Fotoğrafta iki yanımdaki bu iki adam, 30 yıllık emekleriyle sadece ticaret ya da işletmeciliğe değil, hayatın bütününe dair çok önemli dersler, mesajlar veriyor. Yazının başlığını da bu nedenle böyle attım. Anlatayım…
Fotoğraf, geçen hafta, Ankara’nın 30 yıllık markası Café des Cafés’de çekildi. Mekânın 30’uncu yıl kutlama akşamında… Kafenin adı Fransızca. ‘Kafelerin Kafesi’ demek. Kamil Uzel (solda) ve Halil Yurtkuran (sağda); Kavaklıdere’de, Tunalı Hilmi Caddesi’ndeki kafenin sadece ortakları değil, aynı zamanda adeta iki kardeş. Eşleri, çocukları, torunlarıyla birlikte. Hatta Café des Cafés’nin çalışanlarıyla da… Zaten mekânın 1995’ten bugüne ‘aynı’ kalabilmesi de bu ‘aile olabilmek’ gerçeği sayesinde.
Yurt dışına gidenler bilir… Kentlerin ‘görülmesi gereken yerler’inin yanında bir de ‘gidilmesi gereken mekânlar’ listeleri vardır. Kafeler, restoranlar, barlar… Yeme – içme adresleri listelerinde ilk sıralarda genellikle eski işletmeler yer alır. Gelenekselleşmiş, hiç değişmeyen, kentle özdeşleşmiş mekânlar. Avusturya’nın başkenti Viyana’daki Café Central gibi mesela. Ya da Fransa’nın başkenti Paris’in Café de Flore’u, Deux Magots’su, Café de la Paix’si gibi. Dünyanın hemen her yerinde var böyle tarihi, şık mekânlar. Ortak özellikleri; Uzun yıllardır aynı yerde, aynı menüyle hizmet vermeleri. 50 yıldır, 80 yıldır, 100 yıldır aynı ailelerin yeni jenerasyonları tarafından işletilmeleri. Kentin entelijansiyası yani aydınlar topluluğunun uğrak yeri olmaları. Çevreleri hızla değişirken onların adeta zaman durmuşçasına ‘aynı’ kalmaları. Aynı dekorasyon, çalışanları ve müdavimleriyle aynı yüzler, aynı lezzetler, aynı prensipler…
Café des Cafés de böyle. Cumhuriyetin başkentinde 30 yıldır aynı. Kastamonu Tosya’nın tarhana çorbasının tadı da aynı, elmalı cevizli üzümlü payın da. Köri soslu tavuk da aynı, menemen de, çi börek de, penne arabiata da, Meksika pizza da, cheese cake de. Müşterileri (Yurtkuran ve Uzel müşteri değil misafir diyor) de çoğunlukla aynı. Başkent Ankara’nın; sanat, spor, diplomasi, akademi, medya ve iş dünyasında yer alan isimleri genellikle. Müdavimlerin personele, personelin de ‘misafirler’e isimleriyle hitap ettiği bir ortam. Sürprizsiz, istikrarlı, temiz, güvenilir… İnsanın kendini ait hissettiği… Sürekli geldiği, sadık müşterisi olduğu…
Yazının başlığı tam da bu nedenle işte. İnsan; Arkadaşına, içinde bulunduğu sosyal çevreye, çalıştığı şirket ve çalışma arkadaşlarına, yöneticilerine ve nihayet devletine, ‘güven’ duymak ister. ‘Aidiyet’ hissetmek ister. ‘Sadakat’, bu güven ve aidiyetin sonucu oluşur. Mevzu bir kafe ya da bir şirket veya iki kişi değil. Mevzu bahsettiğim bu bütünlük.
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) çok önemli bir toplantı var bugün. Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu saat 14.00’te toplanacak ve bir oylama yapacak. İmralı Adası’na gidip terör örgütü PKK’nın kurucu lideri Abdullah Öcalan’ı ziyaret edelim mi, etmeyelim mi oylaması. Bu kritik randevunun 24 saat öncesinde Ankara kulislerindeki hava, oylamada ‘evet’ oylarının çoğunlukta olacağı yönünde. Yani bir gün öncesinden görünen o ki komisyon üyelerinden oluşacak bir heyet adaya gidip Öcalan ile görüşecek. Bu ihtimâl yüksek.
Başkentte iki görüş var. İki karşıt görüş… İmralı ziyaretinden yana olanlar; bu – muhtemel – ziyaretin süreci olumlu etkileyip hızlandıracak çok önemli bir adım olacağı görüşündeler. Ziyarete karşı çıkanlar ise – mealen – şöyle diyorlar: “Abdullah Öcalan’ın mevcut kanallar üzerinden mesajlarını vermekte zaten bir sıkıntısı yok. PKK da silah bırakıp kendini feshettiğini açıkladığına göre; bu ziyarette bugüne kadarkilerden farklı ya da yeni ne konuşulacak?”
Komisyon üyelerinin Öcalan ziyaretini destekleyenler, kalıcı bir çözüme ulaşılabilmesi için her siyasi parti ve toplumun her kesiminin süreçte yer almasının gerekli olduğunun altını çizip İmralı ziyaretinin bu boyutuyla değerlendirilmesini istiyorlar. Olası ziyareti, ‘milletvekillerinin (dolayısıyla Meclis’in) Öcalan’ın ayağına gitmesi’ olarak görüp buna karşı çıkanlar ise toplumsal katılım için buna gerek olmadığını savunuyorlar. Bu görüşte olanlar; sürecin devamı ve kalıcı barışa ulaşmak için bundan sonra yapılacak teknik çalışmaların siyasetin değil, devlet mekanizmasının işi olduğunu söylüyorlar.
“İmralı’ya gidilsin” diyenler; Türkiye’nin tarihi bir virajı siyaset kurumu eliyle ve hep birlikte dönebileceğini, böyle bir fırsatın heba edilmemesi gerektiği görüşünü seslendiriyorlar. Siyasetçilerin bu sorumluluktan kaçamayacağını da ekliyorlar. Karşıt görüş sahipleriyse, ‘Meclis’in teröristbaşının ayağına gitmesi’nin toplumda yaratacağı psikolojik etkiye dikkat çekiyorlar. Böyle bir adımın, ‘devletin terör örgütüne yenildiğinin ilânı’ şeklinde algılanacağını savunup o fotoğrafta yer alacak siyasetçilerin, bunu sokakta, halka anlatamayacağı görüşünü savunuyorlar.
Durum böyle. Şu noktayı net olarak görmek gerek: Ankara’da herkes; sürecin başarıyla sonuçlanmasını, Türkiye’nin terörden sonsuza kadar kurtulmasını, barış ve huzur ortamının kalıcı olmasını istiyor ama bu hedefe ulaşılırken yürünecek yol, uygulanacak yöntemler konusunda hemfikir değil insanlar. Öncelikler ile hassasiyetler çakışıyor. En önemlisi de ‘güven’ unsuru. Geçmişin tecrübeleri, sadece karşılıklı değil, çok taraflı güvensizlik ortamını besliyor maalesef. Kolay değil. Yaşayarak göreceğiz bazı şeyleri.
Futbol, dünya genelinde en popüler spor dalı. Türkiye’de de öyle. Kritik bir derbi, ülkede gündemin ilk sırasına yerleşiyor. Günler öncesinden başlayan, maç oynanırken zirve yapan, sonuçlandıktan sonra da bitmeyen tartışmalarıyla, özellikle derbiler, diğer memleket meselelerini gölgede bırakır. Bilirsiniz işte… Koskoca, kariyer sahibi insanlar; gönül verdikleri renklerin peşinde bambaşka bir karaktere bürünür söz konusu futbol olduğunda. Onu da bilirsiniz… Maçı yöneten hakem kadrosu ayrı, teknik direktörün tercihleri ayrı, futbolcuların performansları ayrı, rakip camiadan gelen açıklamalar ayrı tartışılır malum.
Sadece büyük maçlarda da değil, aynı şehrin farklı renkteki takımlarının çekişmesinde de tansiyon hep yüksektir. Yine birçok bölgede, komşu şehirlerin ezeli rekabetlerinde de durum aynıdır. İstanbul’un üç büyükleri Beşiktaş, Fenerbahçe, Galatasaray ezeli rekabetlerinden başlayın; İzmir’de Karşıyaka – Göztepe, Karadeniz’de Trabzon – Samsun ya da Rize – Trabzon rekabetleriyle devam edin listeye. Geçmişten gelen; Bursa – Eskişehir gibi, Sivas – Kayseri gibi, Kocaeli – Sakarya gibi komşu rekabetlerini de ekleyin. Bir yandan ‘ezeli rekabet – ebedi dostluk’ türünden idealize sloganlar öne çıkarılmaya çalışılsa da işin pratiği maalesef pek öyle olmaz bu alemde.
Dünyada da farklı değil aslında durum. Futbolun kitleleri peşinden sürüklediği Güney Amerika’dan Britanya’ya kadar aynı. Almanya, İtalya keza. En köklü kulüplerin bitmeyen rekabetine yıllar içinde önce aynı kentin ardından da komşu şehirlerin takımları eklenmiş hep. Zaman zaman taraftar grupları arasında sokaklar ya da tribünlerde yaşanan şiddet olaylarıyla da gündeme gelen bu rekabet sadece sporla da sınırlı değil. İşin ideolojik, sosyal, hatta ekonomik – sınıfsal boyutları da var. Malum; futbol sadece futbol değil. Ve bu gerçek, çağımızın endüstriyel futbol dünyasından önce de geçerliydi. Bugün artık birçok farklı unsurun kirlettiği futbolda, rekabetin sahada atılan goller ve alınan galibiyetlerle sınırlı olmadığını herkes biliyor. Futbolun; camiaların, semtlerin, şehirlerin ve nihayet ülkelerin sosyal psikolojisini etkileyecek bir güce sahip olduğu sır değil. Renkler ve aidiyetten söz ediyorum. Hem bireysel hem toplumsal aidiyet… Ve o aidiyetin sonucu oluşan tansiyonun, yüksek gerilim ve nihayet şiddete evrilmesi.
Bakın önceki gün Artvin’de bir maç oynandı mesela. Bölgesel Amatör Lig (BAL) 3’üncü grupta, Murgul Belediyespor ile Rize Atletik Spor Kulübü karşılaştı. İlk yarının sonlarına doğru oyuncular arasında yaşanan gerginlik, devre arasında tekmeli – yumruklu kavgaya dönüştü. Ortalık savaş alanına döndü ve hakem toplam 24, evet yirmi dört kırmızı kart gösterip maçı erteledi. Olayların ardından darp raporu alan birçok sporcu rakiplerinden şikayetçi oldu. Bu son örnek boyutunda olmasa da alt liglerde o kadar çok olaylı maç var ki… Kamuoyu, medya ve sosyal medya vasıtasıyla işin buraya kadarki kısmından haberdar olabiliyor. Ama şöyle bir durum da var: Bir süre önce, Ankara’da oynanan yine bir amatör lig maçında, sahada oyuncular arasında kavga çıkıyor. Gerginlik bitiyor, maç devam ediyor. Karşılaşma sonunda tribünler boşalıyor, oyuncular da bir süre sonra tesisten ayrılıyor. Ama sahadaki o kavganın taraflarından biri, diğerini takip edip otoparkta sıkıştırıyor. Darp girişimi dramatik bir sonuç doğurmuyor. Ama aksi olup ciddi bir yaralanma hatta ölüme bile varabilir bu işlerin sonu. Bakın, mevzunun bu kısmından biz izleyicilerin haberi yok işte.
Başlıktaki sorunun yanıtı elbette “Hayır”. Neredeyse sürekli eksikleri, yanlışları, olumsuzlukları yazıyorum ya. Bardağın hep boş tarafını görmek değil bu. Karakter yapısı ya da bilinçli bir tercih hiç değil. Mesleğin gereği… Gazetecilik; eleştirel bakıp sorgulama işi çünkü. Eksikler, yanlışlar, olumsuzluklar azalsın diye uğraşmak var bizim mesleğin temelinde. Daha iyisini, daha doğrusunu aramak. Kamu yararına… Yoksa, olması gerekenleri alkışlamak değil.
Yazdıklarıma bakınca – doğruya doğru – ben de sıkılıyorum: Yaşamın her alanında her geçen gün daha da görünür ve çekilmez olan ‘liyakatsizlik’ gibi mesela. İşini iyi yapmayanlar ya da yapamayanlar… Rekabeti adeta düşmanlık gibi algılayıp öyle yaşayanlar… Empati yoksunlarının hoyratlığı… Çevreye ve çevresindekilere duyarsız yaşayıp bu durumdan hiç rahatsız olmayanlar… ‘Emeğe saygı’ kavramından bihaber olanlar… ‘Hukukun üstünlüğü’, ‘yasalar önünde eşitlik’, ‘masumiyet karinesi’, ‘fikir ve ifade özgürlüğü’ gibi evrensel kavramları önemsemeyen, hatta yok sayanlar… Göz göre göre yalan söyleyen, karşısındaki insanı aptal yerine koyanlar… Her olayı sadece kendi menfaatlerine göre değerlendirenler. Yani ‘çifte standart’ı sıradanlaştıranlar… Bir bu kadar daha sayabilirim ama yetsin şimdilik.
Dönelim başlıktaki soruya. Herkes, her şey mi şu yukarıda sıraladığım tatsız silsileye dahil? Değil elbette. Hadi bugün ben de bir istisna yapayım ve biraz da o ‘istisnalar’dan söz edeyim. Eksik, yanlış, olumsuz listenin dışında kalanlar gerçekten ‘istisna’ seviyesinde bizim memlekette. Küçük bir azınlık… Ne yapıyorsa, o işi layıkıyla yapmak için uğraşanları görmek, insanı mutlu ediyor, umutlandırıyor. Bazen bir belediyenin temizlik görevlisi olarak çıkıyorlar karşımıza, bazen bir garson, bazen bir sanatçı, sporcu, akademisyen veya gazeteci, tıp doktoru… Yaptığı işe, muhatap olduklarına ve en önemlisi temelde kendine saygısı olan insanlar bunlar. Hayatı, dünyayı güzelleştiren insanlar… Böyleleriyle karşılaştığınızda, onların farkına vardığınızı hissettirin lütfen. Farklarını fark ettiğinizi yani. Marifet, böyle durumlarda iltifata tabi çünkü. O azınlığın mensupları görülmeyi, takdir edilmeyi hak ediyorlar. Neden biliyor musunuz? Büyük çoğunluğun içinde öyle olmak, öyle kalabilmek için bedel ödüyorlar çünkü. Bir düşünün. Anlayacaksınız ne demek istediğimi.
Dün sabah Dolmabahçe’deydik çocuklarla. Mustafa Kemal Atatürk’ün 87 sene evvel yaşama veda ettiği odada. O yatağın başında...
Okulları ara tatilde olan 14 yaşındaki o iki genci gözlemledim dün sabah. Sanki babaları değilmiş gibi. Dışarıdan bir gözle izledim onları. Ankara’da yaşayan, Anıtkabir’e aşina ama ilk kez bir 10 Kasım sabahı Atatürk’ün bu dünyadan ayrıldığı yere, O’nu anmaya gelmişlerdi. Binlerce kişiyle birlikte.
Gece az uyumalarına rağmen nazlanmadan kalktılar sabah 6 karanlığında. Saat 7’de başlamış olan o meşhur İstanbul trafiğinden de yakınmadılar yaklaşık bir saat süren yol boyu. Özel bir randevuya gittiklerinin fazlasıyla bilincinde ve tanımlamakta zorlandığım sükunet içindeki bir heyecanla...
Stadın denize bakan tarafında, BJK Müzesi’nin üzerini süsleyen “Değil bir gün, bir saniye bile unutmadık, unutmayacağız, unutturmayacağız” yazılı pankart karşılıyordu Dolmabahçe’ye gelenleri. Beşiktaş ve Atatürk aşkının kesişim noktasındaydık saat 8 civarı.
İnsan seli o saatlerden başlamıştı. Kalabalığa karışıp Dolmabahçe Sarayı’na girdik. Biz bahçede sıra hâlinde ilerlerken, İstanbul Boğazı’nda Dolmabahçe önüne gelen onlarca irili - ufaklı tekne, “9’u 5 geçe”den çok önce hazır duruşa geçmişti. Binanın dışının etkileyiciliği, içerinin ihtişamı... Ve Atatürk’ün vefat ettiği odaya doğru her adımda artan saygı. Çocuklar, cep telefonlarıyla fotoğraf çekmeyi ya da video kaydı yapmayı düşünmediler bile. O seviyede bir konsantrasyonla yürüdüler Atalarının manevi huzuruna. (Ergen çocuk sahipleri anlayacaktır; bu durum çok şey ifade ediyor.)
Dolmabahçe Sarayı Müzesi’nin kibar ve güler yüzlü personelinin yönlendirmeleriyle ulaştık o yatağın başına. Telefonları yine ellerinde değildi çocukların. Hatta benim onları çekmemi bile istemediler. Hüzünlü ama bir o kadar gururlu geçtiler, üzerinde Türk Bayrağı serili yatağın yer aldığı o odadan.
Dışarı çıktık. Ağaçlı Yol’dan geri yürüyüp Saat Kulesi’nin oraya gittik tekrar. Kalabalık iyice artmış, sıra uzadıkça uzamıştı. Ve o dakika geldi. Saat 9’u 5 geçti. Hayat durdu. Sirenler tüylerimizi diken diken etti. Kadını erkeği, genci yaşlısı, çocuğu, başı açığı kapalısı; binlerce insanın yüzünde aynı ifade vardı. Aynı hüzünlü ama vakur ifade.
Tam 6 ay sonra, 10-11 Mayıs 2026 tarihlerinde Türkiye’yi kalabalık, bir o kadar da önemli bir yabancı heyet ziyaret edecek. Belçika Prensesi Astrid başkanlığındaki Belçika Kraliyet Ekonomik Misyonu’nun Türkiye ziyaretinden söz ediyorum. Belçika’nın Ankara Büyükelçisi Hendrik Van de Velde, bu gelişmeyi büyük bir heyecan ve umutla açıkladı önceki akşam.
Göreve başlamasının birinci yıl dönümü vesilesiyle, Ankara’daki Büyükelçilik Konutu’nda bir grup basın mensubunu ağırladı Van de Velde. Ve hazırlıkları süren ziyaretin, iki ülke arasındaki 185 yıllık diplomatik ilişkide bir ilk niteliğinde olacağını vurguladı. Büyükelçi’nin verdiği bilgilere göre Belçika Kralı’nı temsilen Prenses Astrid’in başkanlığındaki heyette federal hükümetin çok sayıda üyesi yer alacak. (Büyükelçi tek tek saymadı ama görünen o ki; Belçika Hükümeti’nden, Dışişleri, Savunma, İstihdam, Ekonomi, Sağlık, Tarım, Dış Ticaret, Dijitalleşme, Yatırım, Kalkınma, Enerji ve Küçük İşletmelerden sorumlu bakanların büyük kısmı mayıs başında Ankara ve İstanbul’da olacak.)
250 İŞ İNSANI
Belçika devlet, hükümet ve iş dünyasının ‘Türkiye çıkarması’ Ankara ve İstanbul ayaklarından oluşacak. Prenses’in liderliğindeki bakanlar ve bürokratların yanı sıra, 250 civarında da iş insanı gelecek mayısta Belçika’dan Türkiye’ye.
Çoğu da yatırımcı. Büyükelçi Hendrik Van de Velde, Belçika’nın Türkiye’de yeni yatırım fırsatları üzerinde çalıştığını, farklı cümlelerle defalarca seslendirdi önceki akşamki buluşmamızda. Türkiye’nin potansiyeline duydukları güveni, Türkiye’nin her zamankinden daha çok Avrupalı olduğunu düşündüklerini, Türkiye’nin zengin kültürüne, tarihine ve insanlarına derin saygı duyduklarını, hem NATO hem de Avrupa Birliği’ne (AB) ev sahipliği yapan Belçika’nın, bu iki yapıda da Türkiye’nin müttefikliğine büyük önem verdiğini ifade etti.
ÖNCELIK EKONOMI
Türkiye ile Belçika’nın ikili ticaret hacmi, 2024 rakamlarıyla, 11 milyar 600 milyon Euro. Türkiye, Belçika’nın; AB dışındaki dördüncü büyük ticaret ortağı. 1964’te imzalanan Göç Anlaşması sonrası Belçika’ya – başta Afyonkarahisar’ın Emirdağ İlçesi’nden – giden Türklerin sayısı bugün 300 bine ulaşmış durumda ve ülkede artık bir ‘Türk-Belçika Toplumu’ gerçeği var. Büyükelçi Van de Velde 10-11 Mayıs 2026’da gerçekleşecek ziyarette Belçika’nın Türkiye’de; otomotiv, lojistik, kimya, enerji, gıda ve ilaç başta olmak üzere birçok sektörde yeni yatırım planlarıyla ilgili somut adımlar atılacağını söyledi. Bu haberi verirken “Türkiye’nin en dinamik sektörlerinde yeni ortaklıklar keşfetmek üzere yüzlerce Belçikalı şirketin o ziyarette atacağı adımlar…” ifadesini kullandı. Son bir not; Belçika’nın Ankara Büyükelçisi ‘vize’ konusunda da daha yoğun çalıştıklarını anlattı. Personel sayısını iki katına çıkardıklarını, bu yıl 20 bin başvuruyu işleme aldıklarını ve 110 Türk şirketi için hızlı başvuru prosedürlerini başlattıklarını söyleyen Büyükelçi “Hareket önemlidir ve bunu kolaylaştırmakta kararlıyız” diye konuştu.
Yine Siyah - Beyaz günlerimizden biriydi önceki gün. Önce Ataköy’de, BJK Olağan İdari Mali Genel Kurulu’ndaydık. Pazar sabahı, Beşiktaş mesaimiz şehrin bir ucunda, Sinan Erdem Spor Salonu’nda başladı. Beşiktaş’ın geldiği noktanın temel nedeni olarak gördüğüm ve bu yüzden karşı çıktığım ‘kulüp siyaseti’nin olanca sıradanlığı ve hoyratlığıyla devam ettiğine şahitlik ettik bir kez daha. Üzücü...
Akşam ise Dolmabahçe’deydik. Fenerbahçe derbisi için İnönü tribününde, her zamanki yerimizde. Evimizde... Bizim ‘ev’in hâlleri hâl değil bu aralar. Aslında uzunca zamandır öyle. 2-0 öne geçtiğimiz maçı 2-3 kaybettik. Beşiktaş takımı sahada öyle şeyler yapıyor ki, biz ne hakemi konuşabiliyoruz ne rakibi. Kendi kendini imha eden bir oyun, takım, teknik kadro ve tribün var maalesef. İşin en dramatik yanı ne biliyor musunuz? “Eskiden kaybedince üzülürdüm, artık üzülemiyorum bile” cümlesini çok fazla insandan duyar oldum son dönemde. En acısı bu. G
Bakın bir Beşiktaşlı neler yazmış aylar evvel: “Bir süre daha böyle devam ederse maç izlemeyi ve kombinemi bırakmayı düşünüyorum. Benim Beşiktaş’ım bu değil. Beşiktaş belli bir grup ‘erk’in elinde oyuncak oldu. Bu kişiler kulüp içinde kulüp kurmuşlar. Derdi Beşiktaş olan, detayları kovalayan, transferleri sorgulayan oraya giremiyor. Bu erk Beşiktaş’ın hakkını hiçbir sekilde savunmuyor. Şahsi çıkarları, PR’ları, ticari kaygıları önde, Beşiktaş arkada. Birkaç yıl ‘takılıp’ gidiyorlar. Arkada envai çeşit enkaz, kesinlikle hesap sorulmuyor… Kurullar ve divan bunlarla arkadaş, bu yüzden pasifler. Bu filmin devamı belli. Buradan Beşiktaş’a hayır çıkmaz. Üzgünüm.” Ve devam etmiş aynı kardeşimiz:
“Bu ‘erk’in sosyal medya yapılanması sizi her şeye ikna edebilir. Boyd’un süper topçu olmasından Amartey’in 6 numara da oynayabildiğine, Arroyo’nun çok ucuz transfer olduğuna vb.” G Dünkü maçın ardından WhatsApp grubumuzda yakın arkadaşlarımdan birinin yazdıklarına bakın bir de: “2-1 iken çıktım ben maçtan. Eve girdim maç bitmiş. Metrodayken yemişiz 3’ü. O maddeler atıldı, üstüne gol yedik. Başlarım dedim bu kalitesizliğe, cahilliğe. Ben artık ait hissetmiyorum o tribüne kendimi. Statta, kendi evimde misafir gibiyim.” Acı gerçek bu işte. 40 senedir Beşiktaş’ı kovalayan; hayatı Siyah - Beyaz yaşayan bizlerin bile geldiği nokta bu maalesef. Maç sonuçları, yenmek - yenilmek, kupalar, şampiyonluklar değil mesele.
Asıl mesele içine sürüklendiğimiz bu ruh hâli ve çaresizlik hissi. Önlem alınması, düzeltilmesi gereken bu. Fakat tabii; önlem almak, düzeltmek için önce farkına varmak, aynaya bakmak ve gördüğünden rahatsız olmak gerekiyor. Değişmeyi istemek gerekiyor. Aksi hâlde elimizde bildik, tanıdık, bugüne kadarki seçenek var. Gerçeklikten kopuk, içi boş romantizme devam etmek seçeneği.
Gündemin son sıcak başlığı futbolda, hakemlerin bahis oynadığına ilişkin iddialar. Her kafadan bir ses çıkıyor. Konuyu bizatihi Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) taşıdı gündeme. Doğal olarak -tam tabiriyle- yer yerinden oynadı. Ardından savcılık girdi devreye. Soruşturma İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sürdürüyor. Federasyon elindeki bilgi ve belgeleri başsavcılık ile paylaştı.
Bu arada aldığım bilgi ‘sürecin hassasiyeti çok ve disiplin süreçlerinin başlaması nedeniyle, kurumsal açıklamalar dışında hiçbir açıklama yapılmaması kararı alındığı’ şeklinde.
O kurumsal açıklama dün geldi. TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu bir yazılı açıklamayla kararlılık mesajı verdi. Uzunca metnin son bölümündeki şu cümlelerin altını çizelim önce: “Türk futbolunu şaibeden, kirli ilişkilerden ve menfaat ağlarından temizlemeden hiçbirimiz huzur bulmayacağız. Bu açıklamayı bir uyarı değil, bir dönüm noktası olarak kabul edin.” Aldık, kabul ettik Sayın Başkan. Umarız. Umarız, dediğiniz gibi olur. Canıgönülden...
Ancak -yazının başlığındaki- ‘asıl mesele’ de tam bu noktada zuhur ediyor işte. Bu sözlerinize gönül rahatlığıyla “Evet, işte böyle olacak ve bazı şeyler değişecek” diyemiyoruz hiçbirimiz. “Umarız” diyebiliyoruz ancak. Neden? Çünkü güvenemiyoruz. Soruşturmanın bir yere kadar gidip daha fazla ilerleyemeyeceği kanaati hakim neredeyse hepimizde. “Bu olayda da birkaç günah keçisi bulunur, fatura onlara kesilir ama düzen yine değişmez” diyenler çoğunlukta. Bayağı bir sivrisinek öldürülür ama bataklık yerli yerinde kalır yani.
Mevzu ziyadesiyle medyatik. Dolayısıyla sulandırılmaya da bir o kadar müsait. Dezenformasyona, manipülasyona sonuna kadar açık. Hele de liyakatin yerini yapay zekânın aldığı sosyal medya çağında. Bir dizi soru var gündeme dair. Sadece birkaçı ile bitireyim: Sapla saman ayırt edilebiliyor mu? Adı geçen hakemler kendilerini savunma imkânı bulabiliyor mu? Medyada, özellikle de sosyal medyada, masumiyet karinesi ne kadar gözetiliyor? Endüstriyel futbol, hele de ‘yasa dışı bahis’ dünyasının hegemonyasındaki endüstriyel futbol, zaten ne kadar spor? Bu dünyanın temiz olmadığı aşikâr ama bütün bu kirlilik içinde temiz kalmayı başarmış az sayıdaki insanı nasıl koruyacağız? (Çünkü en çok onlara ihtiyacımız var.) Ve maalesef en önemlisi... Geçmişte bambaşka konulardaki çok sayıda soruşturma ve dava süreçlerinden edindiğimiz tecrübeyle... Bu işin sonunda; suçluluğuna hükmedilenlerin gerçekten suçlu, masum denilenlerin gerçekten suçsuz olduğuna hangimiz ne kadar ikna olacağız? ‘Asıl mesele’ dediğim bu işte.
