İnsan, dünyaya ön yargılarla gelmiyor. Sonradan öğreniyor onları. Aileden, mahalleden, okuldan, arkadaş grubundan, televizyondan, sosyal medyadan… Yani büyüdüğü çevreden. Kimi zaman bir cümlenin içinde, kimi zaman bir bakışta öğreniyoruz dışlamayı. Farkında olmadan hem de. “Onlardan uzak dur.” “Bizden değil.” “Normal değil.” “Bizim çevreye uymaz.” Tanıdık geldi mi? Çoğumuz bu cümlelerin benzerlerini duyarak büyüdük. Sonra da o kalıpları kendi fikrimiz zannetmeye başladık. ‘Normal’i bu saydık. Oysa psikologların ve sosyal davranış uzmanlarının altını çizdiği çok önemli bir gerçek var: İnsan zihni, bilmediği ya da alışık olmadığı şeylerle arasına mesafe koymaya eğilimli. Yani ön yargı çoğu zaman bilgi eksikliğinden besleniyor. Tanımadığımızdan korkuyoruz. Anlamadığımızı etiketliyoruz. Bize benzemeyeni dışlıyoruz. Bunu bazen çok açık yapıyoruz, bazen de son derece ‘normal’ davranıyormuş gibi.
Mesela engelli bireylere bakışımız... Hâlâ birçok insan, fiziksel ya da zihinsel farklılıkları olan bireylere, eşit bir hayatın doğal parçası oldukları gerçeğine uygun davranmıyor. Ya acıyarak bakıyor ya yok sayıyor ya da rahatsız edici bir merakla yaklaşıyor. Oysa mesele ‘yardım etmek’ değil sadece. İnsanı olduğu gibi kabul edebilmek. Dışlama her zaman bağırarak yapılmıyor. Bazen küçümseyerek, bazen yok sayarak, bazen de insanı sürekli ‘öteki’ hissettirerek dışlıyoruz ‘başka’larını. Sınıfsal meselelerde de durum farklı değil. İnsanların yaşadığı semte, giydiği kıyafete, konuşma biçimine, gittiği restorana göre değer gördüğü bir düzen oluştu. Sosyal medya bunu daha da büyüttü. Gösteriş kültürü arttıkça, bazı insanlar hayatlarını sergileyerek üstünlük kurmaya başladı. Toplumun büyük kısmı, beğenmediğini dışlama konusunda çok acımasız olabiliyor. Kilo üzerinden… Meslek üzerinden… Aksan üzerinden… Yaşam tarzı üzerinden… İnsanları hemen kategorize etmekte çok başarılıyız. Çünkü etiketlemek kolay. Zor olan anlamaya çalışmak. Uzmanlar “Sürekli yargılayan toplumlarda insanların zamanla kendileri olmaktan korkmaya başladığını” söylüyor. Çünkü çoğu insan, kabul görmek için ‘uygun’ görünmek gerektiğini düşünüyor. Bu da samimiyeti öldürüyor. Olduğu gibi davranmıyor çoğu kişi. İnsanlar ait olmadıkları dünyalara akredite olmak için şekilden şekle giriyor.
Peki ne yapacağız? Şunu kabul ederek başlayalım: Hepimizin ön yargıları var. Mesele bunların hiç olmaması değil. Farkına varmamız. Sorgulamamız. Ön yargıların doğuştan gelmediğini, çevresel etkilerle öğrenildiğini görebilmek mesele. Çünkü insan tanıdıkça yumuşuyor. Temas ettikçe değişiyor. Ve en önemlisi... Bir insanı gerçekten tanımadan onun hakkında hüküm verdiğimiz her an, aslında kendi dünyamızın sınırlarını çiziyor, bunu herkese de gösteriyoruz. Bu yüzden kendimize sormamız gereken asıl soru şu: Biz gerçekten insanları mı dışlayıp yok sayıyoruz; yoksa çevremize örülmüş kaygı ve korku duvarını yıkma gücüne sahip olduğumuz gerçeğini mi?
Hayat desem, “pahalı” diye devam edersiniz çoğunuz. Öyle. Haklısınız... Bir kahve içmekten kısa bir tatil planına, dışarıda yemek yemekten küçük bir alışverişe kadar birçok şey düşünmeye zorluyor hepimizi. Doğru.
Ama mesele sadece ekonomi değil galiba. Çünkü bazen maddi olarak yapabilecek durumda olduğumuz şeylerden bile keyif alamıyoruz. Bu noktadaki mevzu başka. Hayatı yaşamaktan çok, yetiştirmeye çalışıyoruz çoğumuz. Sürekli bir yere yetişiyoruz. İşe, trafiğe, telefona, maillere, mesajlara, gündeme… Böyle olunca da hayatın içindeki küçük ama değerli şeyleri kaçırıyoruz.
Bakıyoruz ama görmüyoruz. Psikologların son yıllarda en çok dikkat çektiği konulardan biri bu zaten. İnsan zihni sürekli alarm hâlinde yaşadığında, keyif alma becerisi zayıflıyor. Çünkü beyin hayatta kalma modunda çalışırken ayrıntıları kaçırıyor. Gün batımını, güzel bir sohbeti, iyi demlenmiş bir çayı, temiz havayı, sevdiği bir şarkıyı… Küçük gibi görünen ama insanın ruh hâlini değiştiren şeyleri yani.
Üstelik bunlar doğrudan maddiyatla bağlantılı da değil. Mesela, sabah telefona bakmadan birkaç dakika geçirmek. Yürürken kulaklığı çıkarıp etrafı dinlemek. Sürekli acele etmek yerine biraz yavaşlamak. Bir arkadaşını gerçekten dinlemek. Teşekkür etmek. Daha çok yürümek. Daha düzenli uyumak. Basit ama unuttuğumuz şeyler. Ama etkileri itibariyle basit olmayan, insanın hayatla ilişkisini değiştiren şeyler.
Bakın etrafınıza… Aynı şehirde yaşayan insanların bile birbirine temas etmeden geçtiği, öyle yaşadığı bir dönemdeyiz. Herkes hep yorgun. Hep gergin. Ve çoğu insanın ortak cümlesi şu: “Hiçbir şeyden keyif alamıyorum.” Belki de mesele keyif alınacak bir şey kalmaması değil. Bizim hissizleşmemiz. Çünkü sürekli tüketiyoruz. Görüntü tüketiyoruz, bilgi tüketiyoruz, gündem tüketiyoruz, ilişki tüketiyoruz… Durup düşünmeden, hissetmeden.
Uzmanlar; insan zihninin büyük mutluluklardan çok, küçük ama sürdürülebilir iyi hissetme anlarıyla dengelendiğinin altını çiziyor. Yani mesele büyük hayatlar değil. Küçük ama gerçek anlar. Bir sofrada uzun oturabilmek gibi. Sevdiğin biriyle göz teması kurabilmek, altından geçtiğin ağacı fark etmek gibi. Güzel bir şarkıyı gerçekten dinlemek, bir çocuğun içten sevincine eşlik etmek gibi. Bunlar önemsemediğimiz ama ruh sağlığımıza ilaç olan şeyler.
Ve galiba modern hayatın bize unutturduğu en önemli mesele şu: Bakmak başka, görmek başka. Çoğumuz bakıyoruz. Ama görmüyoruz. Çünkü görmek biraz durmayı gerektiriyor. Biraz sakinleşmeyi. Biraz gerçekten orada olmayı… Hayatı keyifli hâle getirecek şey çok büyük değişiklikler değil aslında. Küçük ama samimi temaslar. Kendimizle, insanlarla ve hayatla… Bence insanı en çok, fark etmeden yaşamak yoruyor. Ve hayat, onu gerçekten fark ettiğimizde kolaylaşıp güzelleşiyor. Bi düşünün derim.
Kendinize nasıl davrandığınız, düşündüğünüzden bile çok şey anlatıyor aslında. Sadece çevrenize değil, kendinize dair de… Öz bakım dediğimiz şey dış görünüşten ibaret değil çünkü. Sadece pahalı kıyafetler, lüks kozmetik ürünleri, marka takıntısı ya da estetik müdahaleler değil. Sözünü ettiğim, çok daha temel bir mesele: İnsanın kendine verdiği değerden bahsediyorum.
Fark ediyorsunuzdur... Kendine özen gösteren insanlar genellikle hayata karşı da daha motive, daha dikkatli, daha öz güvenliler. Çünkü aynaya baktığında; kendini salmış, bırakmış, ihmâl etmiş biriyle değil; kendine emek veren, dikkat eden, özen gösteren, özetle değer veren biriyle karşılaşıyor o insanlar. Burada önemli nokta, öz bakım ile gösteriş arasındaki çizgi. Hele de sosyal medya çağında... Sağlıklı yaşamak başka bir şey, sürekli kusursuz görünmeye çalışmak başka. Kendine özen göstermek başka bir şey, başkalarına “bakın ne kadar iyiyim” mesajı vermeye çalışmak başka.
Açık konuşalım... Öz bakım biraz da ekonomik bir mesele bugün. Kuaför fiyatlarından cilt bakım ürünlerine, spor salonu üyeliklerinden sağlıklı beslenmeye kadar birçok başlık ciddi maliyet yaratıyor. İnsanlar bazen sadece iyi görünmek için değil, bakımlı kalabilmek için bile bütçe hesabı yapmak zorunda kalıyor. Çünkü ekonomik şartlar insanların sadece harcama alışkanlıklarını değil, kendileriyle kurdukları ilişkiyi de etkiliyor.
Yoğun çalışan, geçim derdi yaşayan, sürekli stres altında olan bir insanın kendine vakit ayırması hiç kolay değil. Uyku düzeni bozuluyor, beslenme alışkanlığı değişiyor, hareket azalıyor. Ve en kolay vazgeçilen öz bakım oluyor. Oysa mesele sadece ‘görüntü’ değil. Psikologların da sık sık altını çizdiği bir gerçek var: İnsan kendisine ne kadar özen gösterirse, zihinsel olarak da kendisini o kadar güçlü hissediyor.
Öz bakım, aslında küçük, temel ve maliyetsiz şeylerle başlıyor. Düzenli uyumak. Temiz ve özenli giyinmek. Yürüyüş yapmak. Kendine zaman ayırmak. Biraz nefes almak. Bunların hepsi, insanın önce kendine verdiği mesaj aslında: “Ben önemliyim” mesajı. İşte tam da bu yüzden, öz bakım ile öz güven arasında güçlü bir bağ var. Kendini tamamen ihmâl eden birinin öz güvenini koruması hiç kolay değil. Çünkü insanın kendisiyle ilişkisi bozulduğunda, dış dünyayla ilişkisi de bundan etkileniyor.
Bu noktada başka bir tehlike daha var: Öz bakımın giderek bir yarışa dönüşmesi… Yine sosyal medya... Kusursuz yüzler, filtreli hayatlar, sürekli genç ve mükemmel görünme baskısı… İnsanlara gerçekçi olmayan bir standart dayatılıyor. Bu da öz bakımın ruhunu bozuyor. Çünkü öz bakımın temelinde, adı üstünde, insanın özüyle, kendisiyle kurduğu ilişki var. Bugün yeniden hatırlamamız gereken şey tam da bu bence. Öz bakım lüks değil. Sadece zenginlere ait bir alışkanlık hiç değil. İnsanın kendisine duyduğu saygının bir parçası. Ve unutmayın...
İnsan kendisine nasıl davranıyorsa, bir süre sonra hayat da ona öyle davranıyor.
Ben 56 yaşındayım. Bizden önceki nesillerde de, bizim jenerasyonda da soru şuydu: “Büyüyünce ne olacaksın?” Meslek konuşulurdu. Bir iş, bir kimlik, kariyer, hedef... Para; bunların doğal sonucuydu. Tabii ki iyi kazanmak hedeflenirdi ama öncelik çok zengin olmak değildi. Hiç değilse öyle ifade edilmezdi.
Bugün soru değişti. Artık mesele “Ne olacağım” değil. “Ne kadar kazanacağım?” Hatta çoğu zaman meslek, kariyer vs yok, sadece sonuç var: Para. Gençler, ergenler, hatta çocukların dünyasında durum bu artık. Ama onların kusuru değil. İçine doğdukları dünyanın dili bu. Bakın sosyal medyaya; süreç yok, emek yok. Sadece sonuç var: Hızlı para. Kolay başarı.
Uzmanlar buna ‘sonuç odaklı başarı algısı’ diyor. Yani nasıl kazandığın değil, ne kadar kazandığın önemli. Yalnız, bu çok tehlikeli. Çünkü emek ile sonuç arasındaki bağı koparıyor bu alışkanlık. Gençler artık kendini meslekle değil, gelirle tanımlıyor. “Ne iş yapıyorsun?” değil, “Ne kadar kazanıyorsun?” Peki neden böyle oldu? Aileler çocuklarına ”Mutlu ol” demekten çok “Rahat yaşa” diyor. Toplum da bireyi karakterinden ziyade, hayat standartıyla ölçüyor. Medya zaten... Başarıyı değil, zenginliği vitrine koyuyor.
Böyle olunca da... Çocuk daha küçük yaşta şunu öğreniyor: “Önemli olan ne yaptığın değil, ne kazandığın.” İşte bu anlayış, kestirme yolları meşrulaştırıyor. Sabır yerine hızla iş bitirmeyi öğretiyor. Ve ortaya, kıymeti sahip olduğu değerler yerine parayla ölçülen bir insan modeli çıkıyor. Oysa gerçek başka. Daha doğrusu, olması gereken... Hiçbir başarı sadece parayla sürdürülemez. Hiçbir hayat sadece maddi kazançla anlam kazanmaz. Bu yüzden önemli işte o “Ne olacaksın?” sorusu. Bir işin ustası olmayı, emek vermeyi, değer üretmeyi anlatmak gerekiyor. Paranın sonuç olduğunu... Ve insanı ayakta tutan şeyin sonuç değil, yol olduğunu. Son söz: Sadece zengin olmayı hedefleyen biri zengin olabilir. Ama sadece maddi olarak.
En çok konuştuğumuz ama en az ciddiye aldığımız konu ne sizce? Sanırım ‘sağlık’. Çünkü insan, sağlığının kıymetini bildiğini sanıyor ama aslında bilmiyor.
Bir hastane koridoruna girin. Yoğun bakım kapısının önünde bekleyin. Herkes aynı cümleyi kurar: “Yeter ki sağlığına kavuşsun, gerisi önemli değil.” Bir cenazeye gidin. “İnsan anlıyor o zaman” denir ya... Evet. Ama sadece o zaman. Birkaç gün geçer, yine unutulur her şey. O korku da, o çaresizlik de… Ve hayat kaldığı yerden devam eder. Aynı ihmallerle...
Gece uykudan çalıp ekran başında kalan biziz. Ağrıyı, iki ağrı kesiciyle bastırıp doktora gitmeyen biziz. Kontrolleri erteleyen, “Bir şey olmaz” diyen de biziz... Ve hep o cümle: “Şimdi vakit yok. Bir ara hallederiz.” Ne zaman? Hastane odasında mı? Sevdiğinin yanında refakatçi olunca mı? Toprağın başında mı?
Gerçek şu: İnsan, sağlığının kıymetini bilmiyor. Sadece kaybetme ihtimali ortaya çıkınca panikliyor. Kısa bir süreliğine. Sonra yine aynı hayat. Mesele unutmak değil, yüzleşmemek. İnsan kırılgan olduğunu hatırlamak istemiyor. Her şeyin bir anda değişebileceğini kabul etmek istemiyor. Ama gerçek değişmiyor. Bugün sağlıklısın diye yarın da öyle olacağının garantisi yok. Bugün yanındaki sevdiklerinle yarın da birlikte olacağının da. Ve biz bunu hep geç kaldığımızda anlıyoruz.
Oysa; sağlık, kaybedildiğinde değer kazanan bir şey değil. Kaybedildiğinde, sadece yokluğu fark edilen bir şey. Sevdiklerin de öyle. Yanındayken erteliyorsun. Dinlemiyorsun. Vakit ayırmıyorsun. Ama kaybetme ihtimali ortaya çıktığında… Her şey bir anda değişiyor. Ama o anın bile garantisi yok.
O yüzden mesele basit: Sağlık ertelenmez. Sevdiklerin beklemez. Ve şu gerçek değişmez: Hayat; sen hazır olduğunda değil, kendi karar verdiğinde durur. O hayatın en sert gerçeği de şu: Her şey bir anda değişebilir. Ve o an geldiğinde geri dönüş yoktur. O yüzden kendine şu soruyu sor: Gerçekten neyin kıymetini biliyorsun? Ve bunu ne zaman hatırlıyorsun? Eğer cevabın “zor zamanlarda” ise… Bil ki, geç kalıyorsun.
Müdavimler biliyor. Zaman zaman Türkçenin kafasını, gözünü yaranları şikayet ediyorum buradan. Baktım; en son Ocak ortasında yazmışım yanlış kullanım örneklerinden bazılarını. Geleneksel yazının yeni bölümünün vakti gelmiş.
Bugünkü ilk örnek “Fırtına sonrası sessizlik.” Böyle dedi geçenlerde haber kanallarından birinde, muhabir kardeşimiz. Önce bir kelime oyunu yaptığını düşündüm ama yayının bütününü izleyince anladım ki öyle değil. Genç meslektaşımız “Fırtına öncesi sessizlik” deyimini yanlış biliyor ve yanlış kullanıyor. Belki fırtınadan sonra da bir sessizlik oluyordur ama Türkçedeki ifade o değil.
Diğer örnek ‘sefarad’ sözcüğü. Sefarad Yahudileri, Elhamra Kararnamesi ile 1492’de İspanya ve 1496’da Portekiz’den sürülen, İber Yarımadası kökenli Yahudiler. ‘Sefarad’ İbranicede ‘İspanya’ demek. Adları buradan geliyor ve ülkemizdeki Yahudi toplumunun büyük bir kısmını bu insanlar oluşturuyor. İşte o ‘sefarad’ sözcüğü yerine ‘sefaret’ diyeni duydum. ‘Sefaret’, elçilik demek. Hem elçinin yaptığı iş, yani sefirlik hem de bina... Sefarethane yani elçilik binası anlamında. Özetle ‘sefaret’ ve ‘sefarad’ bambaşka iki kelime.
Sırada ‘çırpıntı’ yerine ‘çarpıntı’ diyen arkadaş var. Denizin ufak ve oynak dalgalı olduğunu anlatmaya çalışan kişi “Su çırpıntılıydı” demeye çalışırken ‘çarpıntılı’ sözcüğünü kullandı sohbette. Dil sürçmesi olmadığını, ikinci defa da aynı şekilde kullanınca anladım. Kalp atışındaki hız, düzensizlik ya da sıklık anlamına gelen ‘çarpıntı’nın, sudaki ‘çırpıntı’ ile bir alakası yok sevgili kardeşim!
“Maden suyu alabilir miyim? İçine de bir dilim tıraş limon.” Siparişini böyle verdi kafede yan masamdaki müşteri garsona. “Bir dilim tıraş limon”! Sözü edilen ‘dilim’ aslında. Limon dilimi... Yaygın şekilde ‘tıraş limon’ olarak kullanılıyor. Kast edilen ‘tranş’. Fransızcadaki ‘tranche’ sözcüğü... ‘Tranş’ diye okunan bu kelimenin anlamı ‘dilim’. Yani “Bir dilim, tranş limon” bile olmaz. Nerede kaldı ‘tıraş’ limon. Tıraşın konuyla hiç ilgisi yok.
Bitmedi... “Kendine özgün...” yanlış bir ifade. Onu da ekranda duydum. “Kendine özgü” onun doğrusu. ‘Özgün’ ise ‘kendine özgü’ demek zaten.
Sosyal medya canlı yayınlarından birinde karşılaştığım örnekle bitiriyorum. “Konuşup duruyor ama baktım, boş keseden atıyor” dedi yayını yapan delikanlı. “Bol keseden atmak” o deyim. ‘Boş keseden’ değil. Boş boş konuşmayın Allah aşkına. Yapmayın bunları güzelim Türkçeye
Günlük hayatta küçük gibi görünen ama aslında çok şey anlatan bir durum var: Siz karşınızdakine “Siz” diyorsunuz… O size “Sen” diye cevap veriyor. Tek başına bir ‘hitap’ meselesi değil bu. Bir ‘sınır’ meselesi. Ve o sınır, giderek siliniyor. * Bakın çevrenize, hayatın her alanında aynı tabloyu göreceksiniz. Profesyonel yaşamda, medyaya hakim olan dilde, siyasette, arkadaşlık ilişkilerinde… Üslup kayıyor. Sözün ayarı bozuluyor. İnsanlar, ‘samimiyet’ adı altında hadlerini aşıyor ve bunu normalleştiriyor.
Gelin açık konuşalım. Bu, ‘samimiyet’ değil. Bu, ‘hadsizlik’, ‘kabalık’. Hatta çoğu zaman doğrudan ‘terbiyesizlik’. Samimiyet denilen şey, karşılıklı bir zeminde kurulur. Karşınızdakiyle mesafeniz vardır, o mesafe zamanla kısalır. Güven oluşur, dil değişir. Ama bugün olan şu: Hiç tanımadığı insana bile ilk cümlede “Sen” diye hitap eden, iki dakika içinde sınırı aşan, ölçüsüz bir rahatlıkla davranan insanlar... Bu ‘özgüven’ değil, ‘ölçüsüzlük’.
Siyasette mesela... Fikir tartışması yerine hakaret, eleştiri yerine aşağılama. Argonun, küfrün normalleştiği bir dil. Çamur gibi bir üslup. Ekranlarda, kürsülerde, toplumun önünde. Medya farklı mı? Daha çok izlenmek için doz artırılıyor. Söz sertleştikçe ilgi artıyor ama farkında değiller; o sözün değeri kayboluyor. Sosyal medyada durum daha da vahim. Hiç tanımadığı birine, yüzüne karşı söyleyemeyeceği sözleri yazan insanlarla dolu ortalık. Çünkü sınır yok, mesafe yok. Çünkü sorumluluk hissi yok. Oysa detayları toplumdan topluma farklılık gösterse de, evrensel bir kavram var şu hayatta: Saygı. Ve o saygının temelini oluşturan kurallar. Adabımuaşeret. Birine nasıl hitap edeceğini bilmek. Ne zaman susacağını, nerede duracağını bilmek.
Bakın... Bunlar ‘eski’ değil. Bunlar ‘temel’. Bugünkü sorun şu: İnsanlar ‘doğal olmak’ ile ‘ölçüsüz olmak’ arasındaki farkı kaybetti. ‘Olduğu gibi konuşmak’ ile ‘aklına geleni söylemek’ aynı şey sanılıyor. Oysa değil. Çünkü üslup, insanın aynasıdır. Ne söylediğiniz kadar, nasıl söylediğiniz de önemlidir. Hatta çoğu zaman daha fazla. İş hayatında bu ihlalin karşılığı net: Sınırını bilmeyen, saygı göstermeyen, dilini kontrol edemeyen insanla kimse uzun süre çalışmaz. Aslında arkadaşlıkta da öyle. Bir süre sonra yalnızlaşır haddini aşanlar. Kendileri gibi olanlar bile uzaklaşır çünkü herkes saygı görmek ister. Kendi göstermese de. Ama biz ne yapıyoruz? Saygıyı sadece ‘mesafe’den ibaret zannediyoruz. Mesafesizliği de “samimiyet”. Oysa öyle değil. Samimiyet, sınırların kalkması değil, olması gereken sınırların kurulmasıdır. O sınır yoksa… Ne ilişki sağlıklıdır, ne iletişim, ne toplum. Bugün yaşadığımız şey basit bir üslup sorunu değil. Bu bir kültür aşınması. Ve bu durum devam ederse… Yarın birbirini dinleyen değil, birbirine sadece bağıran bir toplum kalacak geriye. O yüzden şunu görmemiz şart: Mesele ne söylediğimizden çok, nerede durduğumuz.
Sokakta 100 kişiye, hangi konularda hassasiyetinin yüksek olduğunu sorun; en az 90’ından benzer cevaplar alırsınız. Net. Kadın cinayetleri… Çocuklara yönelik suçlar… Toplumsal adalet… Eğitim... Herkes duyarlı. Herkes bilinçli. Herkes hassas. Peki gerçekten öyle mi? Gelin -bari bu noktada- dürüst olalım, açık konuşalım.
Bu ülkede insanlar duyarlılıklar konusunda gerçeği söylemiyor. Hadi ‘yalan söylüyor’ demeyeyim ama çoğunluk gerçeği gizliyor. Mesela… Kadın ve çocuk cinayetleri konusuna çok hassas olduğumuzu söylüyoruz. Doğru. Ama o konularda yazılan yazılar ne kadar okunuyor? Yapılan programlar ne kadar izleniyor? Rakamlar ortada. Sabah kuşağı programları, futbol tartışmaları, günlük polemikler, cinsellik içeren görüntüler; çok hassas olduğumuz konulardan çok daha fazla ilgi görüyor.
Bir başka klasik: “Belgesel izliyorum.” Hepimiz biliriz bu cümleyi. Ama aynı anda magazin programları ve mafya dizileri reyting rekorları kırar. Aynı durum müzikte de geçerli. “Klasik müzik dinliyorum, cazı da çok severim”cilerin büyük bölümü de gerçeği söylemiyor. Ama öyle söylemek daha ‘iyi’ hissettiriyor insana. Uzmanlar bu durumu iki kavramla açıklıyor: Sosyal onay ihtiyacı ve bilişsel çelişki. İnsanlar, toplum içinde nasıl görünmek istiyorsa öyle konuşuyor. Yani gerçekte ne yaptığı değil, nasıl algılandığını önemsiyor.
Bir de şu var: İnsan kendini iyi hissetmek ister. Bu yüzden de yaptığıyla söylediği arasındaki farkı görmezden gelir. Ya da fark etse bile kabul etmez. Bir psikoloğun şu tespiti çok çarpıcı: “İnsanlar değerleriyle değil, değerli görünme isteğiyle hareket ediyor.” Yani çoğunluğun derdi gerçekten duyarlı olmak değil. Duyarlı görünmek. Bu durum sadece medya tüketiminde değil, hayatın her alanında var. Kitap okuma konusunda… Siyaset konuşurken… Sanatla ilgili fikir beyan ederken… Herkes olması gerekeni söylüyor. Ama gerçekte olan başka. Bu sadece bir çifte standart değil. Bu bir yüzleşmeme hâli aslında. Kendine de dürüst olamama hâli.
Böyle olunca da... Gerçek sorunlar, gerçek ilgiyi görmüyor. Gerçek meseleler geri planda kalıyor. Ve biz hâlâ “Toplum olarak çok hassasız” türküsü çalmaya devam ediyoruz. İyi geliyor çünkü bu. Hepimizin yöresinin türküsü! Oysa ‘hassasiyet’ söylemle değil, davranışla ölçülür. Ne izlediğinle… Ne okuduğunla… Neye zaman ayırdığınla… Yani tercihlerinle. Bakın, bir toplumun gerçekten neye değer verdiğini; söyledikleri değil, tükettikleri gösterir. Sorun bakalım kendinize; gerçekten duyarlı mısınız, yoksa sadece öyle görünmeyi mi seviyorsunuz?
