Hakan Çelik

12 Şubat 2026, Perşembe 07:00

Körfez’de sessiz fırtına

Körfez’de uzun süredir düşük profilli ilerleyen bir gerilim artık görünür hale geldi. Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki stratejik rekabet, yalnızca iki ülkenin ekonomik hırslarıyla sınırlı değil; Ortadoğu’nun gelecek on yılını şekillendirecek çok katmanlı bir güç mücadelesine dönüşmüş durumda. Bir dönem Yemen’den Katar krizine kadar aynı çizgide duran Riyad ve Abu Dabi, bugün Sudan’dan Suriye’ye, İsrail dosyasından Kızıldeniz güvenliğine kadar birçok başlıkta farklı pozisyon alıyor. Muhammed bin Selman’ın ortaya koyduğu ‘Vizyon 2030’ planı, Suudi Arabistan’ı petrol bağımlılığından kurtarıp finans, turizm, teknoloji, yapay zekâ, savunma ve lojistik merkezi haline getirmeyi hedefliyor. NEOM gibi mega projeler yalnızca mimari vizyon değil; küresel sermayeye verilmiş jeopolitik bir mesaj. Ancak bu dönüşüm, doğrudan BAE’nin son 30 yılda inşa ettiği ekonomik üstünlüğe meydan okumak anlamına geliyor. Dubai ve Abu Dabi, serbest ticaret bölgeleri, finans merkezleri, düşük regülasyon ve yüksek sermaye hareketliliğiyle Körfez’in küresel kapısı haline geldi. Suudi Arabistan ise daha büyük nüfus, daha geniş toprak, daha yüksek enerji kapasitesi ve devasa iç pazar avantajını kullanarak bu üstünlüğü kırmak istiyor. Bu rekabet sıcak bir çatışmaya dönüşebilir mi, emin değilim. Ancak ekonomik araçlar ve yatırım baskısı bölgesel dengeleri sarsmaya devam edecek.

SİLAHLANMA DENKLEMİ

Suudi Arabistan, yerli savunma üretimini artırmayı hedefleyen kapsamlı bir dönüşüm içinde. SAMI (Saudi Arabian Military Industries) üzerinden yerlilik oranını yükseltmeyi planlıyor. BAE ise EDGE Group çatısı altında son yıllarda ciddi bir savunma konsolidasyonu gerçekleştirdi. Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da düzenlenen Savunma Fuarı’na Roketsan’ın davetiyle giden bazı gazetecilerin Youtube videolarını gördüm. İHA-SİHA, elektronik harp, akıllı mühimmat ve hava savunma sistemleri artık yalnızca askeri araç değil; jeopolitik nüfuz enstrümanı olarak Körfez’de de etkisini hissettiriyor. Körfez’de artık sadece petrol değil, teknoloji ve savunma ihracatı da güç ölçüsü haline geliyor. Enerji boyutu ise rekabetin bir diğer derin katmanı. Suudi Arabistan dünyanın en büyük petrol ihracatçılarından biri olarak OPEC+ içinde belirleyici konumda. Ancak Riyad, petrol gelirlerini sanayi ve teknoloji yatırımlarına kanalize ederek uzun vadeli ekonomik dönüşüm hedefliyor. BAE ise yenilenebilir enerji ve hidrojen yatırımlarıyla enerji sonrası döneme hazırlanıyor. BAE’nin dış politikasında siyasal İslam karşıtlığı belirleyici olmaya devam ediyor. Abu Dabi, bölgedeki İslamcı hareketleri sistemik risk olarak görüyor. Suudi Arabistan ise son yıllarda daha pragmatik bir çizgiye yöneldi. İran’la normalleşme, Katar’la ilişkilerin düzeltilmesi ve Türkiye ile yeniden yakınlaşma bu stratejinin parçaları. Türkiye-BAE ilişkileri 2021 sonrası normalleşti. Yatırım anlaşmaları imzalandı, finansal iş birlikleri geliştirildi. Abu Dabi’nin Türkiye’ye yönelik yatırım fonu hamlesi dikkat çekiciydi. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Körfez’den Türkiye’ye milyarlarca dolarlık fon akışından söz etmişti. BAE, bu sözlerin hâlâ arkasında mı, emin değilim. Ancak Ankara’nın stratejik ağırlık merkezinin Riyad’a doğru kaydığı da açık. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Suudi Arabistan ziyaretleri, savunma sanayii iş birlikleri, enerji yatırımları ve karşılıklı ekonomik mutabakatlar yeni bir kurumsal zemin oluşturdu. Türk savunma sanayii ürünlerine yönelik Körfez ilgisi, bu stratejik yakınlaşmanın somut göstergesi. Körfez’deki bu rekabet Türkiye için hem fırsat hem risk barındırıyor.

10 Şubat 2026, Salı 07:00

Baykar’da sadece uçak değil ortak zemin inşa ediliyor

Baykar’ın İstanbul’daki imalat ve yönetim merkezi artık yalnızca bir üretim tesisi değil. Tam anlamıyla bir teknoloji üssü. Yıllar önce Selçuk Bayraktar ile röportaj yapmak için Hadımköy’deki o merkeze gittiğimde, Akıncı henüz uçuşa hazır hâle getirilmeye çalışılıyordu. Atölyelerde yoğun bir emek, mühendislerin gözlerinde ise inatçı bir kararlılık vardı. Aradan geçen sürede Baykar’ın aldığı mesafe, Türkiye savunma sanayii tarihinin en dikkat çekici sıçramalarından biri oldu. İnsansız savaş uçağı Kızılelma geliştirildi. TB3 ile deniz platformlarına iniş-kalkış kabiliyeti kazanıldı. Uluslararası büyüme stratejisi çerçevesinde İtalya’nın köklü uçak üreticisi Piaggio satın alındı. Avrupa savunma devlerinden Leonardo ile kapsamlı iş birlikleri gündeme geldi. Bugün Baykar, yalnızca Türkiye’nin değil, dünyanın en önemli insansız hava aracı üreticilerinden biri. Bayraktar TB2 başta olmak üzere sistemleri, savunma literatüründe ‘combat proven’ yani sahada kendini kanıtlamış platformlar olarak anılıyor. Ukrayna’dan Libya’ya, Suriye’den Karabağ’a kadar birçok sıcak bölgede dengeleri değiştiren bir etki yarattılar. Türkiye’de ise terörle mücadelede paradigma değişti.

İHA ve SİHA’lar sadece taktik üstünlük değil, stratejik sonuç üreten araçlara dönüştü. Bütün bu başarıların temellerini atan Baykar’ın kurucusu Özdemir Bayraktar’ın ilham veren hayat hikâyesi, “Özdemir Bayraktar: Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti” belgeseliyle ekrana taşındı. Belgeselin tanıtımı ve ilk gösterimi için Belgeselin ilk gösteriminin dikkat çekici bir yönü daha vardı. Etkinliklerde pek bir araya gelemeyen farklı düşünce ve görüşlerden medya mensuplarını ilk kez bu kadar çeşitlilik içinde bir arada gördüm. Savunma, Türkiye’de yerlilik ve millilik vurgusunun en fazla yapıldığı sektörlerden biri. Baykar, farklı kesimleri bu önemli gösterime davet ederek bu yaklaşıma anlam kazandırdı.

TÜRKİYE AYNI SALONDA BULUŞTU

Selçuk Bayraktar, yıllar önce Hadımköy’deki görüşmemizde, yönelimi, görüşü ve tercihleri ne olursa olsun çalışma arkadaşlarında bilgi, çalışkanlık ve liyakati esas aldıklarını anlatmıştı. Bu ifadesini, yönettikleri şirketin ötesinde insani ve toplumsal yaklaşımlarına da yansıttıklarını gördüm. Belgeselde konuşan ve yorumlarını duyduğumuz isimler arasında Ergenekon, Balyoz mağduru isimler de vardı. Emekli generaller Ahmet Yavuz ile Ergin Saygun, emekli Albay Mustafa Köseoğlu bizzat gösterime gelenler arasındaydı. Selçuk Bayraktar ve eşi Sümeyye Erdoğan Bayraktar, konukları kapıda karşıladı ve program sonunda tek tek kapıdan uğurladı. Haluk Bayraktar da güzel bir konuşma yaptı ve misafirleriyle yakından ilgilendi. Belgesel projesi, üç yıl süren titiz bir çalışmanın ardından tamamlanmış. İstanbul, Ankara, İzmir ve Antalya’da gerçekleştirilen çekimlerde, geniş içerikli bir arşiv taraması yapılarak Özdemir Bayraktar’ın daha önce hiç yayınlanmamış görüntüleri yer alıyor. Belgeselde, Bayraktar Ailesi’nin Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerindeki askerî üslerde askerlerle yürüttükleri zorlu SİHA çalışmaları farklı yönleriyle detaylı bir şekilde aktarılıyor. Yapım, küresel izleyici kitlesi için İngilizce, Arapça, Rusça ve Ukraynaca altyazı desteğiyle sunuluyor.

Baykar’ın İstanbul’daki merkezinde bir davet gerçekleştirildi. Selçuk Bayraktar ve Haluk Bayraktar’ın davetiyle ben de ilk gösterimde belgeseli izleme fırsatı buldum. Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler, Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır, AK Parti Sözcüsü Ömer Çelik, Savunma Sanayii Başkanı Prof. Dr. Haluk Görgün, İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Bilal Erdoğan, İstanbul Valisi Davut Gül, Sanayi ve Teknoloji eski Bakanı Mustafa Varank da oradaydı. 500’ü aşkın davetli arasında, TRT Genel Müdürü Zahit Sobacı, AA Genel Müdürü Serdar Karagöz, Turkcell Genel Müdürü Ali Taha Koç, THY Genel Müdür Yardımcısı Murat Şeker, ASELSAN Genel Müdürü Ahmet Akyol, TUSAŞ Genel Müdürü Mehmet Demircioğlu, Kale Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Zeynep Bodur Okyay görebildiğim isimler arasındaydı.

TÜRKİYE AYNI SALONDA BULUŞTU

Belgeselin ilk gösteriminin dikkat çekici bir yönü daha vardı. Etkinliklerde pek bir araya gelemeyen farklı düşünce ve görüşlerden medya mensuplarını ilk kez bu kadar çeşitlilik içinde bir arada gördüm. Savunma, Türkiye’de yerlilik ve millilik vurgusunun en fazla yapıldığı sektörlerden biri. Baykar, farklı kesimleri bu önemli gösterime davet ederek bu yaklaşıma anlam kazandırdı.

05 Şubat 2026, Perşembe 07:00

Yeni bölgesel denge arayışı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Riyad ve Kahire ziyaretleri, bölgesel düzen arayışının sahaya yansıması açısından hayli önemli. Bugün Orta Doğu, aynı anda birkaç fay hattının üzerinde ilerliyor: Gazze ve Filistin meselesi, Suriye’nin geleceği, İran merkezli gerilimler, Kızıldeniz’de artan güvenlik baskısı, enerji geçişi, savunma tedarik zincirleri ve Ukrayna savaşıyla derinleşen jeopolitik kırılma… Bu tabloda Türkiye’nin konumu, yalnızca coğrafyadan değil, oyun kurma kapasitesinden kaynaklanıyor. Neden bu ziyaretler şimdi önemli? Birincisi, Türkiye-Suudi Arabistan ve Türkiye-Mısır ekseninde ‘normalleşme’ dönemi artık diplomatik nezaketten çıkıp somut iş birliği alanlarına taşınıyor. Riyad temaslarında Erdoğan’ın Veliaht Prens Muhammed bin Selman ile ‘ilişkileri daha üst seviyeye taşıma’ vurgusu ve iki ülkenin enerji ve savunma gibi stratejik alanlarda yakınlaşmaya işaret etmesi bu açıdan önemli. İkincisi, bu hattın hedefi sadece ikili ilişkiler değil, aynı zamanda Suriye’de istikrar ve yeniden inşa gibi bölgesel dosyalarda birlikte hareket edebilme kapasitesi.

Reuters’ın aktardığı resmi çerçevede Erdoğan’ın Suriye’nin istikrarına destek ve yeniden inşada iş birliği mesajı da bu yeni çerçevenin ipuçlarını veriyor. Üçüncüsü, Kahire ayağında Türkiye ile Mısır arasında ‘Yüksek Düzeyli Stratejik İş birliği Konseyi’ benzeri mekanizmaların işletilmesi ve Filistin başta olmak üzere bölgesel başlıkların masaya yatırılması, Akdeniz’den Afrika’ya uzanan geniş bir havzada yeni bir ‘eşgüdüm’ arayışına işaret ediyor. Ekonomi ve ticaret yetmez; enerji, savunma, lojistik belirleyici. Riyad ayağında öne çıkan somut başlıklardan biri, enerji yatırımı. Reuters’ın haberine göre Erdoğan’ın Riyad ziyareti sırasında yapılan anlaşmaların parçası olarak Suudi Arabistan’ın Türkiye’de 2 milyar dolarlık güneş enerjisi yatırımı ve daha geniş ölçekte kapasiteyi büyütmeye dönük hedeflerden söz ediliyor.

SAVUNMA İŞ BİRLİĞİ KRİTİK

Savunma tarafı da aynı ölçüde kritik. Türkiye ile Suudi Arabistan arasında savunma sanayii iş birliği ihtimalinin vurgulanması, bölgede tedarik-ortak üretim-entegrasyon başlıklarının daha görünür hâle geleceğini gösteriyor. Bugün savunma sanayii, sadece silah satmak değildir; teknoloji ortaklığı, bakım-onarım ekosistemi, eğitim, doktrin paylaşımı, saha tecrübesi ve bölgesel caydırıcılık mimarisi demektir.

Kahire boyutunda ise öne çıkan üç alan var:

1. Doğu Akdeniz ve enerjijeopolitik dengeleri (rekabeti yönetmek, gerilimi azaltmak)

2. Afrika hattı (Sudan, Libya, Sahel’e uzanan güvenlik ve istikrar başlıkları)

31 Ocak 2026, Cumartesi 07:00

Avrupa'ya açık çağrı

Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) Başkanı Nail Olpak’ın “Ayrılamıyoruz da evlenemiyoruz da” ifadesi dün İstanbul Hilton Bosphorus’ta düzenlenen basın buluşmasının ruhunu esprili şekilde özetleyen bir ifadeydi.

DEİK Başkanı Nail Olpak ve DEİK/Türkiye–Avrupa İş Konseyleri Koordinatör Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ’ın ana konuşmacı olduğu toplantıda, Türk iş dünyasının ortaklaşa kaleme aldığı ve Financial Times’ta bugün yayımlanan “Avrupa’ya Çağrı” metninin içeriği ve gerekçeleri paylaşıldı. Verilen mesaj netti: Türkiye-AB ilişkileri artık yalnızca diplomatik başlıklar üzerinden okunabilecek bir alan olmaktan çıktı. Bugün bu ilişki, üretim zincirleri, yatırım akışları, enerji güvenliği ve sanayi rekabeti üzerinden tanımlanıyor.

Avrupa Birliği, Türkiye’nin en büyük ticaret ortağı; Türkiye ise AB’nin beşinci büyük ticaret ortağı. Otomotivden makineye, tekstilden kimyaya kadar pek çok sektörde değer zincirleri iç içe geçmiş durumda. Otuz yılı aşan Gümrük Birliği pratiği, iki tarafın sanayisini âdeta birbirine kenetlemiş hâlde.

Nail Olpak, Hakan Çelik, Güzem Yılmaz, Mehmet Ali Yalçındağ, Ali Kibar

Ancak bu derin entegrasyona rağmen, Avrupa cephesinde giderek belirginleşen bir stratejik kararsızlık var. Gümrük Birliği’nin güncellenememesi, vize serbestisi konusundaki kronik tıkanıklık, tır kotaları ve Türkiye’nin tarafı olmadığı serbest ticaret anlaşmalarının sonuçlarına katlanmak zorunda bırakılması, iş dünyasının yıllardır dile getirdiği temel sorunlar olarak ortada duruyor. Son dönemde buna ‘Sınırda Karbon Düzenlemesi’, ‘çelik kotaları’ ve ‘Made in Europe’ benzeri korumacı eğilimler de eklenmiş durumda. Bu tabloya bir de AB-Hindistan Serbest Ticaret Anlaşması eklendi.

Avrupa Birliği’nin bugüne kadar 85 ülkeyle STA imzalaması, Türkiye’yi masada olmadan sonuçlara katlanan bir konuma itiyor. Hindistan gibi büyük ve rekabetçi bir pazarla yapılan bu anlaşmanın, Türkiye üzerinde ciddi bir ticari baskı yaratacağı açık. Türk iş dünyasının itirazı tam da bu noktada yoğunlaşıyor: Türkiye’yi dışlayan hiçbir ekonomik mimari, orta ve uzun vadede Avrupa’ya da kazanç sağlamaz. Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB dönem başkanlığının getirdiği siyasi zorluklara rağmen, Türk iş dünyası bunu bir mazeret olarak görmüyor. Mehmet Ali Yalçındağ’ın vurguladığı gibi, dünyanın yeni bir Avrupa’ya ihtiyacı var; bu yeni Avrupa’nın inşası ise Türkiye’yi dışlayarak değil, Türkiye ile mümkün olabilir.

Stratejik belirsizliğin en çarpıcı örneklerinden biri ise Avrupa Birliği’nin savunma alanında kurguladığı SAFE (Strategic Autonomy for Europe) programında Türkiye’ye yönelik sergilediği tereddütlü tavırdır. Avrupa, bir yandan stratejik özerklikten, savunma kapasitesini artırmaktan ve dışa bağımlılığı azaltmaktan söz ederken; diğer yandan sahada ciddi üretim kabiliyeti, teknoloji derinliği ve operasyonel tecrübesi bulunan Türkiye’yi bu mimarinin dışında tutma eğilimi gösteriyor. Bu yaklaşım, yalnızca Türkiye açısından değil, Avrupa’nın kendi güvenlik vizyonu açısından da ciddi bir tutarsızlığa işaret ediyor.

29 Ocak 2026, Perşembe 07:00

Yolsuzluklara karşı sıfır tolerans ilkesi

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı- Yerel Yönetimler Başkanı Mustafa Demir’in dün Ankara temsilcileriyle yaptığı toplantıya katıldım. Mustafa Demir, Türkiye’de siyasetin farklı mecralarında bulunmuş çok tecrübeli bir isim. Kendisini Fatih Belediye Başkanlığı döneminden bu yana yakından takip ediyorum. Fatih, İstanbul’un kalbi niteliğinde çok önemli yerleşim birimlerinden biridir. Önemli kısmı sit alanı niteliğindedir ve dönüşüm yapmanın, altyapıyı yenilemenin ilave zorlukları vardır. Mustafa Demir, üç dönem Fatih Belediye Başkanlığı görevinde bulundu.

Haliç Belediyeler Birliği Başkanlığı yaptı, bu süreçte dikkat çeken projelere imza attı, vatandaşlarla sıcak ve samimi iletişim kurdu. Genel seçimlerde de AK Parti İstanbul Milletvekili olarak seçildi. Benim değerlendirmeme göre zaman içinde AK Parti’nin siyasetteki en önemli güçlüklerinden biri, kendisini ve icraatlarını etkin, doğru şekilde anlatma zorluğu olmuştu. Zira 24 yıldır iktidarda olmak ciddi sorumluluk gerektirdiği gibi oluşan eleştirilere olgunlukla yanıt verme becerisi de bir o kadar önemlidir.

2024 yerel seçimleri, seçmenlerin AK Parti’ye belli alanlardaki politikalarını gözden geçirmesi açısından bir uyarı niteliğindeydi. Nitekim dünkü toplantıda Mustafa Demir vatandaşların demokratik seçimlerle ortaya koydukları tavrı saygıyla karşıladıklarını ifade ederken, Türkiye’nin geleceğinde seçmenlerin ferasetine inandıklarının -özellikle- altını çizdi. Mustafa Demir gibi sahayı iyi bilen, çok tecrübeli ve demokrat kimlikli bir ismin Yerel Yönetimler Başkanlığı’nda olması AK Parti için ciddi bir avantaj.

Diğer taraftan bir sonraki yerel seçimlere kadar Türkiye siyasetindeki genel gelişmelerin yönü, ekonominin performansı ve hiç kuşku yok ki hâlen muhalefet partilerinin kontrolünde olan şehirlerdeki durum seçim sonuçlarına etki edecek parametreler arasında. Vatandaşların yerel yönetimlerden beklentileri büyük. İnsanlar, bir taraftan günlük klasik belediyecilik ihtiyaçlarına yanıt verilmesini bekliyor. Diğer taraftan hizmetin kalitesi, sosyal belediyecilik çalışmaları, altyapıların iyileştirilmesi diğer önemli başlıklar arasında. AK Parti Yerel Yönetimler Başkanlığı uhdesinde yapılan ‘Gençlik Faaliyetleri’ kapsamında 2025’te düzenlenen ‘Yaz Seninle Güzel’ programıyla 750 bin gence ulaşılmış. Gençler ve kadınlarla güçlü köprüler kuran, onların sorunlarına ve beklentilerine çözüm arayan bu buluşmaların devam etmesini dilerim.

MAHALLE BAZINDA DÖNÜŞÜM

Son dönemde Türkiye’nin büyük şehirleri dahil birçok noktada rüşvet ve yolsuzluk iddialarının patlak vermesi, yargıya intikal eden ciddi iddialar seçmenlerde derin hayal kırıklığı yaratmış durumda. Nitekim dünkü toplantıda bu konularda iktidar partisinin kendi belediyelerine yönelik denetim ve yaptırımlar noktasında ilkesel yaklaşımının ne olduğu Mustafa Demir’e soruldu. Mustafa Demir, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bu konudaki tutum ve talimatının çok net olduğunu, usulsüzlük, yolsuzluk, suistimal gibi durumlara karışan her kim olursa olsun sonuna kadar hesap sorulacağını söyledi. “Milletle Bütünleşen Belediyecilik anlayışıyla şeffaflık ve hesap verilebilirlik temel ilkemizdir” dedi. İnsan odaklı, vatandaş merkezli, erişilebilir bir yerel yönetim modelinin olmazsa olmaz politikaları olduğunu sözlerine ekledi. Bugünün değil yarının sorunlarını ölçeklendirerek, çevreci, iklim değişikliklerini esas alan, ‘Sıfır Atık’ konseptine sahip, tarihi kimlik ve mimarinin korunduğu, tüm afetlere dirençli şehirler inşa edilmesinin zorunluluk olduğunu vurguladı. Hâlen üzerinde çalışılan ve yakında açıklanacağını tahmin ettiğim Yerel Yönetimler Reform Paketi’nde şehirlerimizde büyük önem taşıyan ‘mahalle bazında dönüşüm’ hedefinin güçlü bir şekilde yer almasını, yetki çatışmasının da önüne geçilmesini diliyorum.

 

27 Ocak 2026, Salı 07:00

ASELSAN dünya devi oldu

Türkiye’nin son yarım yüzyılda inşa ettiği en kritik kurumsal kapasite alanlarından biri hiç kuşkusuz savunma elektroniği. Bu alanın omurgasını ise 1975’te kurulan ASELSAN oluşturuyor. Bugün ASELSAN yalnızca Türkiye’nin en büyük savunma elektroniği şirketi değil; radar, elektronik harp, haberleşme, elektro-optik, komuta-kontrol, hava savunma, deniz ve kara sistemleri gibi geniş bir yelpazede ülkenin stratejik bağımsızlığını mümkün kılan bir teknoloji mimarisidir. Ürünlerinin 70’ten fazla ülkede kullanılıyor olması, bu kapasitenin artık küresel bir karşılık bulduğunu da açıkça gösteriyor. ASELSAN’ı farklı kılan nokta üretim hacminden ziyade teknoloji derinliği. Yerli AESA radarları (ALP serisi), elektronik harp sistemleri, elektro-optik keşif ve hedefleme çözümleri, entegre haberleşme altyapıları ve komuta-kontrol yazılımları Türkiye’nin sensör, veri ve karar üstünlüğünü sahada somut hale getiriyor. HİSAR hava savunma sistemleri, KORKUT ve GÖKDENİZ yakın hava savunma çözümleri, deniz platformları modernizasyonları, milli savaş uçağı ve insansız hava araçları için geliştirilen kritik alt sistemler, ASELSAN’ın sadece bugünü değil, gelecek harp ortamını da şekillendirdiğini gösteriyor. Savunma dışındaki sağlık teknolojileri, enerji, ulaşım ve güvenlik çözümleri ise şirketin sivil teknolojilerde de yüksek katma değer üretebildiğini ortaya koyuyor.

Bugün ASELSAN; 10 bini aşkın çalışanı, büyük bölümü yüksek nitelikli mühendislerden oluşan insan kaynağı, milyarlarca doları aşan sipariş portföyü ve 1 milyar dolar seviyesine yaklaşan ihracat hacmiyle yalnızca Türkiye’nin değil, bölgenin en büyük teknoloji kuruluşlarından biri konumunda. Dünyanın en büyük savunma şirketleri listesinde düzenli olarak ilk 50 içinde yer alması, bu ölçeğin artık kalıcı hale geldiğinin göstergesi. Bu kurumsal büyümenin arkasında güçlü bir yönetişim dönüşümü de var. Savunma Sanayii Başkanı Prof. Dr. Haluk Görgün’ün ASELSAN Genel Müdürü olduğu dönemde üretim altyapısının güçlendirilmesi ve ihracat temellerinin sağlamlaştırılması yönünde atılan adımlar, bugünkü ölçeğin altyapısını oluşturdu. Mevcut CEO Ahmet Akyol döneminde ise kurumsal yönetim, ihracat odaklı büyüme, genç mühendis kadrolarının güçlendirilmesi ve küresel rekabet vizyonunun netleştirilmesi, şirketin ivmesini daha da hızlandırdı. Operasyonel sahada ise teknoloji artık ölçülebilir performansa dönüşmüş durumda. ASELFLIR-600 elektro-optik sisteminin AKINCI TİHA üzerinde 225 kilometre menzilden kızılötesi tespit gerçekleştirmesi, Türkiye’nin sensör menzilinde ulaştığı seviyeyi net biçimde ortaya koyuyor.

Elektronik harp alanında Polonya ile imzalanan 410 milyon dolarlık ihracat sözleşmesi ise ASELSAN’ın bu alandaki rekabet gücünün somut bir dış pazar başarısına dönüştüğünü gösteriyor. Deniz platformlarında yürütülen BARBAROS Yarı Ömür Modernizasyonu Projesi ise Türk savunma sanayiinin mühendislik olgunluğunu yansıtan bir başka örnek. Bu proje dünyanın en kapsamlı MEKO sınıfı modernizasyonu olarak tanımlanıyor. Ancak ASELSAN’ın belki de en kritik katkısı, ÇELİKKUBBE Çok Katmanlı Hava Savunma Mimarisi ile ortaya çıkıyor. ‘Sistemler sistemi’ olarak tanımlanan ÇELİKKUBBE, çok alçak irtifadan uzun menzilli tehditlere kadar tüm spektrumu kapsayan entegre bir savunma şemsiyesi oluşturuyor. En alt katmanda sürü dronlar ve kamikaze İHA’lara karşı uygun maliyetli çözümler, orta katmanda HİSAR, üst katmanda ise SİPER yer alıyor. Sensörlerden komutakontrole, angajman zincirinin tamamı yerli yetkinliklerle yönetiliyor. Anlattığım bütün bu gelişmelerle ASELSAN, Türkiye’nin stratejik egemenliğinin teknolojik teminatı haline gelmiş durumda.