Murat Çelik

16 Nisan 2024, Salı 07:00

Beşiktaş'tan haberler

Bayram tatilini ailemle geçirdim. İkinci ve en büyük ailem; Beşiktaş ile. Beşiktaş Kadın Basketbol Takımı ve Basketbol İcra Kurulu üyeleriyle birlikte Eurocup finali için İngiltere’nin başkenti Londra’daydık. Beşiktaş basketbol şubesiyle ilgili güzel ve umut veren haberleri bir sonraki yazımda aktaracağım.

SİSTEM VE KURUMSALLIK

11 Nisan Perşembe akşamı Londra’dan İstanbul’a dönerken, uçakta Başkan Hasan Arat ve BJK Yönetim Kurulu Üyesi Kaan Şakul ile sohbet ettik. İkili Londra’ya, İsviçre’nin Cenevre kentinden gelmişlerdi. Cenevre ziyareti ve devamında Beşiktaş’ın kurumsal gündemini yönetici Kaan Şakul şu başlıklar altında anlattı:

* Cenevre’de UEFA Başkanı Aleksander Ceferin ile görüştük. Beşiktaş’ı zaten iyi tanıyorlar ama gördük ki UEFA Başkanı Türkiye’yi çok yakından takip ediyor. Federasyon meselesine hakim. Bizim gündemimizdeki hakemler ve VAR konusu onların da gündeminde. Bu konularda da fikir alışverişinde bulunduk.

* Beşiktaş olarak İngiltere’de birçok kulüple ilişkilerimiz var. Hem kulüp sahipleri hem sportif direktörler düzeyinde... Bu seyahatimizde Fulham ve Arsenal’i ziyaret ettik.

* Fulham daha geleneksel, tesisleri şehir içinde. Bu anlamda Londra kulüpleri içinde biraz daha Beşiktaş’a benziyor. Gelenekçi yapısı ve altyapıya verdiği önemle de bize benziyor.

* Her iki kulüple de sadece futbolcu almak, satmak konularında değil, daha yapısal ve kurumsal konuları da konuştuk. Futbolun yönetimi, scouting (oyuncu izleme) sistemi, oyuncu datalarının değerlendirilmesi gibi konular...

05 Nisan 2024, Cuma 07:00

Her şey çocuklarımız için

Normal zamanlarda pek de hatırlamadığımız; değerini, ihtiyacımız olduğunda fark ettiğimiz bir grup insan var bu hayatta: Hekimler… Ancak sağlık sorunları yaşadığımızda biliyoruz tıp doktorlarının kıymetini. Misal cerrahların ‘hayati’ olduğunu ameliyata girerken idrak ediyoruz. Laf aramızda, ameliyat sonrası, sağlığımıza kavuşunca da yine unutuyoruz. Cerrahlar arasında bir grup var ki; onların yeri daha da ayrı. Çocuk cerrahlarından bahsediyorum. İnsan, kendinden önce çocuğunu düşünür. Hele evladının sağlığı söz konusu olduğunda, gözü dünyayı görmez.

HER ŞEY ÇOCUKLARA ÖZEL

Bu pazar özel bir gün. Anlatacağım… Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden Çocuk Cerrahı Prof. Dr. Tutku Soyer, mesleğinin bilinmeyen ama kritik noktalarına dair şunları anlattı:

Çocuklar yetişkinlerin küçültülmüşü değildir. Genellikle sorunlarını ifade edemezler. Özellikle belli bir yaşa kadar durumları hakkındaki sorulara yanıt veremezler. Çoğu zaman sakince muayene etmemiz bile kolay olmaz.

Çocuğun muayeneden itibaren kendini rahat hissetmesi önemlidir. Çocuk cerrahları, çocukların gereksinimlerini anlamaya yönelik yoğun bir eğitimden geçmiş, bu konuda deneyim kazanmıştır. 6 yıllık tıp fakültesinin ardından en az 5 yıl da uzmanlık eğitimi alırız biz.

Fiziksel ortam ve kullandığımız donanım da çocuklara özel. Biz, hastalıkları, çocukları en az yıpratacak şekilde anlayıp tedavi etmeye odaklıyız. Bu hastalıkların çoğu da çocuklara özel durumlar ve bazıları nadir görülen hastalıklar.

TÇCD

Prof. Soyer’in genel sekreteri olduğu Türkiye Çocuk Cerrahisi Derneği’nin başkanı Prof. Dr. Çiğdem Ulukaya Durakbaşa’nın da önemli mesajları var:

02 Nisan 2024, Salı 07:00

Nedir, ne değildir?

Son söyleyeceğimi en baştan yazayım: Seçim bir yarıştır. Savaş değil. Siyaset de mücadeledir. ‘Ölümkalım’ meselesi değil. Kazananların da kaybedenlerin de en başta bu gerçeği görmesi gerek. Politikacılar bu işi kendileri ve yakın çevreleri için değil -gerçekten dedikleri gibi- toplum ve ülke için yapıyorsa; nöbet değişimlerini de normal karşılamaları gerekmez mi? Siyasi partiler bazen galip, bazen mağlup olur. Toplum ve ülkeye hizmet sadece iktidardayken değil, muhalefette de mümkündür. Demokrasi de zaten bu demek değil mi?

UMUT

31 Mart 2024 seçim sonuçları üzerine tarafların yaptığı açıklamaları bu açıdan değerlendirince, ben ülke adına umutlandım doğrusu. Umutlandım çünkü, kazananların şımarıklık ya da intikam duygusuyla hareket etmediğini gördüm. Umutlandım çünkü, kaybedenlerin sonucu sükûnet ve olgunlukla karşılayıp ‘özeleştiri’den bahsettiğini izledim. Cumhuriyet Türkiye'sinin genlerinde aslında zaten var olan demokrasi kültürünün yerleşmesi, hatırlanması adına önemlidir bu tablo.

BUNDAN SONRASI

Seçim sonuçlarıyla oluşan atmosfer çok yakında dağılacak. Başta CHP olmak üzere muhalif cenahtaki coşku, yerini dingin ve gerçekçi bir özgüvene bırakacak. Benzer şekilde, başta AK Parti olmak üzere iktidar kanadı da mevcut moral bozukluğunu geride bırakmak için adımlar atacak. Özetle Türkiye, kısa bir süre sonra, başta ekonomi olmak üzere rutin gündemine dönecek. 31 Mart’ta sandıktan çıkan sonuç, dün itibariyle başlayan yeni dönemin dinamiklerini muhakkak ki etkileyecek, hatta belirleyecek olsa da yerel yönetimler ile merkezi idarenin mesaileri kendi kulvarlarında devam edecek.

MESAJLAR, DERSLER

Bu sütunun takipçileri bilir; toplumun, parti farkı gözetmeksizin, siyaset kurumuna olan güveninin ciddi bir erozyona uğradığını defalarca yazdım. Bu bağlamda 31 Mart sandığına katılımın düşük olacağı yönündeki tahminimi de… Nitekim öyle de oldu. Ülke insanı, siyasetçilerin dertlerine deva olacağına pek inanmıyor artık. Bu, yakın vadede politikacıların üzerinde kafa yorması gereken bir nokta. Siyasete, dolayısıyla da demokrasiye olan inancın zedelenmesi, orta ve uzun vadede tehlikeli bir durum. Klasik ifadeyle bütün partiler şimdi seçmenin kendilerine verdiği mesajları irdeleyecek.

Yeni sınavlara da seçim sonuçlarından çıkartacakları derslere göre hazırlanacaklar. AK Parti-CHP ikilisinde örnek vereyim. CHP’nin yüzde 37 nokta 8’i ‘tarihi bir zafer’, AK Parti’nin yüzde 35 nokta 5’i ‘büyük bir yenilgi’ olarak adlandırılıyor. Arada yüzde 2 buçuk fark yok ama sonuç bu. Demem o ki; bütün partiler işte bu gerçek ışığında bakmalı geleceğe. CHP, zafer sarhoşluğu yaşamadan, AK Parti’nin bunca sene hep kazanırken bu defa neden kaybettiğini irdelemeli; AK Parti ise rakibinin bunca yıldır hep kaybederken bu sefer nasıl başardığını (tek bir kişi ya da faktöre indirgemeden) analiz etmeli. Çünkü…

01 Nisan 2024, Pazartesi 07:00

Yeni dönem

Türkiye’de yerel seçimler hiçbir zaman sadece ‘yerel’ seçim olarak kalmamıştır. Yerel, genele hep yansımıştır. Mahalli seçim sandığından çıkan sonuçlar siyasetin ve dolayısıyla ülkenin genelini şekillendirmiştir. Yazıya başlık tercihimin nedeni budur. Bugün itibarıyla de ülkede yeni bir dönem başlıyor.

1994

Somut örnek tam 30 sene önceki yerel seçim. 28 Mart 1994 mahalli idareler seçimi…

O seçimde 76 ilin 28’ini merhum Necmettin Erbakan’ın liderliğindeki Refah Partisi’nin adayları kazanmıştı. En önemlisi de Ankara ve İstanbul’u. İstanbul’da Recep Tayyip Erdoğan, Ankara’da Melih Gökçek büyükşehir belediye başkanı oldular. Sonrasını da hepimiz biliyoruz. 1994’te yerelde yazılmaya başlayan hikâye, genelde bugün de devam ediyor. İşte bu sebeple diyorum, dün akşam itibarıyla yeni bir dönem başladı diye. Sözünü ettiğim doğrudan iktidar değişikliğini beraberinde getirecek bir dönem değil. Siyasette dengelerin ve gündemin yeniden şekilleneceğini söylüyorum.

NELER BEKLENEBİLİR?

An itibarıyla soru şu: Dün sandıktan çıkan sonuçların ardından bugünden başlayarak Türkiye siyasetinde nasıl gelişmeler yaşanabilir? Üzerinde daha çok konuşuruz ama ilk akşamdan altı çizilmesi gereken birkaç noktayı sıralayayım.

1-Sandıktan çıkan sonuçlar üzerine ilk akla gelen ve dün akşam itibarıyla hemen herkesin bahsettiği ‘erken genel seçim’ ihtimâli zannedildiği kadar kolay ve çabuk olmaz. Lâkin gündemden de hiç düşmez.

2-Başta emekliler olmak üzere, ekonomik durumdan muzdarip kesimlerin tepkisi sandığa yansıdı.

29 Mart 2024, Cuma 07:00

Sandığa giderken

Yarından sonra sandık başındayız. Yerel yöneticilerimizi seçeceğiz. 31 Mart 2024 yerel seçimi de öncekiler gibi ‘yerel’ değil adeta ‘genel’ seçim havasına büründü. Daha doğrusu, bile isteye büründürüldü; siyasetçiler tarafından. Türkiye aslında; geçen yılki Cumhurbaşkanlığı ve Parlamento seçimlerinin ardından seçim atmosferinden hiç çıkmadı. 14-28 Mayıs 2023 seçimleri biter bitmez siyasette -kısa zamanda- çok şey değişti malum. Muhalefet cephesinde, Millet İttifakı dağıldı.

Tabiri caiz ise eski dostlar düşman oldu. İktidar kanadında da Cumhur İttifakı’nın Mayıs 2023’teki yapısı bozuldu. İttifak, kurulduğu ikili formuna döndü. AK Parti-MHP iş ve güç birliği sürüyor. Pazar günkü seçimde; Yeniden Refah, İYİ Parti, DEM, Zafer Partisi ve TİP; bazı seçim bölgelerinde -kaybetse de- sonuç üzerinde belirleyici olacak. Özellikle bu beş partinin alacağı oyların, genel siyasi tabloyu, dolayısıyla da dengeleri yeniden şekillendirmesi kuvvetle muhtemel. Bu nokta önemli çünkü, yerel seçimden hemen sonra ülkenin bir numaralı gündem maddesi ‘yeni anayasa’ süreci olacak.

SEÇMENiN RUH HALi

Son 48 saate girildiğinde seçmenin hâletiruhiyesine dair gözlem ve izlenimlerimi listeledim. Elbette istisnalar vardır. Yanıldığım noktalar da olacaktır. Okuyacağınız benim listem…

Oy vermeye gitmeyeceğini söyleyenlerin sayısı, önceki seçimlere oranla yüksek. Dolayısıyla katılım geçmiş seçimlerden düşük olursa şaşırmayacağım.

İnsanların çok büyük kısmı, parti farkı gözetmeksizin, politikacılara ve siyaset kurumuna olan güvenini kaybetmiş durumda.

Seçmenin yine kahir ekseriyeti (ezici çoğunluk) yerel mevzulardan ziyade, ülkenin genel durumuyla ilgileniyor. Başta da ekonomik zorluklarla.

Üslupları, birbirlerini suçlayıcı kampanyaları, mal varlığı tartışmaları; sandığa gidecek sokaktaki insanın gözünde, belediye başkan adaylarını ‘aynı’laştırıyor. “Hiçbirinin diğerinden farkı yok” ya da “Hepsi aynı” cümlesini, bu yüzden çok sık duyuyoruz.

26 Mart 2024, Salı 07:00

Mehmet Ceyhan emekli oluyor

“50 yıllık serüvenin sonu… Tam 50 yıl önce öğrenci olarak kapısından girdiğim Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi’ndeki görevimi genç arkadaşlarıma gönül rahatlığıyla bırakıyorum. Onlar bu bayrağı çok daha ileriye taşıyacaklar. Beyninize yüklenen bilgi ve deneyim uykularınızı kaçırıyorsa, farklı bir noktadan başlayıp devam etmek kaçınılmaz oluyor. Zamanı uygun olan dostları beklerim.” Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, sosyal medya hesaplarından bu paylaşımı yaptı dün.

PANDEMİDE ÜNLENDİ

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, alanında ülkenin en önemli bilim insanlarından. Bilen biliyordu ama Türkiye onu asıl, COVID-19 pandemisiyle birlikte tanıdı. Prof. Ceyhan, o süreçte verdiği röportajlar ve katıldığı canlı yayınlarda aktardığı bilgilerle kamuoyunun aydınlanmasına ve bilinçlenmesine büyük katkı sağladı. Net üslubu zaman zaman bazılarına rahatsızlık verdi. Özellikle aşı karşıtları, başka bazı meslektaşları gibi Prof. Dr. Mehmet Ceyhan’ı da hedef aldı. Eleştiri sınırlarını aşıp hakaret, iftira ve karalamaya varan tezviratla karşılaştığında susmadı, geri adım atmadı. Görüşlerini, bilimsel verilere dayandırarak paylaşmaya devam etti. Pandemi gündeminde defalarca röportaj yaptığım Mehmet Hoca’yı dün, bu defa emekliliğiyle ilgili aradım.

TEK ÜZÜNTÜSÜ…

67 yaşındaki Prof. Mehmet Ceyhan, yaş haddinden emekli oluyor. Ceyhan’a bundan sonraki planlarını ve görevden ayrılırken vermek istediği mesajları sordum. İşte cevapları:

Ben görevimi bırakıyorum, mesleğimi değil. Mesleği bırakmak mümkün değil. Elbette çalışmaya devam edeceğim. Eve çekilip oturmak yapabileceğim bir şey değil. Bunca yılın bilgi ve birikimiyle, farklı pozisyonlarda bu toplum ve ülkeye katkı vermeyi sürdüreceğim.

İnsanlar COVID-19 dönemini biliyor ama ben aslında daha önceki pandemilerde de hep aktif görev aldım. Bilim kurullarında, Sağlık Bakanlığı’nın komisyonlarındaydım. Hatta ‘domuz gribi’nde sözcülük de yaptım ama onlarda sokağa çıkma yasağı ve açık oturumlar olmadığı için insanlar pek hatırlamıyor.

22 Mart 2024, Cuma 07:00

Bencillere ayna tutmak

Salı günkü yazıma (*) gelen tepkilerden anlıyorum ki, toplumsal hastalığımız ‘çifte standart’, ortak derdimiz. En azından bir kısmımızın… ‘Ben, ben, ben!’ başlıklı o yazıda; hayatın her alanında, her gün karşılaştığımız durumu anlattım aslında. Benmerkezci (egosantrik) insan tipini…

Birinizin attığı şu mesaj önemli: “Yazınızı okuyunca farkına vardım. Gerçekten öyle. Ben dikkat etmemişim. Geçen bir arkadaşıma sağlık sorunumu anlatıp haftaya ameliyat olacağımı söyledim. Geçmiş olsun bile demeden, dizindeki ağrı ve fizik tedavisini anlatmaya başladı.” Bu mesajın en önemli kısmı “Ben dikkat etmemişim” cümlesi. Doğru…

Bu insan modeli o kadar yaygın ki, artık sıradanlaştı. Neredeyse ‘normal’leşti. Bu yüzden pek üzerinde durmuyoruz. Daha doğrusu garipsemiyor, rahatsız olmuyoruz. Oysa bence, böyle bir durumda karşımızdaki egoisti kibarca uyarmamız lazım. “Arkadaş, sana da geçmiş olsun ama dünyada bir tek sen yoksun. Dünyanın merkezi sen değilsin” türünden bir cümleyle mesela.

Memlekette, pazar gecesinden beri futbol, sporda şiddet, spor-siyaset ilişkisi mevzularını konuşuyoruz, malum. Gündeme dair kalem oynatanlara, söz söyleyenlere bir bakın; çok büyük kısmının ‘işine geldiği gibi’ konuşan, ‘dün öyle bugün böyle’cilerden oluştuğunu göreceksiniz.

‘İşine geldiği gibi’ciler ve ‘dün öyle, bugün böyle’ciler. Adeta kardeş iki tarikat (!) bunlar. Sporda varlar, siyasette, akademide, sanatta, iş dünyasında… Her yerdeler. Dün ak dediklerine bugün kara diyen ve bu tutarsızlığı izah etme gereği dahi duymayanlar kulübü (!) Kendisi için ak dediğini, başkası için olduğunda karalayanlar cemaati (!)

“Ne güzel gözlemlemişsiniz” türünden çok mesaj aldım önceki yazı üzerine. Algıda seçicilik bu. Bir konuyu önemsiyor, önceliyorsanız o zaman duyuyor, görüyor, fark ediyorsunuz. Asıl mesele fark edebilmek zaten. Farkındalık. O yüzden diyorum “Kibarca ayna tutmak gerekiyor benmerkezci insanlara” diye. Onlar da fark edebilsin böylece. Yoksa devam edecekler otomobillerini yaya geçitlerine, otobüs duraklarına, garaj girişlerine park edip gitmeye. Ve kendisi gibi biri gelip onun garaj girişini kapattığında -kendi hiç yapmazmış gibi- tepki göstermeye…

Egoistliklerini, çifte standartlı tutumlarını -medeni bir dille- yüzlerine vurmazsak, devam edecekler söylediklerinin aksini yapıp yaptıklarının aksini söylemeye.

Sihirli sözcüklerden biri de ‘empati’. Genellikle şöyle bir çelişki var: Empatiden en çok bahsedenler, neredeyse hiç empati yapmayanlar. Fransızca bir sözcük ‘empati’. Türk Dil Kurumu’na göre (TDK) Türkçesi ‘duygudaşlık’. Şöyle özetleyerek bitireyim…

19 Mart 2024, Salı 07:00

Ben, ben, ben!

Yakın dönemde insanlığa en büyük kötülüğü, cep telefonlarının ön yüzüne kamera koymayı akıl eden kişi yaptı bence. Eminim amacı bu değildi ama selfie (özçekim ya da görçek) kamerasının mucidi, her insanın yürüyen bir ‘ego anıtı’na dönüşmesine sebep oldu. İnsan, yapısal olarak zaten benmerkezci (egosantrik) bir varlık. O kamera, zaten bencil olan o varlığın, bir de kendine âşık olmasına yol açtı. Çevrenize şöyle bir bakın…

Telefonun ön tarafına bakarak yüzünü şekilden şekle sokanları bir izleyin. Benmerkezciliğin (egosantrizm) tanımı şöyle: (Bu tanım ne demeye çalıştığımı daha iyi ifade edecek.) “Her şeyi kendine dayandırmak, kendine bağlamak, kendine indirgemek, her şeyde kendi görüş açısından hükümde bulunmak, her şeyde kendini esas almak ve kendi fikrini, mantığını ve duygusunu hareket noktası, örnek, ölçü ve merkez almak eğilimi.” Bilmem anlatabildim mi?

Bu girişi neden yaptım biliyor musunuz? Sürekli kendine bakan, teknolojinin armağanı filtrelerle kendini olduğundan farklı (ve tabii daha güzel) gören kişilerden oluşan bir toplumun içinde yaşıyoruz. Üstelik bir de herkes ‘meşhur’ artık. Sosyal medya üzerinden canlı yayın yapan yapana…

3 kişi de izlese kendini ünlü hissediyor canlı yayın ‘açan’. (Düşünün, ‘canlı yayın açmak’ diye bir tabir var.) Aslında sosyal de bir varlık olan insan kendini bu kadar çok önemseyince ‘toplum’ da başkalaşıyor. Toplumun bu kadar çok ‘ben’den oluşmasının sonuçlarından biri ‘çifte standart’ın standarda dönüşmesi oluyor. Neredeyse sadece kendiyle meşgul olan bireyler, başkalarını önemsemiyor. Çevrenizde de gözlemleyebilirsiniz; başkalarının dertleriyle dertlenen, başkaları için bir şeyler yapan insan sayısı günden güne azalıyor. 

Çifte standart bencilliğin mütemmim cüzü. Egosantrik insan hemen her konuda çifte standartlı davranıyor. Kendine her şeyi hak görüyor. Kendine hak gördüklerinin başkalarının da hakkı olabileceğini ise hiç düşünmüyor. Sadece kendine… Trafikte kimseye yol vermeyen o insan işte. Fırıncının verdiği ramazan pidesini kabul etmeyip daha pişkin, daha bol susam ve çörek otlusunu alan o insan işte. Hastalığınızdan söz ettiğinizde size bir “Geçmiş olsun” bile demeden “Ben de…” ya da “Benim de…” diye başlayan cümleler kuran o insan işte. Tuttuğu takım lehine olan hakem hatalarında susup rakip lehine çalınan yanlış düdüklerde bas bas bağıran o insan işte. Kendi ya da desteklediklerinin ‘U dönüş’lerini dönüşüm, gelişim olarak nitelerken başkaları veya rakiplerinin geçmişten farklı davranışlarına ‘döneklik’ yaftasını yapıştıran o insan işte. 

Bugün bu ülkede; siyaset dünyasında, futbol âleminde, iş hayatında yaşanan tartışmaların kaosa dönüşmesinin nedeni işte bu insan tipi. Yüzüne karşı bu gerçekleri söylediğinizde; hiçbir eleştiriyi kabul etmeyen, kendi dışında herkesi kusurlu bulan, yaptıklarının aksini söyleyip söylediklerinin tam tersini yapan insan tipi. Bu tip insanlara ayna tutmak, yaşam biçimine dönüştürdükleri çifte standart alışkanlıklarını yüzlerine vurmak gerekiyor. Belki bir gün farkına varır, en azından kendi başlarınayken biraz düşünürler umuduyla…