Murat Çelik

08 Mayıs 2026, Cuma 07:00

Öz bakım=Öz güven

Kendinize nasıl davrandığınız, düşündüğünüzden bile çok şey anlatıyor aslında. Sadece çevrenize değil, kendinize dair de… Öz bakım dediğimiz şey dış görünüşten ibaret değil çünkü. Sadece pahalı kıyafetler, lüks kozmetik ürünleri, marka takıntısı ya da estetik müdahaleler değil. Sözünü ettiğim, çok daha temel bir mesele: İnsanın kendine verdiği değerden bahsediyorum.

Fark ediyorsunuzdur... Kendine özen gösteren insanlar genellikle hayata karşı da daha motive, daha dikkatli, daha öz güvenliler. Çünkü aynaya baktığında; kendini salmış, bırakmış, ihmâl etmiş biriyle değil; kendine emek veren, dikkat eden, özen gösteren, özetle değer veren biriyle karşılaşıyor o insanlar. Burada önemli nokta, öz bakım ile gösteriş arasındaki çizgi. Hele de sosyal medya çağında... Sağlıklı yaşamak başka bir şey, sürekli kusursuz görünmeye çalışmak başka. Kendine özen göstermek başka bir şey, başkalarına “bakın ne kadar iyiyim” mesajı vermeye çalışmak başka.

Açık konuşalım... Öz bakım biraz da ekonomik bir mesele bugün. Kuaför fiyatlarından cilt bakım ürünlerine, spor salonu üyeliklerinden sağlıklı beslenmeye kadar birçok başlık ciddi maliyet yaratıyor. İnsanlar bazen sadece iyi görünmek için değil, bakımlı kalabilmek için bile bütçe hesabı yapmak zorunda kalıyor. Çünkü ekonomik şartlar insanların sadece harcama alışkanlıklarını değil, kendileriyle kurdukları ilişkiyi de etkiliyor.

Yoğun çalışan, geçim derdi yaşayan, sürekli stres altında olan bir insanın kendine vakit ayırması hiç kolay değil. Uyku düzeni bozuluyor, beslenme alışkanlığı değişiyor, hareket azalıyor. Ve en kolay vazgeçilen öz bakım oluyor. Oysa mesele sadece ‘görüntü’ değil. Psikologların da sık sık altını çizdiği bir gerçek var: İnsan kendisine ne kadar özen gösterirse, zihinsel olarak da kendisini o kadar güçlü hissediyor.

Öz bakım, aslında küçük, temel ve maliyetsiz şeylerle başlıyor. Düzenli uyumak. Temiz ve özenli giyinmek. Yürüyüş yapmak. Kendine zaman ayırmak. Biraz nefes almak. Bunların hepsi, insanın önce kendine verdiği mesaj aslında: “Ben önemliyim” mesajı. İşte tam da bu yüzden, öz bakım ile öz güven arasında güçlü bir bağ var. Kendini tamamen ihmâl eden birinin öz güvenini koruması hiç kolay değil. Çünkü insanın kendisiyle ilişkisi bozulduğunda, dış dünyayla ilişkisi de bundan etkileniyor.

Bu noktada başka bir tehlike daha var: Öz bakımın giderek bir yarışa dönüşmesi… Yine sosyal medya... Kusursuz yüzler, filtreli hayatlar, sürekli genç ve mükemmel görünme baskısı… İnsanlara gerçekçi olmayan bir standart dayatılıyor. Bu da öz bakımın ruhunu bozuyor. Çünkü öz bakımın temelinde, adı üstünde, insanın özüyle, kendisiyle kurduğu ilişki var. Bugün yeniden hatırlamamız gereken şey tam da bu bence. Öz bakım lüks değil. Sadece zenginlere ait bir alışkanlık hiç değil. İnsanın kendisine duyduğu saygının bir parçası. Ve unutmayın...

İnsan kendisine nasıl davranıyorsa, bir süre sonra hayat da ona öyle davranıyor.

05 Mayıs 2026, Salı 07:00

‘Ne olacaksın’ değil, ‘ne kadar kazanacaksın?’

Ben 56 yaşındayım. Bizden önceki nesillerde de, bizim jenerasyonda da soru şuydu: “Büyüyünce ne olacaksın?” Meslek konuşulurdu. Bir iş, bir kimlik, kariyer, hedef... Para; bunların doğal sonucuydu. Tabii ki iyi kazanmak hedeflenirdi ama öncelik çok zengin olmak değildi. Hiç değilse öyle ifade edilmezdi.

Bugün soru değişti. Artık mesele “Ne olacağım” değil. “Ne kadar kazanacağım?” Hatta çoğu zaman meslek, kariyer vs yok, sadece sonuç var: Para. Gençler, ergenler, hatta çocukların dünyasında durum bu artık. Ama onların kusuru değil. İçine doğdukları dünyanın dili bu. Bakın sosyal medyaya; süreç yok, emek yok. Sadece sonuç var: Hızlı para. Kolay başarı. 

Uzmanlar buna ‘sonuç odaklı başarı algısı’ diyor. Yani nasıl kazandığın değil, ne kadar kazandığın önemli. Yalnız, bu çok tehlikeli. Çünkü emek ile sonuç arasındaki bağı koparıyor bu alışkanlık. Gençler artık kendini meslekle değil, gelirle tanımlıyor. “Ne iş yapıyorsun?” değil, “Ne kadar kazanıyorsun?” Peki neden böyle oldu? Aileler çocuklarına ”Mutlu ol” demekten çok “Rahat yaşa” diyor. Toplum da bireyi karakterinden ziyade, hayat standartıyla ölçüyor. Medya zaten... Başarıyı değil, zenginliği vitrine koyuyor. 

Böyle olunca da... Çocuk daha küçük yaşta şunu öğreniyor: “Önemli olan ne yaptığın değil, ne kazandığın.” İşte bu anlayış, kestirme yolları meşrulaştırıyor. Sabır yerine hızla iş bitirmeyi öğretiyor. Ve ortaya, kıymeti sahip olduğu değerler yerine parayla ölçülen bir insan modeli çıkıyor. Oysa gerçek başka. Daha doğrusu, olması gereken... Hiçbir başarı sadece parayla sürdürülemez. Hiçbir hayat sadece maddi kazançla anlam kazanmaz. Bu yüzden önemli işte o “Ne olacaksın?” sorusu. Bir işin ustası olmayı, emek vermeyi, değer üretmeyi anlatmak gerekiyor. Paranın sonuç olduğunu... Ve insanı ayakta tutan şeyin sonuç değil, yol olduğunu. Son söz: Sadece zengin olmayı hedefleyen biri zengin olabilir. Ama sadece maddi olarak.

01 Mayıs 2026, Cuma 07:00

Hayat...

En çok konuştuğumuz ama en az ciddiye aldığımız konu ne sizce? Sanırım ‘sağlık’. Çünkü insan, sağlığının kıymetini bildiğini sanıyor ama aslında bilmiyor.

Bir hastane koridoruna girin. Yoğun bakım kapısının önünde bekleyin. Herkes aynı cümleyi kurar: “Yeter ki sağlığına kavuşsun, gerisi önemli değil.” Bir cenazeye gidin. “İnsan anlıyor o zaman” denir ya... Evet. Ama sadece o zaman. Birkaç gün geçer, yine unutulur her şey. O korku da, o çaresizlik de… Ve hayat kaldığı yerden devam eder. Aynı ihmallerle...

Gece uykudan çalıp ekran başında kalan biziz. Ağrıyı, iki ağrı kesiciyle bastırıp doktora gitmeyen biziz. Kontrolleri erteleyen, “Bir şey olmaz” diyen de biziz... Ve hep o cümle: “Şimdi vakit yok. Bir ara hallederiz.” Ne zaman? Hastane odasında mı? Sevdiğinin yanında refakatçi olunca mı? Toprağın başında mı?

Gerçek şu: İnsan, sağlığının kıymetini bilmiyor. Sadece kaybetme ihtimali ortaya çıkınca panikliyor. Kısa bir süreliğine. Sonra yine aynı hayat. Mesele unutmak değil, yüzleşmemek. İnsan kırılgan olduğunu hatırlamak istemiyor. Her şeyin bir anda değişebileceğini kabul etmek istemiyor. Ama gerçek değişmiyor. Bugün sağlıklısın diye yarın da öyle olacağının garantisi yok. Bugün yanındaki sevdiklerinle yarın da birlikte olacağının da. Ve biz bunu hep geç kaldığımızda anlıyoruz.

Oysa; sağlık, kaybedildiğinde değer kazanan bir şey değil. Kaybedildiğinde, sadece yokluğu fark edilen bir şey. Sevdiklerin de öyle. Yanındayken erteliyorsun. Dinlemiyorsun. Vakit ayırmıyorsun. Ama kaybetme ihtimali ortaya çıktığında… Her şey bir anda değişiyor. Ama o anın bile garantisi yok.

O yüzden mesele basit: Sağlık ertelenmez. Sevdiklerin beklemez. Ve şu gerçek değişmez: Hayat; sen hazır olduğunda değil, kendi karar verdiğinde durur. O hayatın en sert gerçeği de şu: Her şey bir anda değişebilir. Ve o an geldiğinde geri dönüş yoktur. O yüzden kendine şu soruyu sor: Gerçekten neyin kıymetini biliyorsun? Ve bunu ne zaman hatırlıyorsun? Eğer cevabın “zor zamanlarda” ise… Bil ki, geç kalıyorsun.

28 Nisan 2026, Salı 07:00

Türkçe yanlışları. yine, yeni, yeniden.

Müdavimler biliyor. Zaman zaman Türkçenin kafasını, gözünü yaranları şikayet ediyorum buradan. Baktım; en son Ocak ortasında yazmışım yanlış kullanım örneklerinden bazılarını. Geleneksel yazının yeni bölümünün vakti gelmiş. 

Bugünkü ilk örnek “Fırtına sonrası sessizlik.” Böyle dedi geçenlerde haber kanallarından birinde, muhabir kardeşimiz. Önce bir kelime oyunu yaptığını düşündüm ama yayının bütününü izleyince anladım ki öyle değil. Genç meslektaşımız “Fırtına öncesi sessizlik” deyimini yanlış biliyor ve yanlış kullanıyor. Belki fırtınadan sonra da bir sessizlik oluyordur ama Türkçedeki ifade o değil.

Diğer örnek ‘sefarad’ sözcüğü. Sefarad Yahudileri, Elhamra Kararnamesi ile 1492’de İspanya ve 1496’da Portekiz’den sürülen, İber Yarımadası kökenli Yahudiler. ‘Sefarad’ İbranicede ‘İspanya’ demek. Adları buradan geliyor ve ülkemizdeki Yahudi toplumunun büyük bir kısmını bu insanlar oluşturuyor. İşte o ‘sefarad’ sözcüğü yerine ‘sefaret’ diyeni duydum. ‘Sefaret’, elçilik demek. Hem elçinin yaptığı iş, yani sefirlik hem de bina... Sefarethane yani elçilik binası anlamında. Özetle ‘sefaret’ ve ‘sefarad’ bambaşka iki kelime. 

Sırada ‘çırpıntı’ yerine ‘çarpıntı’ diyen arkadaş var. Denizin ufak ve oynak dalgalı olduğunu anlatmaya çalışan kişi “Su çırpıntılıydı” demeye çalışırken ‘çarpıntılı’ sözcüğünü kullandı sohbette. Dil sürçmesi olmadığını, ikinci defa da aynı şekilde kullanınca anladım. Kalp atışındaki hız, düzensizlik ya da sıklık anlamına gelen ‘çarpıntı’nın, sudaki ‘çırpıntı’ ile bir alakası yok sevgili kardeşim! 

“Maden suyu alabilir miyim? İçine de bir dilim tıraş limon.” Siparişini böyle verdi kafede yan masamdaki müşteri garsona. “Bir dilim tıraş limon”! Sözü edilen ‘dilim’ aslında. Limon dilimi... Yaygın şekilde ‘tıraş limon’ olarak kullanılıyor. Kast edilen ‘tranş’. Fransızcadaki ‘tranche’ sözcüğü... ‘Tranş’ diye okunan bu kelimenin anlamı ‘dilim’. Yani “Bir dilim, tranş limon” bile olmaz. Nerede kaldı ‘tıraş’ limon. Tıraşın konuyla hiç ilgisi yok. 

Bitmedi... “Kendine özgün...” yanlış bir ifade. Onu da ekranda duydum. “Kendine özgü” onun doğrusu. ‘Özgün’ ise ‘kendine özgü’ demek zaten. 

Sosyal medya canlı yayınlarından birinde karşılaştığım örnekle bitiriyorum. “Konuşup duruyor ama baktım, boş keseden atıyor” dedi yayını yapan delikanlı. “Bol keseden atmak” o deyim. ‘Boş keseden’ değil. Boş boş konuşmayın Allah aşkına. Yapmayın bunları güzelim Türkçeye

24 Nisan 2026, Cuma 07:00

Samimiyet değil, hadsizlik

Günlük hayatta küçük gibi görünen ama aslında çok şey anlatan bir durum var: Siz karşınızdakine “Siz” diyorsunuz… O size “Sen” diye cevap veriyor. Tek başına bir ‘hitap’ meselesi değil bu. Bir ‘sınır’ meselesi. Ve o sınır, giderek siliniyor. * Bakın çevrenize, hayatın her alanında aynı tabloyu göreceksiniz. Profesyonel yaşamda, medyaya hakim olan dilde, siyasette, arkadaşlık ilişkilerinde… Üslup kayıyor. Sözün ayarı bozuluyor. İnsanlar, ‘samimiyet’ adı altında hadlerini aşıyor ve bunu normalleştiriyor.

Gelin açık konuşalım. Bu, ‘samimiyet’ değil. Bu, ‘hadsizlik’, ‘kabalık’. Hatta çoğu zaman doğrudan ‘terbiyesizlik’. Samimiyet denilen şey, karşılıklı bir zeminde kurulur. Karşınızdakiyle mesafeniz vardır, o mesafe zamanla kısalır. Güven oluşur, dil değişir. Ama bugün olan şu: Hiç tanımadığı insana bile ilk cümlede “Sen” diye hitap eden, iki dakika içinde sınırı aşan, ölçüsüz bir rahatlıkla davranan insanlar... Bu ‘özgüven’ değil, ‘ölçüsüzlük’.

Siyasette mesela... Fikir tartışması yerine hakaret, eleştiri yerine aşağılama. Argonun, küfrün normalleştiği bir dil. Çamur gibi bir üslup. Ekranlarda, kürsülerde, toplumun önünde. Medya farklı mı? Daha çok izlenmek için doz artırılıyor. Söz sertleştikçe ilgi artıyor ama farkında değiller; o sözün değeri kayboluyor. Sosyal medyada durum daha da vahim. Hiç tanımadığı birine, yüzüne karşı söyleyemeyeceği sözleri yazan insanlarla dolu ortalık. Çünkü sınır yok, mesafe yok. Çünkü sorumluluk hissi yok. Oysa detayları toplumdan topluma farklılık gösterse de, evrensel bir kavram var şu hayatta: Saygı. Ve o saygının temelini oluşturan kurallar. Adabımuaşeret. Birine nasıl hitap edeceğini bilmek. Ne zaman susacağını, nerede duracağını bilmek.

Bakın... Bunlar ‘eski’ değil. Bunlar ‘temel’. Bugünkü sorun şu: İnsanlar ‘doğal olmak’ ile ‘ölçüsüz olmak’ arasındaki farkı kaybetti. ‘Olduğu gibi konuşmak’ ile ‘aklına geleni söylemek’ aynı şey sanılıyor. Oysa değil. Çünkü üslup, insanın aynasıdır. Ne söylediğiniz kadar, nasıl söylediğiniz de önemlidir. Hatta çoğu zaman daha fazla. İş hayatında bu ihlalin karşılığı net: Sınırını bilmeyen, saygı göstermeyen, dilini kontrol edemeyen insanla kimse uzun süre çalışmaz. Aslında arkadaşlıkta da öyle. Bir süre sonra yalnızlaşır haddini aşanlar. Kendileri gibi olanlar bile uzaklaşır çünkü herkes saygı görmek ister. Kendi göstermese de. Ama biz ne yapıyoruz? Saygıyı sadece ‘mesafe’den ibaret zannediyoruz. Mesafesizliği de “samimiyet”. Oysa öyle değil. Samimiyet, sınırların kalkması değil, olması gereken sınırların kurulmasıdır. O sınır yoksa… Ne ilişki sağlıklıdır, ne iletişim, ne toplum. Bugün yaşadığımız şey basit bir üslup sorunu değil. Bu bir kültür aşınması. Ve bu durum devam ederse… Yarın birbirini dinleyen değil, birbirine sadece bağıran bir toplum kalacak geriye. O yüzden şunu görmemiz şart: Mesele ne söylediğimizden çok, nerede durduğumuz.

21 Nisan 2026, Salı 07:00

Söylediğimiz başka yaptığımız başka

Sokakta 100 kişiye, hangi konularda hassasiyetinin yüksek olduğunu sorun; en az 90’ından benzer cevaplar alırsınız. Net. Kadın cinayetleri… Çocuklara yönelik suçlar… Toplumsal adalet… Eğitim... Herkes duyarlı. Herkes bilinçli. Herkes hassas. Peki gerçekten öyle mi? Gelin -bari bu noktada- dürüst olalım, açık konuşalım. 

Bu ülkede insanlar duyarlılıklar konusunda gerçeği söylemiyor. Hadi ‘yalan söylüyor’ demeyeyim ama çoğunluk gerçeği gizliyor. Mesela… Kadın ve çocuk cinayetleri konusuna çok hassas olduğumuzu söylüyoruz. Doğru. Ama o konularda yazılan yazılar ne kadar okunuyor? Yapılan programlar ne kadar izleniyor? Rakamlar ortada. Sabah kuşağı programları, futbol tartışmaları, günlük polemikler, cinsellik içeren görüntüler; çok hassas olduğumuz konulardan çok daha fazla ilgi görüyor. 

Bir başka klasik: “Belgesel izliyorum.” Hepimiz biliriz bu cümleyi. Ama aynı anda magazin programları ve mafya dizileri reyting rekorları kırar. Aynı durum müzikte de geçerli. “Klasik müzik dinliyorum, cazı da çok severim”cilerin büyük bölümü de gerçeği söylemiyor. Ama öyle söylemek daha ‘iyi’ hissettiriyor insana. Uzmanlar bu durumu iki kavramla açıklıyor: Sosyal onay ihtiyacı ve bilişsel çelişki. İnsanlar, toplum içinde nasıl görünmek istiyorsa öyle konuşuyor. Yani gerçekte ne yaptığı değil, nasıl algılandığını önemsiyor. 

Bir de şu var: İnsan kendini iyi hissetmek ister. Bu yüzden de yaptığıyla söylediği arasındaki farkı görmezden gelir. Ya da fark etse bile kabul etmez. Bir psikoloğun şu tespiti çok çarpıcı: “İnsanlar değerleriyle değil, değerli görünme isteğiyle hareket ediyor.” Yani çoğunluğun derdi gerçekten duyarlı olmak değil. Duyarlı görünmek. Bu durum sadece medya tüketiminde değil, hayatın her alanında var. Kitap okuma konusunda… Siyaset konuşurken… Sanatla ilgili fikir beyan ederken… Herkes olması gerekeni söylüyor. Ama gerçekte olan başka. Bu sadece bir çifte standart değil. Bu bir yüzleşmeme hâli aslında. Kendine de dürüst olamama hâli. 

Böyle olunca da... Gerçek sorunlar, gerçek ilgiyi görmüyor. Gerçek meseleler geri planda kalıyor. Ve biz hâlâ “Toplum olarak çok hassasız” türküsü çalmaya devam ediyoruz. İyi geliyor çünkü bu. Hepimizin yöresinin türküsü! Oysa ‘hassasiyet’ söylemle değil, davranışla ölçülür. Ne izlediğinle… Ne okuduğunla… Neye zaman ayırdığınla… Yani tercihlerinle. Bakın, bir toplumun gerçekten neye değer verdiğini; söyledikleri değil, tükettikleri gösterir. Sorun bakalım kendinize; gerçekten duyarlı mısınız, yoksa sadece öyle görünmeyi mi seviyorsunuz?

17 Nisan 2026, Cuma 07:00

Çocuk görerek öğrenir

Kahramanmaraş’ta 14 yaşında bir çocuğun yarattığı trajedinin etkisinden çıkmak çok zor. Acımız büyük. Bir öğretmen, sekiz öğrenci... Yoklar artık. Yürek dayanmaz... Söz söylemek, yazı yazmak zor. Ama daha zoru şu: Bu artık sadece bir ‘haber’ değil. Bir uyarı da değil hatta. Bu bir alarm. Bir kırılma anı.

Okullarda uzun zamandır konuştuğumuz bir başlık vardı: Akran zorbalığı. Bazen ‘şaka’ diye görülen, önemsenmeyen, “Çocuk işte” diye geçiştirilen davranışlar. Ama öyle değil işte. Herkes görmeli öyle olmadığını.

Bir çocuk durup dururken bu noktaya gelmez. Hiçbir çocuk doğuştan şiddet eğilimli değildir. Ama öğrenir. Çocuk görerek öğrenir. Evde görür. Sokakta görür. Ekranda görür. Ve müdahale edilmezse bir süre sonra gördüğünü uygulayabilir.

Akran zorbalığı bu sürecin en kritik eşiği. Sürekli aşağılanan, dışlanan, küçük düşürülen bir çocuk; bir süre içine kapanır ama bir gün patlayabilir. Uzmanların söylediği çok net: “Tekrarlayan zorbalık, birikimli travmaya dönüşür.” Yani mesele tek bir olay değil. Bir süreç. Ve o süreç aslında, çoğu zaman gözümüzün önünde yaşanıyor. Bir de dijital dünya var tabii. Bugünün çocukları sadece yaşadıkları mahallede büyümüyor. Ekranın içinde de büyüyor. Şiddetin normalleştiği, aşağılamanın eğlenceye dönüştüğü bir içerik akışına maruz kalarak... Ve o akışın içindeki çocuk, neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt edemeden yol alıyor. Sadece izlemiyor. Taklit de ediyor. Şiddet uygulayanların parlatıldığını görüyor, özeniyor, öykünüyor.

Mesele şu: Biz yetişkinler neyi görmüyoruz? Çünkü bu çocuklar bir günde bu hâle gelmiyor. Sinyaller veriyorlar. Davranış değiştiriyorlar. İçe kapanıyor ya da saldırganlaşıyorlar. Ama biz... “Geçer” diyoruz. “Büyüyor” diyoruz. “Abartma” diyoruz. Sonra bir gün… Bir gün geliyor, artık çok geç oluyor. Artık geri dönüşü olmayan bir noktaya geliyoruz.

Bu olayda sorumluluk sadece o çocukta mı? Hayır. Ailenin, okulun, çevrenin, sosyal medyanın da payı yok mu ortaya çıkan sonuçta? Bir çocuk evde ne görüyor? Öfke mi, anlayış mı? Okulda ne yaşıyor? Korunma mı, yalnızlık mı? İnternette ne izliyor? Değerleri mi, şiddet mi? Bu soruların cevabı işte o çocuğun kim olacağını belirliyor.

Akran zorbalığını küçümsüyoruz. Dijital şiddeti normalleştiriyoruz. Çocukların ruh hâlini görmezden geliyoruz. Ve sonra sonuçlara şaşırıyoruz. Bakın, ihmal edilen her mesele büyür. Görmezden gelinen her sorun derinleşir ve bir noktadan sonra kontrol edilemez hâle gelir. Uzmanlar hep aynı şeyi söylüyor: Erken müdahale. İletişim. Sınır koyma. Empati eğitimi. Dinleyip, konuşup uygulamadıklarımız yani.

Şunu kabul etmemiz şart: Bu mesele ‘birkaç problemli çocuk’ meselesi değil. Bu bir sistem sorunu. Bir kültür sorunu. Bir ihmaller zinciri. O zincirin halkaları tek tek kırılmadıkça, yaşadığımız bu trajediler son bulmaz, tekrar eder. Sadece konuşmanın yetmediği ortada. Çözüm; dinlemek, izlemek, gereğini yapmak.

14 Nisan 2026, Salı 07:00

Ya dışındasındır kadrajın ya da içinde yer alacaksın

Pazar akşamı Galatasaray – Kocaelispor maçının seremonisinde, İstiklal Marşı sırasında rejinin kadrajı dikkatinizi çekti mi? Sahaya takımlarla çıkan ve oyuncuların önünde duran çocukları kesti kamera. Çocukları göstermemek belli ki bilinçli bir tercihti. Bence sebep, o anların gerektiği gibi yaşanmıyor olması. Ulusal marş okunurken, kamerayı fark eden çocukların yaptığı hareketlerden söz ediyorum: Parmaklarıyla skor gösterenler… Futbolcuların gol sevinçlerini taklit edenler… Rakibe gönderme yapanlar… Hem sportmenlikten uzak, hem de ortamın ruhuyla bağdaşmayan tavırlar. Bazı statlarda birkaç çocuk… Bazılarında neredeyse hepsi. Ve bu durum artık münferit olmaktan çıktı.

Eskiden kulüple bağlantısı olanlar çocuğunu seremoniye çıkarabilirdi. Nadir bir fırsat, özel bir anıydı. Bugün ise parayla. Üstelik maçına göre... Büyük kulüplerde 40 binden başlayıp 70-80 bin liralara çıkıyor ‘seremoni paketleri’. Ücretini ödeyenin çocuğu, futbolcunun elinden tutup sahaya çıkabiliyor. Yani anı da satın alınabilir hâle geldi artık. Kulüpler açısından bakınca anlaşılır. Gelir kalemi. Endüstriyel futbolda çağın gerçeği. 

Ama kulüpler sonuç. Asıl mesele şu: Biz neyi normalleştiriyoruz? Bugünün dünyasında çok tehlikeli bir düşünce giderek yaygınlaşıyor: “Parayla her şey ne kadar kolay” anlayışı... Deneyim satın alınıyor. Statü satın alınıyor. Görünürlük satın alınıyor. Ve çocuklar bunu çok erken yaşta öğreniyor. Bir şeyin ‘özel’ olmasıyla ‘satın alınmış’ olması arasındaki fark silikleşiyor. O yüzden o çocuk, sahaya çıktığında marşa değil kameraya odaklanıyor. Anı yaşamıyor, görünür olmaya çalışıyor. 

Bu durum sadece statlarda değil hayatın her alanında geçerli. Okullarda, sosyal medyada, iş hayatında… Parası olanın öne geçtiği, görünür olduğu, ayrıcalık elde ettiği bir düzen. Ve biz buna alışıyoruz. Unuttuğumuz gerçek ise şu: Her şeyin satın alınabildiği yerde, ‘değer’ler zayıflar. ‘Duruş’ anlamını kaybeder. ‘Emek’ ikinci plana düşer. Ve en tehlikelisi; insanlar kendini ‘ne olduğu’ ile değil, ‘neye sahip olduğu’ ile tanımlar hâle gelir.

Bu noktada görev öncelikle anne babalara düşüyor. Çünkü çocuklar izleyerek öğrenir. Eğer bir çocuk her şeyin parayla çözüldüğünü görüyorsa, siz ne anlatırsanız anlatın, o gördüğüne inanır. O sahadaki çocuklara biz ne öğrettik, asıl konu bu. Ebeveynleri “İstiklal Marşı okunurken şekilden şekile girme yavrum. Kameraya bakmak yerine o anın içinde ol. O atmosferi hisset” dedi mi mesela o çocuklara? Aslolanın bunlar olduğunu gösterdi, hissettirdi mi aileler? 

Hepimiz biliyoruz ki; evet, parayla birçok şey satın alınabilir ama ‘saygı’ satın alınamaz. ‘Duruş’, ‘değerler’ satın alınamaz.. Ve o değerler yoksa… En ön sırada olsanız bile, kadrajın dışında kalırsınız.