Hakan Çelik

13 Ekim 2026, Salı 07:00

Türkiye ve Avrupa’nın uzaklaşma lüksü yok

dönemden geçerken ülkelerin en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri, güvenebilecekleri ortaklar. Savaşların, ticaret gerilimlerinin ve enerji güvenliği kaygılarının yatırım kararlarını doğrudan etkilediği bir ortamda, güçlü ilişkilerin değeri daha iyi anlaşılıyor. Türkiye ile Avrupa Birliği arasındaki ilişkiye de bu pencereden bakmak gerekiyor. Yıllardır siyasi anlaşmazlıkları, karşılıklı eleştirileri ve vizeler gibi bir türlü aşılamayan engelleri konuşuyoruz. Ancak bu tartışmaların gölgesinde kalan çok güçlü bir gerçek var: Türkiye ve Avrupa, ekonomik ve ticari ilişkiler bakımından etle tırnak gibi.

Türkiye ve Avrupa ekonomileri o kadar entegre ki… Örneğin Bursa Oyak Renault fabrikasında Türk işçi ve mühendislerin emeğiyle üretilen yeni Dacia Striker modelinin tanıtımı bugün Brüksel zirvesiyle aynı saatlerde Paris Motor Show’da yapılıyor. Araç Türkiye’den dünyaya ihraç edilecek. Bugün Brüksel’de başlayacak ikinci Türkiye-AB İş Zirvesi, ekonomik bağımlılık gerçeğini yeniden gündemin merkezine taşıyacak.

Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nun (DEİK) ‘Türkiye- Avrupa İş Konseyleri ile European Business Summit’ iş birliğinde düzenlediği buluşmanın adresi, tarihî Egmont Sarayı. Zirvenin ana teması, ‘AB-Türkiye Ekonomik Ortaklığının Potansiyelini Ortaya Çıkarmak’. Ben de etkinlikleri izlemek üzere DEİK tarafından Brüksel’e davet edildim. Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişkinin geleceğine iş dünyasının nasıl baktığını, siyasi karar vericilerin hangi alanlarda ilerleme aradığını yerinde takip edeceğim.

Türkiye’den katılım düzeyi özellikle dikkat çekici. Ticaret Bakanı Prof. Dr. Ömer Bolat ile Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Dr. Alparslan Bayraktar’ın katılacağı zirvede, AB’nin Ticaret ve Ekonomik Güvenlikten Sorumlu Komiseri Maros Sefcovic’in de yer alması bekleniyor.

Organizasyonda ev sahipliğini DEİK Başkanı Nail Olpak ve Türkiye-Avrupa İş Konseyleri Koordinatör Başkanı Mehmet Ali Yalçındağ yapıyor. Zirve, küresel şirketlerin yöneticileriyle birlikte 500’ün üzerinde iş insanını buluşturmayı hedefliyor.

BİR GÜVENLİK MESELESİ

Avrupa’nın üretim kapasitesini ve rekabet gücünü koruma arayışında Türkiye’nin sunabileceği önemli imkânlar var. Sanayi altyapısı, üretim kabiliyeti, lojistik bağlantıları ve girişimci özel sektörü bunların başında geliyor. Türkiye açısından da Avrupa; büyük bir pazarın yanı sıra yatırım, teknoloji ve yüksek katma değerli üretim için önemli bir ortak. Dolayısıyla daha sağlam bir Türkiye-AB ilişkisi, iki tarafın da jeopolitik belirsizlikler karşısındaki dayanıklılığını artırabilir.

10 Ekim 2026, Cumartesi 07:00

Savunma haberciliğinde kritik çizgi ve güvenlik

Türkiye’nin savunma sanayiindeki ilerlemesini yıllardır yakından izliyorum. Fabrikalarda, fuarlarda ve test sahalarında mühendislerimizle konuşuyor, geliştirilen ürünleri yerinde görmeye çalışıyorum. Bu başarıların kamuoyuna anlatılmasını da gazeteciliğin önemli bir parçası olarak görüyorum.

Ancak başarı büyüdükçe, onu nasıl anlattığımızın önemi de artıyor.

Savunma Sanayii Başkanı Prof. Dr. Haluk Görgün’ün TEKNOFEST kapsamında Radyo D’ye verdiği özel röportajda açık kaynak istihbaratına ilişkin söyledikleri oldukça dikkatimi çekti.

Mesele oldukça somut: Bir tesiste fotoğraf çekiliyor, yeni bir ürünün önünde röportaj yapılıyor veya üretim hattından görüntüler paylaşılıyor. Peki, bu görüntülerde kamuoyuna anlatmak istenilen başarı dışında neler bulunuyor?

Arka planda açık duran bir bilgisayar ekranı, henüz tanıtılmamış bir parça ya da üretim sürecine ilişkin bir ayrıntı… Bizim dikkatimizi çekmeyen bir unsur, başka bir ülkede o görüntüyü inceleyen uzman için değerli bir bilgi olabilir.

AÇIK KAYNAKLARIN GÜCÜ

İstihbarat denildiğinde çoğumuzun aklına gizli belgeler, ajanlar ve kapalı kapılar ardındaki görüşmeler geliyor. Oysa bugün haberler, şirket katalogları, sosyal medya paylaşımları ve ticari uydu görüntüleri de istihbarat çalışmalarının önemli kaynakları arasında. Açık kaynak istihbaratı denilen alan tam olarak bununla ilgili. Kamuya açık bilgilerin toplanması, karşılaştırılması ve değerlendirilmesiyle sonuçlara ulaşılabiliyor.

08 Ekim 2026, Perşembe 07:00

Mekke’den Kızıldeniz’e: Türkiye’nin zor dengesi

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturduğu ‘Mekke İttifakı’ ciddi bir sınavdan geçiyor. Yemen’de şiddetlenen çatışmalar ve Suudi topraklarına yönelen saldırılar, Ankara’nın önüne ciddi sorumluluklar koyuyor. Bu gelişmeyi yalnızca “Türk askeri Suudi Arabistan’a gidiyor” başlığıyla okumak yetersiz. Mesele, Türkiye’nin hangi görevle, hangi sınırlar içinde ve nasıl bir siyasi hedefle hareket edeceği. Üstelik haritayı biraz genişlettiğimizde Yemen’in karşı kıyısındaki Somaliland da aynı denkleme giriyor.

7 Ağustos’ta imzalanan anlaşmanın ardından 5 Ekim’de Riyad’da yapılan toplantıda, Suudi Arabistan’a üzerinde uzlaşılan askerî kuvvet ve kabiliyetlerin hızla sağlanması kararlaştırıldı. Reuters’ın 7 Ekim tarihli haberinde Türk desteğinin ağırlıkla askerî ekipman, istihbarat paylaşımı ve savunma sistemleri üzerinden yürüdüğü aktarılıyor. Dolayısıyla alınan kararı, Türkiye’nin Yemen’de doğrudan muharip harekâta başladığı şeklinde sunmak doğru olmaz. İttifak anlaşmasının TBMM’deki onay süreci de henüz tamamlanmış değil. Ankara açısından en belirgin kazanç, Körfez güvenliğinde daha etkili bir konuma gelmek. Türkiye’nin askerî tecrübesi ve savunma sanayisi, Suudi Arabistan’ın ekonomik kapasitesi ve Pakistan’ın askerî imkânları birbirini tamamlayabilir. Hava savunması, insansız sistemler, elektronik harp ve eğitim alanlarındaki işbirliği uzun vadeli ortaklıklara dönüşebilir.

Bu yakınlaşma, yatırım ve teknoloji ilişkilerinin de önünü açabilir. Ancak bu kazanımlar kendiliğinden ortaya çıkmaz. Bir ittifaka verilen katkının Türkiye’nin güvenliğine nasıl geri döneceği de hesaplanmalı. Ankara’nın ihtiyaç duyduğu bir kriz anında aynı dayanışmayı görebilecek olması, bu ortaklığın inandırıcılığı açısından temel ölçüttür.

Kızıldeniz’de deniz ulaşımının güvenliği de Türkiye için uzak bir mesele değil. Babülmendep’teki istikrarsızlık, Süveyş üzerinden işleyen ticareti, navlun ve sigorta maliyetlerini etkiliyor. Bunun faturası ihracatçıya, sanayiciye ve tüketiciye ulaşıyor. Bölgeye ilişkin güvenlik politikasının ekonomik gerekçesi de burada.

RİSKLERE DİKKAT!

Türk unsurlarının muhtemel etkisi, üstlenecekleri göreve göre değişir. Radar, hava savunması ve erken uyarı desteği, saldırıların vereceği zararı azaltabilir. Teknik personel ve danışmanlar Suudi sistemlerinin etkinliğini artırabilir. Bir saldırının Türk personelini de tehlikeye atması ihtimali, saldırganın hesabını zorlaştırabilir. Fakat savunmayı güçlendiren aynı destek, Riyad’ın Yemen’de daha geniş operasyonlar yürütmesini de kolaylaştırabilir. Suudi Arabistan kendi topraklarının korunmasına daha az kaynak ayırırken taarruz kapasitesini artırabilir. Bu nedenle ‘savunma görevi’ tanımı tek başına yeterli değil; desteğin sahadaki sonucu da izlenmeli.

Benim değerlendirmem, kısa vadede İran’ın Türkiye ve Pakistan’ı doğrudan karşısına almadan katkılarının sınırını daraltmaya çalışacağı yönünde. Suudi şehirlerini koruyan savunma unsurlarıyla Yemen’de Husilere karşı saldırı yürüten unsurları aynı şekilde değerlendirmeyecektir. Husileri de Tahran’dan gelen her talimatı eksiksiz uygulayan bir yapı gibi görmek hatalı olur; örgütün kendi yerel çıkarları ve hesapları var.

Orta vadede belirleyici olan, Türk desteğinin kapsamı olacaktır. Sınırlı savunma katkısıyla diplomasi birlikte yürürse İran’ın yeni dengeyi yönetmeye çalışması daha olası. Türkiye doğrudan taarruzun parçası hâline gelirse, Tahran’ın Ankara’ya yönelik siyasi baskısı ve bölgesel rekabeti sertleşebilir. Bunun Irak, Suriye ve ikili ilişkilerde ilave maliyet üretmesi ihtimali hesaba katılmalı.

06 Ekim 2026, Salı 07:00

MKE’nin yazdığı millî başarı hikâyesi

Geçtiğimiz günlerde Türk ordusunun ana omurgasını oluşturan, kökleri 1453 Tophane-i Amire’den İmalat-ı Harbiye’ye kadar uzanan ve 1935’ten bu yana Kırıkkale’deki dev yerleşkesinde faaliyet gösteren Makine ve Kimya Endüstrisi’nin (MKE) Silah Fabrikası’nı yerinde inceleme fırsatı buldum. Kırıkkale’deki bu dev tesis, sadece Türkiye’nin değil, Avrupa’nın ve dünyanın sayılı kapasiteye sahip hafif silah üretim merkezlerinden biri. Sahayı gezerken insanı gururlandıran pek çok detayla karşılaşıyorsunuz; ancak hepsinin ötesinde bir hakikatin altını çizmek gerekiyor: Uygulanan gizli ya da açık ambargolar, Türkiye’yi kendi göbek bağını kesmeye ve oyun değiştiren hamleler yapmaya itti.

PARADİGMA DEĞİŞİMİ

MKE Silah Fabrikası Müdürü Osman Yağbasan ile tesisi gezerken geçmişten günümüze katettiğimiz mesafeyi çok daha net gördüm. 1970’lerde Almanya’nın izniyle üretilmeye başlanan ve 750 bin adetten fazla üretilerek lisans sahibi Alman firmasından bile daha yüksek bir üretim sayısına ulaşılan efsanevi G3 piyade tüfekleri, uzun yıllar Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hizmet etti. Ancak modern harp sahasının değişen ihtiyaçları, modüler donanım gereksinimleri ve Cumhurbaşkanlığı’nın ortaya koyduğu yerlilik vizyonu doğrultusunda yepyeni bir sayfa açıldı: MPT-76. Fikri ve sınai mülkiyet hakları yüzde 100 Türkiye’ye ait olan MPT-76, 40’tan fazla zorlu NATO testini (toz, çamur, yüksek/düşük sıcaklık, buzlanma) başarıyla geçerek rüşdünü ispatladı. Hafifletilmiş versiyonu (MPT-76 MH), modüler yapısı, 600 metre etkili menzili ve hatasız teslimat oranlarıyla dünyadaki muadillerini geride bırakacak bir seviyeye ulaşmış durumda. Fabrikada beni en çok etkileyen detaylardan biri, sahadan gelen küresel taleplere  MKE’nin verdiği esnek ve hızlı yanıt oldu:

MK739: Rus mermisi (7.62x39 mm) atan AK-47 (Kalaşnikof) pazarındaki Doğu Avrupa, Afrika ve Orta Doğu ülkeleri için MPT mekanizmasıyla geliştirilen bu tüfek; oynar dipçiği, modüler yapısı ve yüksek isabet oranıyla “Kalaşnikof’tan daha iyi bir silah ürettik” iddiasını sahada kanıtlıyor.

KNT-76 ve KN-12: Terörle mücadele ve sınır ötesi operasyonların (Zeytin Dalı vb.) getirdiği tecrübeyle geliştirilen keskin nişancı tüfekleri. KN-12, dünyada nadir görülen bir özellikle sadece bir dakika içinde namlu ve mekanizma değiştirerek çift kalibreli atış imkânı sunuyor.

MKE 375: 3 kilometrenin üzerinde etkili menzile sahip, soğuk dövme namlu teknolojisiyle üretilen yeni nesil dev keskin nişancı tüfeği. Kendi sınıfında dünyadaki 14-15 kg’lık rakiplerine karşı 9.5-10 kg ağırlığıyla personele muazzam bir ergonomik avantaj sağlıyor.

100 YILLIK BİRİKİM

03 Ekim 2026, Cumartesi 07:00

Sadece sanayi değil yaşam ve kültür şehri

Kocaeli denince çoğumuzun aklına fabrikalar, limanlar, büyük üretim tesisleri geliyor. Türkiye’nin sanayi, endüstri ve üretim motorlarından biri olan bu şehir, ekonomimizin gücünü anlamak için bakılması gereken başlıca merkezlerden. Bir yanda Türkiye’nin üretim çarklarını döndüren tesisler, diğer yanda şehir hayatının yorgunluğundan uzaklaşmak isteyenlere nefes aldıran doğal alanlar… Kocaeli’nin asıl çekiciliği, bu farklı dünyaları aynı coğrafyada buluşturabilmesinde. Kartepe bunun güzel örneklerinden. Kış turizmiyle tanınan bölge, yılın diğer dönemlerinde de dinlenmek, yürüyüş yapmak ve doğayla baş başa kalmak isteyenler için önemli bir adres. Derbent ile Kuzuyayla’yı birbirine bağlayan teleferik, bu güzelliklere ulaşmayı kolaylaştırırken şehrin turizm imkânlarını da genişletiyor. Ormanya ise ailelerin, çocukların ve doğa meraklılarının buluştuğu bir başka değer. Yürüyüş parkurları, kamp alanları, doğa okulu ve orman kütüphanesiyle ziyaretçilerine farklı deneyimler sunuyor.

İstanbul’un yoğun temposundan kısa süreliğine uzaklaşmak isteyenler açısından da Kocaeli önemli bir tatil ve dinlenme merkezi. Şehrin bu yönünün daha fazla tanınmayı hak ettiğini düşünüyorum. Bütün bunları tamamlayan bir başka alan ise kültür. Kocaeli Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Büyükakın’ın entelektüel kimliği ve akademik birikimi, kültür ve sanat faaliyetlerine yaklaşımında kendisini hissettiriyor.

Kocaeli Kitap Fuarı, bu anlayışın en görünür örneklerinden biri. Her yıl güçlenen, yeni yazarların ve konuşmacıların katılımıyla zenginleşen fuar, farklı düşüncelere ve edebi dünyalara alan açan çoğulcu niteliğiyle dikkat çekiyor. Bu yıl 16’ncı kez düzenlenecek Kocaeli Kitap Fuarı, 3-11 Ekim tarihleri arasında Kocaeli Kongre Merkezi’nde kapılarını açacak. ‘Kâğıttan Dünyaların Keşfi’ temasıyla gerçekleştirilecek organizasyonda 1.065 panel, söyleşi ve imza etkinliği öngörülüyor. Bugün saat 15.00’te fuar alanında ben de okurlarım ve izleyicilerimle bir araya geleceğim ve gündeme ilişkin bir konuşma yapacağım. Fuarın geçen yıl ziyaretçi sayısı bir milyonun üzerine çıktı. Bu ilgi, fuarın şehirle kurduğu güçlü bağın göstergesi. Kocaeli Kitap Fuarı artık Türkiye’nin önemli kültür markalarından biri. Kocaeli açısından kentsel dönüşüm çok kritik başlıklar arasında. Bugüne kadar 4 bin 680 bağımsız birim tamamlanmış, 8 bin 663 bağımsız birim için de çalışmaların sürdüğü belirtiliyor.

İzmit’ten Gölcük’e, Körfez’den Darıca’ya uzanan projelerin temelinde deprem karşısında daha güvenli bir şehir oluşturma hedefi bulunuyor. Bu sadece bölgedeki şehirler için değil Türkiye açısından bir beka meselesi. Burada başarıyı değerlendirirken yapıların sağlamlığı kadar mahalle hayatının korunmasına, insanların ihtiyaçlarına ve dönüşümün sosyal boyutuna da bakmak gerekir. Afet hazırlığı da aynı sorumluluğun parçası. Başiskele’de kurulan ‘Hızır 41 Afet Mutfağı’, olası bir afette Kocaeli’ye ve çevre illere hizmet verebilmek amacıyla hazırlanmış. Afet anında sıcak yemeğin, ekmeğin ve düzenli dağıtımın ne kadar önemli olduğunu yakın geçmişte acı biçimde gördük. Şehrin geleceği açısından İzmit Körfezi’nde yürütülen dip çamuru temizliği de üzerinde durulması gereken bir çalışma. Üretim gücü bu kadar yüksek bir şehirde çevreyi korumak, denizin sağlığını iyileştirmek ve sonuçları bilimsel olarak takip etmek büyük sorumluluk gerektiriyor. Kocaeli’nin önündeki hedef açık: Üretim gücünü korurken insanların daha güvenli, daha yeşil ve kültürel açıdan daha zengin bir şehirde yaşamasını sağlamak. Fabrikasında üreten, ormanında dinlenen, kitap fuarında yeni fikirlerle buluşan bir şehir… Kocaeli’nin Türkiye’ye anlatacağı hikâye, tam da bu bütünlükte saklı.

29 Eylül 2026, Salı 07:00

Yerli telefon ve COP31 hamlesi

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu haftasında New York’ta Türk Telekom Genel Müdürü Ebubekir Şahin ile bir araya geldik. Sohbetimiz 5G’den yerli telefona, iklim zirvesinden Türkiye’nin uluslararası veri ağındaki konumuna uzandı. Şahin’in anlattıkları içinde iki gelişme özellikle çok dikkat çekiyor.

İlki, Türk Telekom ile ASELSAN’ın üzerinde çalıştığı yerli telefon. İkincisi, Antalya’da düzenlenecek COP31’de Türk Telekom’un üstleneceği teknoloji görevi. Türk Telekom’un haberleşme teknolojileri ve 5G alanındaki birikimi, ülkemizin en güçlü savunma sanayii kuruluşu ASELSAN’ın mühendislik ve üretim gücüyle birleşiyor. Şahin’in verdiği bilgiye göre üzerinde çalışılan telefon Malatya’da üretilecek.

İlk modellerin orta-üst segmentte konumlandırılması hedefleniyor. Türk Telekom, projenin hedefini, kendi sınıfında rekabet edebilen bir ürün geliştirmek olarak tarif ediyor. Henüz satış tarihi, teknik özellikler ve fiyat açıklanmış değil. Dolayısıyla ticari süreç hakkında konuşmak için erken. Ancak Türkiye’de geliştirilen ve Malatya’da üretilmesi planlanan bir telefonun ortaya çıkması, teknoloji ve üretim kabiliyeti açısından yakından izlenmesi gereken çok değerli bir adım.

ANTALYA’DAKİ ZİRVE

Türkiye, 9-20 Kasım 2026 tarihlerinde COP31 iklim zirvesine Antalya’da ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Türk Telekom, zirvede en üst sponsorluk kategorisi olan ‘Master Partner’ olarak yer alacak. Şahin, şirketin aynı zamanda ‘Küresel Dijital Dönüşüm ve Teknoloji Partneri’ sıfatıyla organizasyonun teknoloji altyapısını uçtan uca üstleneceğini söyledi.

Zirve alanının çevresindeki fiber dönüşüm tamamlanmış. Alanda 5G hizmeti sunuluyor; yapılan hız testinde 1000 Mbps’ye ulaşılmış. Şirket açısından COP31, teknoloji birikimini uluslararası ölçekte gösterme fırsatı olacak.

İklim zirvesi hazırlığı, Türk Telekom’un kendi enerji tüketimini de gündeme getiriyor. Şahin, Sivas’taki güneş enerjisi santralinin üretime başladığını; Malatya ve Ağrı’da da yeni tesisler planlandığını anlattı. Üç tesisle toplam kurulu gücün 530 MWp’ye ulaşması hedefleniyor. Şirketin hesabına göre bu yatırımlar yılda 800 GWh elektrik üretimi sağlayacak ve yaklaşık 350 bin ton karbon salımını önleyecek.

28 Eylül 2026, Pazartesi 07:00

ABD’de 50 milyar dolar Avrupa’da kritik pazarlık

Birleşmiş Milletler Genel Kurulu haftasında New York’un gündemi yalnızca diplomasi değildi. Türkiye’den gelen ekonomi yönetimi ve iş dünyası temsilcileri, Amerikalı yatırımcılarla yoğun bir görüşme trafiği yürüttü. Bu temasların tamamında çok önemli rol üstlenen Ticaret Bakanı Prof. Dr. Ömer Bolat’la Türkevi’ne yakın Zara Restaurant’ta bir sohbet gerçekleştirdik. Bolat’ın anlattıklarında üç konu öne çıktı: ABD ile ticaretin nereye gittiği, sebze-meyve fiyatlarına ilişkin yeni düzenleme hazırlığı ve Avrupa Birliği’nin ‘Made in EU’ yaklaşımı karşısında Türkiye’nin yürüttüğü pazarlık. Türkiye ile ABD arasında uzun süredir konuşulan hedef, yıllık 100 milyar dolarlık ticaret hacmi. Bakan’ın aktardığına göre iki ülke arasındaki ticaret 2025’te yüzde 10 artarak 38.5 milyar dolara çıktı. ABD’nin Türkiye’ye karşı yaklaşık 6 milyar dolarlık ticaret fazlası bulunuyor. Bolat, bu yıl hacmin 42-43 milyar dolara ulaşmasını beklediklerini, mevcut eğilim korunursa 2028 sonunda yıllık 50 milyar dolar seviyesinin görülebileceğini söylüyor. Burada önemli bir ayrıntı var: Ticaret hacmindeki artışın bir bölümü petrol ve doğal gaz fiyatlarıyla bağlantılı. Dolayısıyla toplam rakamın yükselmesi, tek başına Türkiye’nin ABD pazarında daha fazla ürün sattığı anlamına gelmiyor. Bolat da Boeing alımı, uçak motoru ve enerji alımlarının ABD’den yapılan ithalatta etkili olduğunu belirtiyor.

Öte yandan Türkiye’nin ABD’ye sattığı ürünlerin çeşitliliğine dikkat çekiyor: İnşaat malzemeleri, makineler, mobilya, halı, tekstil ürünleri ve otomotiv parçaları. Konfeksiyonda ise artık yalnızca düşük fiyatla rekabet edilmediğini; tasarım ve markalaşma sayesinde bazı ürünlerin kilogram başına ihracat değerinin 60-100 dolara çıkabildiğini anlatıyor. Bolat’ın verdiği bir başka rakama göre Türkiye’de 2 bin 345 Amerikan şirketi faaliyet gösteriyor. Bakan, bu şirketlerin getirdiği sermayeyi 16.5 milyar dolar olarak ifade ediyor. Türkiye’de yıllar içinde yaptıkları yatırımlar için de yaklaşık 60 milyar dolarlık bir büyüklükten söz ediyor.

SEBZE MEYVE FİYATLARI

Sohbetin Türkiye’de günlük hayatı en doğrudan ilgilendiren bölümü sebze-meyve fiyatlarıydı. Bolat, hal sistemine ilişkin yeni bir çalışma hazırladıklarını ve bunun yeni yasama döneminde gündeme gelmesini beklediklerini söyledi. Bakan bir noktada haklı olarak nakliye, fire ve bozulma maliyetlerini de hatırlatıyor. Ürün çiftçiden düşük fiyatla çıksa bile İstanbul’daki hale ulaşıncaya kadar taşıma ve kayıplar nedeniyle kilogram başına 7-10 liralık ek maliyet doğabildiğini belirtiyor. Bu yüzden yalnızca “aracıyı kaldırmak” fiyat sorununa tek başına çözüm olmayacaktır. Kayıtlılık, lojistik ve üretim miktarı birlikte ele alınmalı. Bolat, 2026’da yağışların ve tarımsal üretimin daha olumlu seyrettiği görüşünde. İlk yarıda tarımsal üretimde yüzde 10 artış olduğunu söylüyor; yılın tamamında da güçlü bir artış bekliyor. New York’ta konuştuğumuz üçüncü başlık, Türkiye’nin Avrupa sanayisiyle kurduğu bağların geleceği açısından kritik. Avrupa Birliği, kendi sanayisini desteklemek için ‘Made in EU’ yaklaşımını geliştirirken Türkiye, Gümrük Birliği içindeki konumunun korunmasını istiyor. Bolat’ın vurgusu şu: Türkiye ile Avrupa’nın üretim zincirleri, özellikle otomotivde, otuz yıldır iç içe. Avrupa’nın alacağı bir kararın Türk üreticileri dışarıda bırakması, Avrupalı şirketlerin tedarik zincirini de etkileyebilir. New York’taki sohbetten benim çıkardığım sonuç şu: Türkiye’nin ABD ile ticaretinde büyüme potansiyeli var; fakat 100 milyar dolarlık hedefe ulaşmak için ihracatın niteliğine de bakmak gerekiyor. İçeride sebze-meyve fiyatları için hazırlanacak düzenlemenin başarısı, aracı sayısından çok zincirin gerçekten izlenebilir hâle gelmesine bağlı. Avrupa’da ise Türkiye’nin üretim ortaklığını korumak, önümüzdeki dönemin en önemli ticaret diplomasisi sınavlarından biri olacak

26 Eylül 2026, Cumartesi 07:00

Dünyadaki Türkleri birbirine bağlamak

New York’ta, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu haftasında izlediğim toplantılardan biri, Türkiye’nin uzun zamandır yeterince değerlendiremediği bir imkânı yeniden düşündürdü: Dünyanın farklı ülkelerinde başarıya ulaşmış Türklerin birikimini ortak bir güce dönüştürmek.

22 Eylül’de Meta’nın New York merkezinde düzenlenen Global Turks Forum’da bilim insanları, yöneticiler, girişimciler ve kamu temsilcileri bir araya geldi. Vakfın kurucusu ve başkanı Ayşegül Dicle Aydın ise toplantıda Global Turks par Excellence araştırmasının ikinci aşamasını sundu.

MIT Media Lab’den Canan Dağdeviren ve The Jackson Laboratory’den Derya Unutmaz, bilim dünyasındaki Türklerin birikimini temsil ediyordu. Türk Hava Yolları’ndan Fatih Durmaz ve küresel iş dünyasındaki deneyimiyle Ahmet Bozer ve Özge Bulut Maraşlı da konuşmacılar arasındaydı. Boeing Türkiye Genel Müdürü ve aynı zamanda vakfın başkan yardımcısı Ayşem Sargın’ın katkısıyla şekillenen program, farklı alanlarda başarı kazanmış Türklerin birbirleriyle kurabileceği bağları somut biçimde gösterdi.

Sanayi ve Teknoloji Bakanı M. Fatih Kacır sohbetimizde Türklerin küresel düzeyde etkin olma çabalarına tam destek verdiklerini söyledi.

Bu buluşmanın önemi, başarılı insanların aynı salonda bulunmasından ibaret değil. Jeopolitik gerilimlerin keskinleştiği bir dönemde ülkeler arasındaki rekabet yalnızca diplomasi masasında yürümüyor. Yatırım kararlarında, üniversitelerde, teknoloji şirketlerinde, medyada ve uluslararası kuruluşlarda da sürüyor.

Bir ülkenin imkânlarını, kapasitesini ve değerlerini doğru anlatabilen insanların kurduğu ilişkiler, bugün her zamankinden daha kıymetli. Türkiye’nin Amerika’da ve Avrupa’da çok güçlü bir insan kaynağı var. Bilimde, iş dünyasında, sanatta ve teknolojide öne çıkan sayısız Türk bulunuyor. Buna karşılık, bu bireysel başarıları uzun yıllar boyunca birbirini besleyen, Türkiye ile bağını sürdüren bir ağa yeterince dönüştüremedik.

İsrail, Yunanistan, İrlanda, İtalya, Hindistan ve Çin kökenli toplulukların kurduğu güçlü ilişkiler, böyle bir ağın ülkeler için ne kadar değerli olabileceğini gösteriyor. Elbette her topluluğun tarihi ve örgütlenme biçimi farklı. Türkiye’nin de kendi koşullarına uygun, kapsayıcı bir yol geliştirmesi gerekiyor. Global Turks Vakfı’nın çabası tam bu noktada dikkat çekiyor.