Mehmet Coşkundeniz

04 Ekim 2026, Pazar 07:00

Zorluklar aşkı büyütür mü?

Uzun süredir görmediğim bir dostumla karşılaştım geçenlerde. Birbirimize anlatacak çok şeyimiz vardı, kahve eşliğinde sohbete başladık. Evliliğini sordum, “Çok iyi gidiyor” dedi ve ekledi: “Biz birlikte o kadar çok şey atlattık ki; artık bizi hiçbir şey ayıramaz.” Gerçekten çok şey atlatmışlardı. Aileleri evlenmelerini istememiş, arkadaşım bir dönem işsiz kalmış, sevgilisi yüksek lisans için başka bir şehre gitmişti. Uzak mesafe ilişkisi yaşamışlar, parasız kalmışlar, kavga etmişler, ayrılığın eşiğine gelmişlerdi. Ama sonunda evlenmişlerdi. Ona, “Sizi güçlü yapan yaşadıklarınız değil aslında, o zorlu günlerde birbirinize karşı davranışlarınız” dedim. Ben, “Zorluklar aşkı güçlendirir” sözünü tek başına doğru bulmam. Çünkü zorluklar aşkı güçlendirebilir de bitirebilir de. Mesele, başınıza ne geldiğinden çok, başınıza gelen karşısında yan yana mı yoksa karşı karşıya mı durduğunuzdur.

AYNI SORUN, İKİ AYRI SONUÇ

İki çift düşünün. İkisinde de erkek işini kaybediyor. Birinci ilişkide kadın sürekli, “Ne zaman iş bulacaksın? Böyle nereye kadar?” diyor. Adam kendisini yetersiz hissettikçe içine kapanıyor. Kadın onun içine kapanmasını ilgisizlik olarak görüyor. Tartışmalar başlıyor. Başlangıçta işsizlik olarak görülen sorun, bir süre sonra direkt kendileri oluyor. İkinci ilişkide de aynı şey yaşanıyor. Adam işini kaybediyor. Kadın, ”Bu senin sorunun değil, bizim sorunumuz. Birlikte çözeriz” diyor. Adam da yaşadığı sıkıntıyı kadından çıkarmıyor. Aylar sonra iş bulunuyor. İşsizlik bitiyor ama geride çok değerli bir duygu kalıyor; “Ben düştüğümde sevdiğim insan yanımdaydı...”

DIŞARIDAKİ DÜŞMAN İÇERİ GİRMESİN

İlişkiler yalnızca iki kişinin yarattığı sorunlarla sınanmaz. Örneğin, aileler anlaşamaz. Arkadaş çevreniz sevgilinizi sevmez. Biriniz başka şehirde üniversite kazanır. Diğerinizin işi hayatını ele geçirir. Ekonomik sıkıntılar çıkar. Hastalıklar, kayıplar, taşınmalar yaşanır. Bunların tamamı ilişkinin dışından gelen sorunlardır. Fakat dışarıdaki sorun bir süre sonra ilişkinin içine taşınabilir. Aileniz sevgilinizi istemiyorsa, burada asıl sınav ailenizin ne düşündüğü değildir. Sizin ne yaptığınızdır. Sevgilinize, “Ben ne yapayım, annem böyle düşünüyor” dediğiniz anda onu yalnız bırakırsınız. Ama “Ailemi seviyorum fakat bizim ilişkimizin sınırlarını biz belirleriz” dediğinizde bir takım olduğunuzu ortaya koyarsınız. İlişkileri güçlendiren şey sorun değil, işte bu takım duygusudur.

İÇERİDEN GELENLER

Daha zor olanlar ise ilişkinin kendi içinden çıkan problemlerdir. Kıskançlık, iletişimsizlik, güvensizlik, ilgisizlik, farklı gelecek beklentileri... Çünkü bu kez karşınızda birlikte savaşacağınız ortak bir düşman yoktur. Sorunun bir tarafında siz, diğer tarafında sevdiğiniz insan vardır. Burada yapılması gereken ilk şey kişiyi değil, problemi karşınıza almaktır. Ve tartışırken bir kural hiç unutulmamalıdır. Amaç haklı çıkmak değil, ilişkiyi haklı çıkarmaktır. Çünkü sevdiğiniz insanı susturarak kazandığınız bir tartışmanın sonunda kaybeden ilişkiniz olabilir.

HER SORUN ÇÖZÜLMEK ZORUNDA MI?

02 Ekim 2026, Cuma 07:00

Klarnetin dili olmaz

8. Uluslararası İstanbul Halk Müzikleri Festivali başladı. Bu akşam AKM’de klarnetin iki ustası Hüsnü Şenlendirici ile Serkan Çağrı aynı sahnede olacak. Üstelik yalnız değiller. Dünyaca tanınan Yunan klarnetçi Vasilis Saleas ve Kirpi Bülent de gecenin konukları. Ben klarnetin sesini severim ama anlattıkları çok daha önemlidir. Bir Trakya düğününde klarnetin sesini duyarsınız, yerinizde duramazsınız. Ege’ye geçer, başka türlü söyler. Balkanlar’a çıktığında hüzünlenir. Akdeniz’e indiğinde başka bir hikaye anlatmaya başlar. Aynı enstrüman hem oynatabilir hem ağlatabilir. Tabii sahnede sadece 4 klarnet olmayacak. Eray İnal yönetimindeki senfonik orkestranın işin içine girmesi geceyi daha da çekici hale getiriyor. Müziğin bize sürekli hatırlattığı çok basit bir gerçek var. Sınırları insanlar çiziyor, melodiler değil. Bir ezgi Anadolu’dan çıkıp Balkanlar’a gidebiliyor. Oradan Akdeniz’e iniyor. Başka bir ülkede başka bir müzisyenin nefesine karışıp yeniden bize dönüyor. Ve İstanbul bütün bunların gerçekleşmesi için belki de dünyadaki en doğru şehir. Bu akşam AKM’de yalnızca klarnet çalınmayacak. Birbirinden farklı coğrafyalar aynı nefesi verecek.

TÜRKÜNÜN BÜYÜSÜ CAZIN ÖZGÜRLÜĞÜ

Festival yarın akşam ise Yavuz Bingöl’ü ağırlayacak. Yavuz Bingöl’ün sanat hayatı 40 yılı doldurdu. Biz onu genellikle türküleri klasik anlamda sesiyle, sazıyla icra etmesiyle tanıdık. Ama bu konserde karşımızda başka bir Yavuz Bingöl olacak. Yeni projesinin adı “Efsun of Anatolia.” Yani “Anadolu’nun Büyüleri.” Yıllardır bildiğimiz Anadolu ezgileri bu kez alıştığımız biçimde karşımıza çıkmayacak. Türküler cazla, doğaçlamayla ve çağdaş düzenlemelerle buluşacak. Trompet, piyano, kontrbas, davul ve kopuz aynı müzik dünyasının içinde dolaşacak. İşte kültür dediğimiz şeyin yaşaması biraz da buna bağlı. Çünkü gelenek yalnızca koruyarak yaşatılmaz. Yeniden yorumlayarak da yaşatılır. Bir türküyü yüz yıl önce söylendiği biçimiyle söylemek elbette değerlidir. Ama o türküyü bugünün müzisyeninin dünyasından geçirip başka bir sese dönüştürmek de geleneğe ihanet değildir. Tam tersine, ona yeni bir hayat vermektir. “Efsun of Anatolia”nın bence en heyecan verici tarafı da burada. Yavuz Bingöl yıllardır söylediği ezgileri bu kez kendisinin de yabancısı olduğu bir müzik alanına bırakıyor. Diğer tarafta cazın en güzel özelliği: Özgürlük. Üstelik doğaçlama nedeniyle sahnede ortaya çıkacak müziğin bir bölümü yalnızca o gece var olacak. Aynı parçayı ertesi gün yeniden çalsalar muhtemelen başka bir şey duyacağız. Türküler yaşlanmaz. Yeter ki arada üzerlerindeki tozu alıp yeniden dinlemeyi bilelim.

AŞKIN SON KULLANMA TARİHİ

Bir ilişkinin bitmesi için illa birinin diğerini aldatması mı gerekir? Büyük bir kavga, affedilmez bir hata, kapıların çarpılması mı lazım? Hayır. İlişkilerde kabul etmekte en çok zorlandığımız gerçeklerden biri şu: İki iyi insanın aşkı da bitebilir. “Bana hiçbir kötülüğü olmadı” cümlesini çok duyuyorum. Ardından da şu geliyor: “O zaman neden ayrılmak istiyorum?” Çünkü kötülük görmemek, mutlu olmak demek değildir. Aşk başka, alışkanlık başka: Yıllarca aynı insanla yaşayınca hayatlarımız birbirine karışıyor. Arkadaşlar, aileler, tatiller, pazar kahvaltıları... Sonra bütün bu düzeni aşk zannetmeye başlıyoruz. Oysa kimi ilişkilerde aşk çoktan gitmiş, geriye yalnızca düzen kalmıştır. İyi insan, doğru insan olmayabilir. Karşındaki dürüst, sadık, şefkatli olabilir. Bunlar onu değerli bir insan yapar. Fakat senin için doğru insan yapmaya yetmeyebilir. Çünkü ilişki yalnızca karakter uyumundan değil; heyecandan, arzudan, ortak hayallerden ve birlikte büyüyebilmekten beslenir. Suçlu aramak zorunda değilsiniz. Her bitişte bir fail bulunmaz. Belki de aşkın üzerinde gerçekten görünmeyen bir son kullanma tarihi vardır. Üstelik o tarih geldiğinde aşk bozulmaz; sadece tamamlanır. Bu yüzden bir ilişkinin bitmesi, onun yanlış olduğu anlamına gelmez. Kimi aşklar ömürlük değildir. Ama yaşandığı süre boyunca gerçektir.

29 Eylül 2026, Salı 07:00

Yanlış insana erken davranmak

X’te karşıma çıkan bir cümle uzun zamandır evlilik üzerine bize öğretilen pek çok şeyi tek hamlede sorgulatıyor: “Bize otuz yaşında bekar olmanın bir trajedi olduğunu inandırmaya çalıştılar, oysa gerçek trajedi herhangi bir yaşta yanlış kişiyle evlenmek.” Peki gerçekten evliliğin bir yaşı var mı? Toplumun görünmez bir takvimi var. Belli bir yaşa gelince okul bitecek, işe girilecek, evlenilecek, çocuk yapılacak… Hele 30’lardan sonra bekârsanız sorular başlıyor: “Daha düşünmüyor musun?”, “Karşına kimse çıkmadı mı?”, “Çok seçici davranıyor olmayasın?” Sanki evlilik kaçırılmaması gereken bir tren. Oysa insan hayatının belki de en önemli kararında mesele trene zamanında binmek değil, trenin nereye gittiğini bilmek. Çünkü doğru insanla 35 yaşında evlenmek, yanlış insanla 25 yaşında evlenmekten daha geç değildir. Peki yanlış insanla evlenirsek ne olur?

1.YALNIZLIKTAN KAÇARKEN DAHA BÜYÜK BİR YALNIZLIĞA DÜŞERSİNİZ

İnsanların bir kısmı yalnız kalmaktan korktuğu için evliliğe acele eder. Sonuçta evde biri vardır ama hayatınızda sizi gerçekten gören, duyan, anlayan biri yoktur. İşte evlilik içindeki yalnızlık böyle başlar. Üstelik bekarlıktaki yalnızlıktan daha ağırdır. Çünkü yalnızken yalnız olduğunuzu bilirsiniz; evliyken yanınızdaki insana rağmen yalnızsınızdır.

2. ‘EVLENİNCE DÜZELİR’ DEDİĞİNİZ ŞEY BÜYÜR

Kıskanç mı? Evlenince geçer. Sorumsuz mu? Evlilik onu olgunlaştırır. Öfkeli mi? Yuva kurunca sakinleşir... Bu cümleler nikah masasının en tehlikeli masallarıdır. Evlilik insan karakterini sihirli biçimde değiştirmez. Tam tersine, flört döneminde rahatsız olduğunuz davranışlar ortak hayatın sorumlulukları arttıkça daha görünür hale gelebilir.

3.SEVGİ VAR DİYE UYUMSUZLUĞU KÜÇÜMSERSİNİZ

Birini çok sevebilirsiniz ama onunla iyi bir hayat kuramayabilirsiniz. Para, çocuk, aileler, yaşam biçimi, sadakat, özgürlük alanı, gelecek hayalleri... Bunlarda ciddi ayrılıklar varsa aşk her sorunu çözmeye yetmez. Çünkü evlilik yalnızca “Seni seviyorum” cümlesinin değil, gündelik hayatın da ortaklığıdır.

4.KENDİNİZDEN VAZGEÇMEYE BAŞLARSINIZ

27 Eylül 2026, Pazar 07:00

Eskisinin cezasını yeni gelene kesme

Uzun bir ilişkiden çıktın. Üstelik öyle “Ne yapalım buraya kadarmış, arkadaş kalalım” diye sarılıp ayrıldığınız medeni sonlardan biri de değildi. Belki terk edildin. Belki aldatıldın. Belki de aylarca, hatta yıllarca süren bir yıpranmanın sonunda kapıyı sen çekip çıktın. Bir süre Mary Jane’in şarkısındaki gibi “Bir daha mı? Tövbe! Aşık olamam” dedin. Sonra zaman geçti. Bir sabah uyandığında ilk düşündüğün kişi artık o değildi. Bir şarkıyı sonuna kadar dinleyebildin. Telefonuna baktığında ondan mesaj gelmesini beklemediğini fark ettin. Ve bir gün biri çıktı karşına. Kalbin hafifçe kıpırdadı. İşte asıl mesele şimdi başlıyor. Çünkü eski ilişkin bitti ama onun sana öğrettiği korkular hâlâ valizinde olabilir. Yeni bir aşka başlayacaksan o valizi kapının önünde açmakta fayda var.

1- ESKİSİNİN YERİNE KOYMA

Eski sevgilin aldattı diye karşındaki insan da aldatacak değil. Telefonunu masaya ters koyduğunda “Kesin bir şey saklıyor” diye düşünüyorsan, konuşan bazen sezgilerin değil eski yaralarındır. Hayatındaki yeni kişiyi işlemediği bir suçtan mahkum etmeye kalkma.

2- GEÇMİŞİ YABANA ATMA

“Yeni bir sayfa açtım” demek hafızanı silmek, geçmişi hiç yaşanmamış olarak kabul etmek anlamına gelmez. Yaşadıklarından ders çıkar. Daha önce görmezden geldiğin işaretleri bu kez görmeye çalış. Aşk, gözünü kapatmak değil, gözlerin açıkken de sevebilmektir.

3- HEMEN BÜYÜK DÜŞÜNME

İlk buluşma şahane geçti diye doğacak çocuklarınıza isim aramana gerek yok. Uzun ilişkiden çıkan insan bazen kaybettiği düzeni hemen yeniden kurmak ister. Oysa sen belki kişiyi değil, “birine ait olma” duygusunu özledin. Acele etme. Bırak kendi hızında ilerlesin.

25 Eylül 2026, Cuma 07:00

İlişkinin bitişi sizin seçiminizdir

Ahmet Mümtaz Taylan’ın Jülide Ateş’in YouTube kanalında söylediği şu söz dikkatimi çekti: “Kadınların ahını almayacaksın. Ayrılırken düzgün ayrılacaksın.” İlk bakışta eski usul bir öğüt gibi geliyor. Hani annelerimizin, anneannelerimizin “Kimsenin ahını alma, çıkar aheste aheste” demesi gibi... Ama ben bu ‘ah’ meselesine biraz başka türlü bakıyorum. Bir insanın ahını almak için illa onu aldatmanız gerekmiyor. Yıllarca yanında olup sonra hiçbir açıklama yapmadan çekip gitmek de var. Ayrılmaya cesaret edemediğiniz için karşınızdakini soğukluğunuzla (ghosting) ayrılmaya mecbur bırakmak da... Bir ilişki bitmeden diğerini hazırlamak, ayrıldıktan sonra yaşadığınız mahrem şeyleri başkalarına anlatmak, bütün suçu geride bıraktığınız insana yüklemek de...

İlişkiyi bitirmek suç değildir. Ama bir insanın hayatından nasıl çıktığınız karakter meselesidir. Üstelik ben “Ah aldı, başına geldi” sözünü sadece mistik bir hesaplaşma olarak görmüyorum. Gökyüzünde elinde defterle kimin kimi üzdüğünü kaydeden bir muhasebeci olduğuna inanmak zorunda değilsiniz. Hayatın başka türlü bir muhasebesi var. Kötü bitirdiğiniz her ilişki sizde de bir iz bırakıyor. Yalan söylemeyi alışkanlık haline getiriyorsunuz. Kaçmayı öğreniyorsunuz. Yüzleşmemeyi öğreniyorsunuz. Bir süre sonra aynı davranışları başka bir ilişkide tekrarlıyorsunuz. Sonra “Benim ilişkilerim neden hep böyle bitiyor?” diye soruyorsunuz. Belki de ah dediğimiz şey tam olarak budur. İnsanlara yaptıklarımızın dönüp dolaşıp kendi karakterimize yerleşmesi... O yüzden bir gün sevmeyebilirsiniz. Bir sabah uyanıp artık aynı insanla aynı hayatı istemediğinizi fark edebilirsiniz. Gidebilirsiniz de. Kimse bir ilişkide ömür boyu kalmaya mahkûm değildir. Ama giderken mümkün olduğunca az kırın. Çünkü aşkın nasıl başladığı bazen tesadüftür. Nasıl bittiği ise çoğu zaman sizin seçiminizdir.

POPÜLER OLMAK SIĞ OLMAK DEĞİLDİR

İstanbul’un kültür mevsimi başladı. Tiyatrolar perdelerini açıyor, konser salonları hareketleniyor, sergiler peş peşe geliyor. Şehrin en önemli sanat buluşmalarından Contemporary Istanbul da Tersane İstanbul’da kapılarını açtı. 16 ülkeden 70 galeri, 736 sanatçı, 1372 eser... Açılışa giden isimlerden biri de Serenay Sarıkaya’ydı. Muhabirler sanata ilgisini sorunca şöyle dedi: “Eserlere merakım var. Kendime koleksiyoner diyemem ama kendimce bir şeyler toplamaya çalışıyorum.” Bu cümleyi sevdim. Çünkü içinde gösteriş yok. “Ben sanattan anlarım” iddiası yok. Koleksiyonerlik etiketiyle kendisine başka bir statü yaratma çabası hiç yok. Sadece merak var. Bence kültür dediğimiz şey zaten biraz da merakla başlıyor. Popüler insanların, özellikle de çok güzel, çok ünlü, sosyal medyada çok görünür oyuncuların ‘sığ’ olduğuna dair tuhaf bir önyargımız var. Sanki moda ile ilgileniyorsanız resimle ilgilenemezsiniz. Kırmızı halıda yürüyorsanız bir sergideki eserin önünde gerçekten duramazsınız. Milyonlar sizi takip ediyorsa sizin kitapla, tiyatroyla, resimle kurduğunuz ilişki mutlaka göstermeliktir.

Serenay Sarıkaya’nın bu kalıbın dışına çıkmasını değerli buluyorum. Çünkü insan tek bir şey değildir. Güzel bir kadın, yakışıklı bir erkek aynı zamanda iyi bir okur olabilir. Popüler bir oyuncu çağdaş sanata merak duyabilir. Bir pop yıldızı klasik müzik dinleyebilir. Sosyal medyada milyonlarca takipçisi olan biri akşam telefonunu kapatıp bir ressamın dünyasına dalabilir. Üstelik onların kültür ve sanatla kurduğu ilişki başka bir nedenle daha önemli. Görünürlük bulaşıcıdır. Serenay’ın elbisesini gören binlerce genç o elbisenin markasını merak ediyorsa, Contemporary Istanbul’da olduğunu görenler de “Acaba orada ne var?” diye merak edebilir. Bir sanata merak salmak ille Picasso ile, Mozart ile başlamaz. Bazen o kapıyı Serenay Sarıkaya gibiler açar. Sergileri gezin. Konserlere gidin. Hiç bilmediğiniz bir ressamın resmi karşısında beş dakika durun. Tiyatroya girin. Bir eseri anlamadıysanız bundan utanmayın. “Ben bundan hiçbir şey anlamadım” deyip bir başkasına geçin. Koleksiyoner ya da sanat tarihçisi olmanız gerekmiyor. Serenay Sarıkaya’nın söylediği gibi, kendinizce küçük küçük bir şeyler biriktirin. Bir eseri alıp evinize koyacak paranız yoksa hafızanıza koyun. Çünkü insanın biriktirdiği en değerli koleksiyon bazen duvarında değil, zihnindedir.

22 Eylül 2026, Salı 07:00

Başkaları için değil kendin için ‘evet’ de

Geçtiğimiz günlerde şöyle bir soru aldım sosyal medyadan: “1 ay sonra nikah masasına oturacağım. 3 yıllık bir ilişki bizimkisi. Ailem çok mutlu ama bu evlilik konusunda kararsızlık yaşıyorum. Onunla bazı uyumsuz yönlerimiz var. Mesela fazla kıskanç ve bu beni rahatsız ediyor. Söylediğim halde hiç düzelmedi. İnanın bana aileler üzülmesin, onlara ayıp olmasın diye evleneceğim.” Evlilikte herkesin mutlu olması güzel şeydir; annenizin, babanızın, onun ailesinin, arkadaşlarınızın... Ama o masada hayatını değiştirecek imzayı atacak iki kişiden biri mutsuzsa, diğerlerinin mutluluğunun pek bir anlamı yoktur. Öncelikle, ayıp olmasın diye evlenilmez. Çünkü düğün birkaç saat, evlilik yıllarca sürer. Ailelerin yaşayacağı hayal kırıklığı belki birkaç ay sürer. Sizin yanlış bir evlilikte yaşayacağınız mutsuzluk ise yıllarınızı alabilir

KARARSIZLIK VE KORKU

Nikah yaklaştıkça insanın korkması, “Acaba doğru mu yapıyorum?” diye düşünmesi çok normal. Sonuçta bu büyük bir karar. Ama bu soruda “Evlilik beni korkutuyor” denmiyor. Ortada bir kararsızlık var. Korku, hayatın değişmesinden duyulan kaygıdan kaynaklanır. Kararsızlık ise evleneceğiniz insanla ilgili soru işaretleriniz olduğu anlamına gelir. İnsan nikah masasına oturmadan önce en temel sorunun cevabını bilmelidir: “Ben bu insanla gerçekten bir hayat kurmak istiyor muyum?” Cevabınız gönül rahatlığıyla “Evet” değilse o nikah masasına oturmanızı önermem

EVLİLİK DEĞİŞTİRMEZ

Bir başka tehlikeli düşünce de “Evlendikten sonra düzelir” mantığıdır. Çoğu zaman düzelmez. Bu soruda kıskançlık var. Üstelik rahatsız olduğunu ilettiği halde eş adayının değişmediği de anlatılmış. Evleneceğiniz insanı gelecekte dönüşeceğini umduğunuz haliyle değil, bugün olduğu haliyle değerlendirmelisiniz. Çünkü evlilik kıskanç insanı daha az kıskanç, öfkeli insanı daha sakin, sorumsuz insanı daha sorumlu yapmaz. Hatta evlilikle birlikte hayat daha fazla ortaklaştığı için var olan problemler daha görünür hale gelebilir

ÜÇ YIL BOŞA GİTMİŞ OLMAZ ERTELEME SEÇENEĞİ

Belki içinizden şöyle de geçirebilirsiniz: “Üç yıldır beraberiz. Bunca emek ne olacak?” Hiçbir şey olmayacak. Yaşadığınız üç yıl sizin hayatınızın parçasıdır. Bir ilişkinin evlilikle sonuçlanmaması o ilişkinin boşa yaşandığı anlamına gelmez. Asıl tehlike, “Üç yılımı verdim” diyerek istemediğiniz bir evliliğe girip ardından on yıl daha vermektir. Geçmişte harcadığınız zaman geleceğinizi belirleyemez.

SİZ YAŞAYACAKSINIZ

21 Eylül 2026, Pazartesi 07:00

Çok özel hediye çok büyük moral

Beşiktaş yenilgisi ve Gaziantep beraberliğinin ardından tam da reaksiyon vermeye uygun bir rakibin karşısındaydı Fenerbahçe. Üstelik şampiyonluk yolundaki rakiplerinden Galatasaray ilk yenilgisini farklı bir skorla almıştı. Bundan daha büyük motivasyon olur muydu? Ama söz konusu Fenerbahçe olunca dramın, korkunun ve trajedinin aynı 90 dakikaya sığma ihtimalini hiçbir zaman yabana atamazsınız. Bu yüzden maç başlarken taraftarın eli yine yüreğindeydi. İsmail Kartal’ın ilk 11’de Kerem ve İrfan Can Kahveci’yi tercih etmesi sosyal medyada hararetle tartışılırken başladı maç. İlk 7 dakikada gelen iki gol hem tartışmaları bitirdi hem endişeleri dağıttı. Daha önemlisi, “Bu daha fragman, devamı var” diyordu.

Çünkü sahada bu maçın ne anlama geldiğini bilen, iştahlı, rakibinin üzerine gitmekten vazgeçmeyen bir futbolcu topluluğu vardı. Çok uzun zamandır ilk yarısı 5-0 biten bir Fenerbahçe maçı hatırlamıyorum. Yetti mi? Hayır. İkinci yarıda gol yağmuru devam etti ve ortaya 8-0 gibi tarihî bir skor çıktı. Sarı-lacivertliler Süper Lig tarihinde daha önce hiç 8-0 kazanmamıştı. Yani dün gece sadece üç puan alınmadı; kulüp tarihine yeni bir skor da yazıldı. “Galatasaray’ın puan kaybettiği hafta kesin biz de kaybediyoruz” döngüsünün kırılması ise tatlının üzerindeki kaymak oldu. Sarı-lacivertli futbolcular bu maçın önemini anladıklarını sahadaki oyunlarıyla gösterdiler.

Aslında taraftarın istediği de tam olarak bu: Her maç aynı skor değil elbette ama aynı ciddiyet, aynı iştah, aynı kazanma arzusu. Hücum hattı dün saat gibi çalıştı. Özellikle Muric Dört gol attı. Biraz daha dikkatli olunsa, Tanju Çolak’ın Fenerbahçe formasıyla bir maçta attığı 6 gollük tarihi rekora ortak olması, hatta onu geçmesi bile işten değildi. İki asist yapıp üzerine imza gollerinden birini bırakan İrfan Can ise sanki bütün tartışmalara tek cümleyle cevap veriyordu “Dönüşüm muhteşem oldu.” 20 Eylül Dünya Fenerbahçeli Kadınlar Günü’ydü dün. Futbolcular maç öncesinde kadın taraftarlara çiçek verdiler. Meğer asıl büyük hediyeyi sona saklamışlar. Sekiz gollük, tarihi bir paket yaptılar. Şimdi milli ara var. Kafalar rahat, moraller yüksek. 8-0’lık skor Fenerbahçe’ye sadece moral vermedi. Bu takımın, istediğinde rakibine neler yapabileceğini yeniden hatırlattı

20 Eylül 2026, Pazar 07:00

Bir ev, dört insan ve iki ihanet

Sekiz yıllık evliydiler. Dışarıdan bakıldığında “İşte tam da böyle olmalı” denilen bir evlilikleri vardı. Davetlere birlikte giderler, tatillerini birlikte yaparlar, kalabalıkların içinde birbirlerinin ellerini tutarlardı. Kimse onların yüksek sesle tartıştığını görmemişti. Sosyal hayatları hareketli, arkadaş çevreleri genişti. Kısacası vitrinde kusursuz bir evlilik vardı. Ama geri planda işler öyle değildi. Çünkü ikisi de birbirini aldatıyordu. Üstelik ikisinin de diğerinin yaptığından haberi yoktu.

İKİ AYRI HAYAT

Adam yurt dışı bağlantılı bir iş yapıyordu. Ayda en az bir kez bavulunu alıp başka bir ülkeye gidiyordu. En azından karısının bildiği buydu. Gerçekte ise her seyahat söylendiği yere yapılmıyordu. Bazen eşinin Avrupa’da bir iş toplantısında sandığı adam bir tatil beldesinde sevgilisiyle oluyordu. Bazen gerçekten iş seyahatine çıkıyor ama yanına sevgilisini de alıyordu. Kadın eşinin seyahatlerini fazla kurcalamıyordu. Çünkü onun da başka bir hayatı vardı. Kocası seyahate gittiğinde sevgilisiyle buluşuyordu. Üstelik dışarıda görülme riskini almak istemediği için buluşmalarını için en güvenli yerde, kendi evinde yapıyordu. Kocasıyla aynı yatağı paylaştığı, duvarlarında birlikte çektirdikleri fotoğrafların bulunduğu ev...

HER ŞEY DEĞİŞTİ

Bir gün adam iş yerinden eşini aradı, “Sevgilim, eve uğramadan havaalanına geçeceğim. Antalya’da toplantı var” dedi. Kadın için alışıldık bir konuşmaydı. “Tamam sevgilim. Hazır sen de yokken ben anneme gideyim. Uzun zamandır görmedim. Arabayla Sakarya’ya geçer, bir gece de orada kalırım” diye cevap verdi. Aslında kadının bu yalana hiç ihtiyacı yoktu. Kocası zaten şehir dışında olacaktı. Sevgilisini eve getirmesine engel yoktu. Ama insan bazen gereksiz bir yalan söyler ve kader o küçücük yalanı tutup koca bir hakikatin kapısını açmak için kullanır. Adam “Madem eşim de evde olmayacak, Antalya’ya gitmeye ne gerek var?” diye düşündü. Toplantı falan da yoktu zaten. Sevgilisini aldı ve kendi evine doğru yola çıktı. Eşinin de Sakarya’ya gitmediğini bilmiyordu elbette.

İHANET PİŞTİSİ

Akşam kadın sevgilisiyle evdeydi. Belki müzik çalıyordu. Belki masada iki kadeh vardı. Onlara göre bulundukları yer çok güvenliydi. Öyle ya, koca Antalya’da e eş dost zaten öyle çat kapı gelmez... Ama kapıdan bir ses geldi. Biri anahtarı çevirip içeri girmeye çalışıyordu. Kadın buna anlam veremedi, kim olabilirdi ki? Kapı açıldı, adam içeriye girdi. Ama yalnız değildi. O anı düşündüğümde bu dört kişinin uzun süre donup kalmış olabileceklerini tahmin ediyorum. Kimse konuşmadan geçen ve seneler gibi uzun gelen saniyeler... Bir yanda kadın ve sevgilisi, diğer yanda adam ve sevgilisi. Dört insan, bir ev, iki ihanet. Hatta ihanet piştisi...