Ağaçlar size ne yaptı?

AA

Bir youtube videosu izledim. 100 yıllık bir ağacın yerini değiştirmek için yapılan plânlamayı, alınan önlemleri, gerçekleştirilen aksiyonu adım adım anlatmış. Uygulama günlerce sürüyor, binlerce dolara mal oluyor, başında şehrin her biriminden sorumlular bekliyor, her aşaması videoya çekiliyor...

Yeni yeri özenle seçiliyor, toprağı, güneşi test ediliyor, yerleştikten sonra da bakımı sürüyor...

Ağaç yerini sevip de işlem başarı ile tamamlanınca; halka bilgi veriliyor. “Bakın, bize verdiğiniz yetki ve güveni boşa çıkarmadık, ağacınızı, emanetinizi sağlıkla, başarı ile yerine taşıdık” deniyor.

İzleyince “Ağaçlarını seven memlekette doğmak gerekmiş” dedim. Aynı gün Beykoz orman yangınları haberleri geldi. Hani şu, avuç içi kadar kalmış ‘İstanbul’un ciğerleri’ denilen ormanlar...

Nedeni, nasılı hâlâ belli değil. Kimse bize bir açıklama yapmıyor. Yanan, kesilen her ağacın; halkın ağaçları/ormanları olduğunun bilincini bir türlü oturtamadık bu ülkede. Ne orman yangınları, ne binlerce ağacın ‘yanlışlıkla’ kesildiği’ iddiaları ile gündeme gelen köprü yapımı gündemde hak ettiği yeri bulamıyor.

Maalesef ‘insan ölümlerini’ konuşmaktan, yas tutmaktan; ‘ağaç ölümlerini’ konuşup yasını tutmaya sıra gelemiyor. İnsanlar ölmesin, ağaçlar da...

Kestane ağaçlarının altında yaşamı görelim, ölümü değil.

1 kitap 1000 kitap

Gezi sayesinde parkları yeniden keşfettik. Evlerden çıktık, televizyonları kapadık. Parklarda, çimenlere oturup kitap okuyoruz artık. Yaşam şeklimizi değiştiriyor, yeryüzünü, doğayı, ağaçları, kitapları yeniden sahipleniyoruz.

Bu noktada, herkese yeni bir önerim var: Okuduğumuz kitapları, parka bırakıyoruz. Yanımıza, bir kendimiz için, bir de parka bırakmak için kitap alıyoruz. Bitirdiğimiz kitaplarımız raflarda tozlanacağına, diğer insanlarla paylaşıyoruz. Böylece 1 kitap, 1000 kitap gibi oluyor. Çok sevdiğimiz ‘Gezi Ruhu’nu yaşatıyoruz.

Haydi parklara...

Kitaplarımızla...

Tecavüzlere SESSİZ KALMA!

Gerekirse her hafta yazacağım! Tecavüz davalarında alınan kararlar, verilen cezalar, (aslında verilmeyen cezalar) toplum vicdanını rahatsız ediyor! Evet, bir toplumun vicdanı vardır.

16 yaşındaki engelli bir çocuğa tecavüz edenlerin serbest kalması o vicdanı derinden sarsar! Yurda emanet edilmiş öğrencinin, aylarca oranın sorumlusu tarafından tecavüze uğraması o vicdanı yaralar!

Dedeleri yaşındaki devlet görevlileri tarafından taciz ve tecavüze uğrayan 3 kız kardeşin hikâyesi tüm ülkeyi ilgilendirir! Bebeğe tecavüz edenler bile oldu bu ülkede.

Ne oldu onlara, bilmiyoruz? Cezaevindeler mi, çıktılar mı, bir mahalleye taşınıp adlarını mı gizliyorlar? İndire indire neredeyse cezasız kalma durumuna getirilmiş tecavüz, aslında en büyük cezayı alması gereken suçlardan.

Ayrıca, suçu sabit görülenlerin afişe, kontrol ve tedavi edilmesi gerekir. Toplum yararı söz konusu olduğunda, bu tip suçları işleyenlerin kişisel hakları otoritelerin kontrolüne geçer, geçmelidir.

Pek çok batı ülkesi, sistemler oluşturarak sıkı bir denetim uygulamakta. Özellikle çocuklara yönelik suçları teşvik eden kişilerin, suç ve paylaşımların mutlak olarak cezalandırılmasını bekliyoruz. Artık serbest kalmasın taciz ve tecavüz!

İftar davetleri

Her Ramazan’da yaşadığımız bir sıkıntı var: İftar davetleri. Gerek beni davet etmiş olsunlar, gerek basındaki fotoğraflarına rastlayayım; yüzlerce kişinin davet edildiği lüks iftarlar bana göre değil. İftarda sakinlik, iftarda sadelik, iftarda kendi soframı arıyorum ben.

En başta, kendisi de bütün gün oruç tutmuş bir garsonun, davetlilere servis yapıyor olması ihtimali acıtıyor içimi. Sonra da toplu yemek davetlerinin artan ve ziyan olan yemek miktarı...

Göz doyması ile mide hacmi arasındaki ‘nefis terbiyesinin’ tutturulamayan ölçüsü, Ramazan’da iyice gözüme batıyor. Hele de 10-15 kişilik masalardaki sohbet zorlama olursa, oradan kaçarak uzaklaşasım geliyor.

Velhasıl, lüks otel iftarlarına muhalefetim. Yapmayın, gitmeyin. Ev veya dost sofrasının mütevazı iftarlarının iç rahatlığında açın orucunuzu. Azıcık aş, kaygısız baş, güce gitmeyecek kadar masraf, sıfır israf...

İftar terbiyesi budur. Öyle gördük, böyle biliriz.

(20.07.2013 tarihli Cumartesi Postası ekinden alınmıştır.)

Sıradaki haber yükleniyor...