyonu. Bugün Avrupa Birliği yaklaşık 500 milyonluk nüfusu ve 18.5 trilyon dolarlık ekonomik büyüklüğüyle küresel sistemde önemli bir aktör.

Türkiye’nin bu yapıya dahil olması halinde ortaya çıkacak sinerji, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda stratejik bir güç çarpanı yaratacaktır. Enerji hatlarından veri merkezlerine, savunma kapasitesinden dijital rekabetçiliğe kadar birçok alanda Türkiye’nin sağlayacağı katkı, Avrupa’nın ‘stratejik özerklik’ hedefiyle de doğrudan örtüşüyor. İşte, tam da bu noktada Fransa ile Almanya arasındaki fark daha net ortaya çıkıyor. Paris, Türkiye’yi çoğu zaman sınırlanması gereken bir aktör olarak görüyor. Berlin ise sistemin içine entegre edilmesi gereken bir ortak olarak değerlendiriyor.

30 Nisan 2026, Perşembe 07:00

Küçük ada üzerinden büyük hesaplaşma

Küresel gündemin en kritik başlıklarından biri olan Tayvan’ı uzun zamandır yerinde görmek istiyordum. Bu nedenle kendime kısa ama yoğun bir program yaptım. THY’den biletimi satın aldım, Taipei’nin merkezi bir noktasında otel rezervasyonumu yaptım ve Tayvan’a uçtum. Tayvan’da iki gecelik bir inceleme ziyareti gerçekleştirdim. Şu anda Taipei’deyim… Haritada küçük görünen bu ada, aslında 21. yüzyılın en büyük güç mücadelesinin tam ortasında duruyor.

KÜÇÜK COĞRAFYA, BÜYÜK EKONOMİ

Tayvan yaklaşık 23-24 milyon nüfuslu, yüzölçümü olarak Türkiye’de Konya’ya yakın büyüklükte bir ada. Ancak rakamlar burada yanıltıcı olabilir. Çünkü bu küçük coğrafya, kişi başına düşen 42 bin dolarlık milli geliriyle dünyanın en gelişmiş ekonomileri arasında yer alıyor. Eğitim seviyesi yüksek, şehirler düzenli, altyapı güçlü. Taipei’de ilk dikkat çeken unsur ise şu: Asya’nın birçok büyük kentinde görülen karmaşa burada yok. Çok sayıda motosiklet var… Ama kaos yok. Sokak satıcıları var… ama hijyen sorunu yok. Düzen, disiplin ve modern yaşam kültürü dengeli bir şekilde iç içe geçmiş.

DÜNYANIN ÇİP BAŞKENTİ

Tayvan’ın asıl gücü burada başlıyor. Dünyanın en büyük yarı iletken üreticisi olan TSMC’nin kalbi burada atıyor. Bugün kullandığımız akıllı telefonlardan yapay zekâ sistemlerine kadar birçok teknolojinin temelini oluşturan çipler büyük ölçüde Tayvan’da üretiliyor. Ayrıca ASUS ve Acer gibi küresel teknoloji markalarının da üretim merkezi yine bu ada. Bu nedenle Tayvan artık sadece bir ülke değil, küresel teknolojinin sinir sistemi haline gelmiş durumda.

NEDEN BU KADAR KRİTİK?

Tayvan üç nedenle dünya sisteminin merkezinde: Birincisi teknoloji.

28 Nisan 2026, Salı 07:00

Cemre Çarşısı’nda dayanışma rüzgârı

TOGEM-DER benim son yıllarda daha fazla dikkatimi çeken ve çalışmalarını daha yakından takip ettiğim bir kurum. En son Şişli Taşyapı Etkinlik Alanı’nda dayanışma bilincini güçlendirmeyi hedefleyen ‘Artsın Eksilmesin Dönüşüm Pazarı’ programlarına katılmıştım. Cumhurbaşkanlığı medya ekibinden çalışkanlığı ve nezaketiyle çok takdir ettiğim Betül Uygur “Hakan Bey mutlaka sizi de bekliyoruz, güzel bir etkinlik tertip ettik” diyerek bu kez İstanbul The Peninsula Otel’de düzenlenen faaliyete davetini iletti. İstanbul Karaköy’de Galataport’un hemen yanındaki mekâna adım atar atmaz gerçekten yüksek enerjili, renkli ve geniş katılımlı bir ortamla karşılaştım. Yönetim Kurulu Başkanı Mihrimah Belma Sekmen’in ev sahipliğindeki Cemre Çarşısı’nın açılışında, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır ile eşi Özlem Kacır, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın eşi Nuran Fidan, AK Parti Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta, AA Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Serdar Karagöz, TRT Genel Müdürü Zahid Sobacı, Esenler Belediye Başkanı Mehmet Tevfik Göksu, ünlü şef Danilo Zanna, modacılar, dizi ve film oyuncuları vardı. Törenin ardından çarşıyı gezen Emine Erdoğan, tekstilden ev aksesuarına, gıdadan el sanatlarına kadar 80’i aşkın markanın stant kurduğu çarşıda, firmaların sürdürülebilir moda, sıfır atık ve geri dönüşüm faaliyetlerini önceleyen çalışmalarını inceledi.

Stant görevlileriyle sohbet ederek, geliri derneğin sosyal yardım faaliyetleri ve projelerinde kullanılacak ürünlerden alışveriş yaptı. Erdoğan daha sonra kendi himayelerinde, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı tarafından yürütülen Türkiye’nin zenginliklerini koruyarak dünyaya tanıtmayı, yerel üreticiyi desteklemeyi hedefleyen seferberlik projesi Anadolu’dakiler standını ziyaret etti. İş dünyasından, aynı zamanda TOGEM-DER Yönetim Kurulu Üyesi olan Meltem Demirören ve Galataport girişimcisi, Doğuş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ferit Şahenk de katılımcılar arasındaydı. Emine Erdoğan, konuşmasında Hazreti Mevlana’nın “Bir mum diğer mumu tutuşturmakla ışığından bir şey kaybetmez” sözünü hatırlattı. Aslında bu ifade söz konusu girişimlerin özünü oluşturuyor. Emine Erdoğan savaşlarla yorulmuş bir dünyada, tüketim alışkanlıklarıyla yok edilen doğal kaynaklar ve vicdandan uzaklaşan insanlığın dramına dikkat çekti. Bugün küresel bir harekete dönüşen Sıfır Atık Projesi’nin de en güçlü taşıyıcısının aileler olmasına vurgu yaptı.


TOGEM-DER Yönetim Kurulu Başkanı Avukat Mihrimah Belma Sekmen ise konuşmasında Cemre Çarşısı’nın; gıdadan tekstile, el sanatlarından ev aksesuarlarına kadar uzanan geniş bir yelpazede, 80’i aşkın markayı bir araya getiren bir buluşma zemini olduğuna dikkat çekti. Ancak kendileri için buranın bir çarşı olmanın ötesinde; üretimin değer kazandığı, emeğin görünür olduğu, kültürel mirasın yaşatıldığı ve en önemlisi dayanışmanın somutlaştığı bir alan olduğunu ifade etti. Aynı zamanda AK Parti Milletvekili olan Sekmen’in TOGEM-DER’deki yol arkadaşları arasında Ezgi Turanlı gibi sosyal dayanışma ve yardımlaşmaya büyük katkı veren isimler de yer alıyor. İyilik ve dayanışma gayretlerinin giderek daha fazla kişi ve topluluk tarafından desteklendiğini görmek memnuniyet verici.