Murat Çelik

13 Ekim 2026, Salı 07:00

İstanbul’a ne yapıyoruz?

Hafta sonunu İstanbul’da geçirdim. Dünyanın en güzel şehirlerinden biri. Tartışmam bile. Boğaz, tarih, mimari, sokaklar, semtler, manzara… İyi de bütün bu güzelliklerin arasında yaşamak neden bu kadar zor?

Trafik malum zaten. Gürültü, kalabalık, korna sesleri… İnsanlar gergin. Herkesin acelesi var. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor. En ufak mesele tartışmaya, tartışma kavgaya dönüşebiliyor bir dakika içinde. Bir noktada insanın aklına şu soru geliyor: İstanbul mu bizi yoruyor, biz mi İstanbul’u yaşanmaz hâle getiriyoruz?

Trafikte mesela... Bir araç önümüze geçmek istiyor. Yol vermiyoruz. Biz geçmek istediğimizde ise yol vermeyene söyleniyoruz. Kırmızı ışıkta arkadan korna çalan var. Yaya geçidinde durmayan, işini görmek için arabasını yolun ortasına bırakıp giden var. Bir de o meşhur cümle: “Abi, hemen geliyorum!” İyi de kardeşim, sen hemen gelene kadar herkes seni mi bekleyecek?

Sokakta da farklı değil. Kaldırımda yürürken önünüze park etmiş motosiklet çıkıyor mesela. Ya da şu scooter’lar. Biri sigara izmaritini yere atıyor. Çöp kutusu üç metre ötede ama boş ambalaj kaldırımda. Toplu taşımada telefonla görüntülü konuşan, çevresindeki herkesi o sohbete ortak edenler… Sanki ortak alan diye bir şey yok. Herkes bulunduğu yeri kendisinin sanıyor.

Bir de şu hepimizin nasibini aldığı gerginlik meselesi var. Kimsenin kimseye tahammülü kalmamış gibi. Gibi değil, kalmamış. Yanlışlıkla çarpışıyoruz, özür dilemek yerine dik dik bakıyoruz diğerine. Trafikte küçük bir hata yapılıyor, camlar açılıyor, bağırışlar başlıyor. Küfür, kıyamet. Herkes patlamaya hazır. Ekonomik sıkıntılar, hayat pahalılığı, geçim derdi, yetişme telaşı… Elbette bunların insanın ruh hâline etkisi var. Ama zor bir hayat yaşamak, başkasının hayatını zorlaştırma hakkı veriyor mu bize?

İstanbul’un sorunlarını konuşurken hep büyük meselelerden söz ediyoruz. Nüfus, göç, ulaşım, plansız yapılaşma... Bunların hepsi gerçek. Hepsi önemli. Ama bir de bizim payımız var. Kimse zorlamadığı hâlde yaptığımız küçük saygısızlıklar. “Bir kereden bir şey olmaz”larımız. “Millet neler yapıyor” diye kendimizi akladığımız alışkanlıklar. Milyonlarca insan aynı şeyi yaptığında ortaya çıkan manzaraya da sonra hep birlikte kızıyoruz.

Bakın, meselenin özü empati. Ama öyle süslü, kitaplarda yazan bir kavram olarak değil. Arabayı bırakırken “Buradan biri geçebilir mi?” diye düşünmek. Sokakta bıraktığımız çöpü başkasının toplamak zorunda kalacağını bilmek. Kendi rahatımızın başkasına neye mal olduğunu hesap etmek. Çok mu zor?

İstanbul’u sevdiğimizi söylemeyi çok seviyoruz. Şarkılar yazıyoruz hakkında. Fotoğraflarını paylaşıyoruz. Peki, insan sevdiğine böyle mi davranır? Bir şehri yaşanır kılan yalnızca binaları, yolları, parkları, manzarası mıdır? İnsanların birbirine nasıl davrandığı, medeniyet seviyesinin hiç mi önemi yok? Evet İstanbul çok güzel. Keşke biz de ona biraz daha yakışsak.

09 Ekim 2026, Cuma 07:00

Rutin mi, tuzak mı?

Son dönemde bu köşedeki yazılarla ilgili ders çalışırken ve farklı kaynaklardan okumalar yaparken bir nokta dikkatimi çekiyor. Yaşam koşulları, zorluklar ve stresle baş etmek için uzmanların önerdiği yollar arasında hep ‘rutine sahip olmak’/’rutini korumak’ başlığı var. Kafamda beliren soru şu: Uzmanlar gerçekten haklı mı? Rutin bu kadar iyi, hatta vazgeçilmez bir şey mi insan hayatında? İlacımız rutini korumak mı gerçekten? ‘Rutin reçetesi’ ya yanlış tedaviyse?

Hemen haksızlık etmek istemem. Uzmanların bir bildiği var elbette. Adı üstünde ‘uzman’. Araştırmalar, günlük alışkanlıkların özellikle stresli dönemlerde insana güven ve kontrol duygusu verdiğini gösteriyor. Uyku düzeni, yemek saatleri, alıştığımız küçük işler… Hayatın geri kalanı birbirine girmişken bunların yerli yerinde olması iyi geliyor. Tamam da bir dakika! Düzen başka, tekdüzelik başka değil mi? Sabah kalk, işe git, akşam eve dön. Bir şeyler ye, telefona bak, uyu. Ertesi gün aynı film. Bir süre sonra insan yaşamıyor da sanki kendi hayatında mesai dolduruyor olmuyor mu?

Üstelik bu düzenden şikâyet ederken değişiklik yapmaya da pek yanaşmıyoruz. Niye? Çünkü alışmışız. Rahatımız bozulmasın istiyoruz. İyi de o rahat dediğimiz şey gerçekten rahat mı? Mesela yıllardır aynı yerlere gitmek. Yemeğe, tatile... Her şeyini ezbere biliyoruz. Sıfır sürpriz! Birisi farklı bir şey önerdiğinde de hemen itiraz: “Ne gerek var şimdi?” Tamam ‘güvenli’ ama... “Ama”sı var işte. İşte orada bir durmak lazım.

Acaba gerçekten keyif aldığımız için mi aynı şeyleri yapıyoruz, yoksa başka türlüsüne üşendiğimiz için mi? Psikolojide bir de ‘psikolojik esneklik’ diye bir kavram var. Kabaca, şartlar değiştiğinde bizim de değişebilmemiz. Çünkü her alışkanlık iyi alışkanlık değil. Her düzen de huzur getirmeyebilir. Planı bozuldu diye bütün günü zehir olan insanları düşünün. Bir toplantı erteleniyor, bir misafir habersiz geliyor, hafta sonu programı değişiyor… Eyvah! Sanki dünyanın düzeni bozuldu.

Uzmanların dikkat çektiği nokta da bu zaten. Rutin yararlı olabilir ama ona körü körüne bağlı kalmak başka mesele. ‘Sıkılmak’ diye bir şey de var şu hayatta. Hani şu “Hayatım çok monoton” diye yakındığımız hâl. İlginçtir, bazı araştırmalar can sıkıntısının insanı yeni şeyler aramaya yöneltebildiğini söylüyor. Yani o sıkıntı her zaman düşmanımız olmayabilir. Belki de içimizde “Yeter be, başka bir şey yapalım!” diye bağıran biri vardır. 

Bence mesele rutin sahibi olmak ya da olmamak değil. Rutinin bize ne yaptığı. Sevdiğimiz için mi sürdürüyoruz alışkanlıklarımızı? Yoksa değiştirmeye cesaret edemediğimiz için mi? Sabah kahvemizi aynı fincanda içmekten mutluyuzdur mesela. Ne güzel. Ama hayatımızın geri kalanı da o fincan gibi hep aynı yerde, aynı biçimde durmak zorunda mı? Sonuç olarak, uzmanların ‘rutin reçetesi’ne bütünüyle karşı değilim ama bir çekincem var. İyi gelen bir düzenle, içine sıkışıp kaldığımız hayatı birbirine karıştırmayalım diyorum. Çünkü insan alıştığı hayatın içinde rahat edebilir evet. Ama rahat etmekle mutlu olmak aynı şey mi, işte ondan emin değilim.

06 Ekim 2026, Salı 07:00

Peki şimdi ne yapacağız?

Ekonomik olarak zorlanmak başka, önünü görememek başka. İnsan gelirinin azaldığını bilir, hesabını ona göre yapar. Ama yarın ne olacağını kestiremiyorsa iş değişiyor. “Daha kötü olur mu?” “Paramı koruyabilecek miyim?” “Şimdi mi harekete geçmeliyim, beklemeli miyim?” “Ya yanlış karar verirsem?” Bitmeyen sorular, ‘acaba’lar... Bugün pek çoğumuzun yaşadığı asıl sıkıntılardan biri bu. Hatta ilk sıradaki. Belirsizlik. 

Ve böyle dönemlerde - eminim farkındasınız - yalnızca paramız değil, kendimizi güvende hissetme duygumuz da yara alıyor. Düzenli geliri olan biri bile kendisini ekonomik olarak kırılgan hissediyor. Çünkü fiyatlar değişiyor, yatırım araçları dalgalanıyor, gelecekle ilgili tahminler birbirini tutmuyor. Bir yer geliyor, insan yalnızca parasını değil, vereceği kararı da korumaya çalışıyor. Kime güveneceğimiz de ayrı mesele. Televizyonu açıyoruz, bir uzman başka söylüyor, diğeri başka. Sosyal medyada zaten herkes ekonomist! Biri “Satın” diyor, öteki “Sakın satmayın.” Biri “Bekleyin” derken öbürü “Son fırsat” diye uyarıyor. Geçmişte çok emin konuşup yanılanları görmüş olan bizler de boş bakışlarla, pinpon maçı izler gibiyiz.

Kime, nasıl güveneceğiz? İşte insanın paniklemeye en açık olduğu yer de burası. Uzmanlar, belirsizlik ve yoğun kaygı altında, karar verme mekanizmamızın değişebildiğine dikkat çeker hep. Bir an önce rahatlamak isteyip zarar eden yatırımımızı satıyoruz mesela. Sonra yükseldiğini görünce pişman oluyoruz. Bu kez geri kalma korkusuyla yeniden alıyoruz. Ya da tam tersi. Bazen de korkudan hiçbir şey yapamıyoruz. Karar vermemek de bir karar hâline geliyor. 

Böyle zamanlarda kendimize sormamız gereken ilk soru “Ne olacak?” değil. Çünkü bilmiyoruz. Bilen de yok. Dolayısıyla doğru soru şu: “Bu bütünün ne kadarını ben kontrol edebilirim?” Gelirimizi biliyoruz. Borcumuzu biliyoruz. Ne kadar riski kaldırabileceğimizi de aşağı yukarı biliyoruz. Uzmanların ortak tavsiyesi; söylentiden, kalabalığın paniğinden ve ani kararlardan mümkün olduğunca uzak durmak. Çünkü herkesin koşulları farklı. Öncelikleri ve beklentileri de öyle. 

Ve son olarak... Hayatı tamamen ekonomiye teslim etmemek de önemli. Kolay değil, biliyorum. Para sıkıntısı varsa, insanın aklı sürekli o noktayla meşgul oluyor. Gece yatınca beyin gün sonu, ‘Z Raporu’ alıyor, sabah kalkınca sistem güncellemesi... Sürekli hesap kontrol etmek, fiyatlara bakmak, olumsuz haberlere saplanıp kalmak sadece kaygıyı büyütüyor. Belirsizlik yoruyor. Gelecek kaygısı yoruyor. Kendimizi eskisinden daha kırılgan hissetmek yoruyor. Bir de neye, kime inanacağımızı bilememek… 

Bunların hiçbirini küçümsemiyorum. Ama belki tam da böyle zamanlarda bütün cevapları bulmaya değil, yanlış kararların sayısını azaltmaya çalışmak gerekiyor. Her şeyi kontrol edemeyebiliriz ama en azından, korkunun bizim yerimize karar vermesine engel olabiliriz. Sanırım bugün en değerli yatırım soğukkanlılığımızı kaybetmemek

02 Ekim 2026, Cuma 07:00

Dünyanın bütün derdini biz mi çekeceğiz?

Sabah gözümüzü açıyoruz, yüzümüzü yıkamadan telefon elimizde. Ekonomi kötü. Bir yerde savaş var. Başka bir yerde kriz. Cinayet, kavga, felaket… Sonra kendi hayatımıza dönüyoruz. Kredi kartı ekstresi. Kira, market, çocuğun okul taksiti... Ayın bitmesine daha kaç gün var? Siz de sormuyor musunuz şu soruyu kendinize? Bu ortamda ruh ve beden sağlığımızı nasıl koruyacağız?

Özellikle sabit gelirli için kolay değil. “Stresten uzak durun” demek güzel de nasıl? Görmezden gelince fatura kaybolmuyor. Fiyat etiketine bakmayınca market alışverişi ucuzlamıyor. Dünyada olan biten de televizyonu ya da telefonu kapatınca sona ermiyor. Bakın, mesele gerçeklerden kaçmak değil. Gerçeklerin hayatımızda ne kadar yer kaplamasına izin verdiğimizi ayarlamak. 

Uzmanlar; ekonomik belirsizliğin ve sürekli kötü habere maruz kalmanın stresi artırdığında hemfikir. Mesela her gelişmeyi anında bilmek zorunda mıyız? Sabah haber, gün boyu internet, akşam tartışma programları, gece yine telefon… Bir kötü haberi bir kez değil, yirmi kez yaşıyoruz. Psikologlara sorun, onlar anlatsın; sürekli kötü haber tüketiminin kaygıyı nasıl beslediğini. 

Tabii ki habersiz yaşayalım demiyorum. Ama haberdar olmak başka, habere maruz kalmak başka. Para konusunda da aynı şey geçerli. Geçim sıkıntısı çeken insana “Parayı kafana takma” diyecek hâlimiz yok. Ama kaygılanmakla hesap yapmak aynı şey değil. Ne kadar gelir var? Nereye gidiyor? Neyi değiştirebiliriz? Neyi erteleyebiliriz? Yine uzmanlardan yardım alayım... Finansal kaygıyla baş ederken tabloyu görmek ve küçük de olsa bir plan yapmanın belirsizlik hissini azalttığını söylüyor uzmanlar. 

Yani fark şu: “Ne olacak bu hâlimiz?” başka. “Bu ay ne yapabiliriz?” başka. Bir de farkında mısınız; ekonomik sıkıntı varsa tasarrufa kendimizden başlıyoruz. Arkadaşlarla görüşmeyelim. Hobiyi bırakalım. Dışarı çıkmayalım. Her şey masraf. Tamam. Bir yere kadar haklıyız ama hayat yalnızca faturaları ödeyip bir sonraki maaşı beklemekten ibaret hâle gelirse ruh sağlığı da bundan payını alıyor. Sosyal ilişkiler, hareket, uyku ve insana iyi gelen küçük rutinlerin hepsi pahalı olmak zorunda değil ki... Bir yürüyüş. Bir arkadaş sohbeti. Biraz müzik. Biraz sessizlik. 

En önemlisi de şu bence: Kontrol edebildiklerimizle edemediklerimizi ayırmak. Faizi biz belirlemiyoruz. Savaşı biz bitirmiyoruz. Dünyadaki bütün haksızlıkları da tek başımıza düzeltemiyoruz. Ama bugün ne yiyeceğimize, ne kadar yürüyeceğimize, gece saat kaça kadar telefona bakacağımıza, kimi arayacağımıza hâlâ biz karar veriyoruz. Yanlış anlamayın... “Boş verin dünyayı” demiyorum. Duyarsızlaşmak çözüm değil. Ama dünyanın bütün yükünü sırtımıza almak da çözüm değil. Memleketi önemseyelim. Dünyayı takip edelim. Ama arada telefonu bırakalım. Uyuyalım. Yürüyelim. Sevdiğimiz insanlarla konuşalım. Gülelim... Şunu unutmayın: Zor zamanlarda ruh ve beden sağlığını korumaya çalışmak bencillik değil. Hayata devam edebilmenin şartı.

29 Eylül 2026, Salı 07:00

Her şey üst üste geldiğinde ne yapacağız?

Geçen hafta “Her Şey Üst Üste Geldiğinde” diye bir yazı yazmıştım. (https://www.posta.com.tr/yazarlar/ murat-celik/her-sey-ust-ustegeldiginde- 3042317) Hani hayatın yükünün iyice ağırlaştığı dönemlerden bahsetmiştim. Sağlık, iş, para, aile... Biri bitmeden diğeri. “Bir bu eksikti!” dediğimiz günler. Peki her şeyin gerçekten üst üste geldiği o zamanlarda ne yapacağız?

Nasıl baş edeceğiz sorunlar yumağıyla? Bugün de bunu konuşalım. 

İlk hatamız her şeyi aynı anda çözmeye çalışmak. Hastanedeki işi düşünürken kafamız işyerindeki problemde. İşteyken evdeki sıkıntıyı düşünüyoruz. Gece yatağa girdiğimizde hepsi bizimle. Sonuç? Hiçbiri çözülmüyor ama hepsinin yorgunluğunu aynı anda yaşıyoruz. Uzmanların önerisi basit: Önceliklendirin. Yani... Bugün çözmem gereken ne? Ne bekleyebilir? Hangisi benim elimde, hangisi değil? Bütün hayatı hemen, bugün düzeltmeye çalışmamak gerekiyor.

Bedenimiz çok önemli. Moralimiz bozulduğunda ilk vazgeçtiklerimiz nedense bize iyi gelecek şeyler oluyor. Uyku ve yemek düzeni dağılıyor, hareket azalıyor. Sonra ruhun yorgunluğuna bedeninki ekleniyor. Psikiyatrist ve psikologların zor dönemlerde uyku, beslenme ve hareket düzenini korumayı önemsemesi boşuna değil. Ama buradan yeni bir ödev çıkarmayalım kendimize. Her sabah 10 kilometre koşmaktan söz etmiyorum. Biraz yürümek. Evden çıkmak. Düzgün yemek. Uyumaya çalışmak. Mesele, bedeni yaşadığımız sıkıntıların kurbanı hâline getirmemek. 

İşin zihin tarafı yani ruh sağlığını korumak daha zor. Çünkü bir kötü şey yaşarken beş kötü ihtimali daha düşünmek aslında daha çok ‘boğulmak’ demek. “Ya bu da kötü giderse?” “Şunu da kaybedersem ne olacak?” “O işi ne yapacağım?” Ortada bir sorun var, kafamızda beş tane. Uzmanların “anda kalmak” diye tarif ettiği yaklaşım burada işe yarayabilir işte. Sorunu inkâr etmek değil bu. Henüz olmayan felaketleri bugünden yaşamamak. Daha basit söyleyeyim: Yarının derdini yarın çekelim. Bugününki zaten yetiyor. 

Her şey üst üste gelince, insan içe kapanıyor genelde. Kimseyle konuşmak istemiyoruz. “Herkesin derdi kendine yetiyor, bir de ben yük olmayayım” diyoruz. Oysa sosyal destek, uzmanların stresle baş etmede çok önem verdiği konulardan. Üstelik yardım, her zaman birinin sorununuzu çözmesi demek değil. Dinlemesi de yardım. Bir işi üzerinizden alması da. Bir kahve içip iki saat başka şeylerden konuşmak da. “Bugün iyi değilim” diyebilmek acizlik de değil ayrıca.

Bir de kaçışlarımız var. Saatlerce telefona bakmak, sürekli kötü haber okumak, kendimizi işe gömmek, daha fazla içmek… Kafa dağıtmakla sürekli kaçmak farklı şeyler. İlki insana nefes aldırabilir. İkincisiyse sorunların yanına yenilerini ekleyebilir.

Bir de ne var biliyor musunuz? Kendimize biraz daha insaflı davranmamız lâzım bence. Her gün güçlü olmak zorunda değiliz. Her sabah iyi uyanamayız. Bazı günler büyük işler başarmak bir yana, günü sağ salim bitirmek bile başarıdır.

25 Eylül 2026, Cuma 07:00

Neden bit pazarına nur yağıyor?

Saat meraklılarının bitmeyen tartışması: Vintage mı, yeni mi? Otomobilde de aynı. Son model, teknolojik, konforlu bir otomobil mi; yoksa kliması bile doğru dürüst çalışmayan ama yanından geçerken dönüp bir daha baktığınız 40 yıllık bir klasik mi? Plak, mobilya, fotoğraf makinesi, çanta… İnsan neden eskiye meraklı? Üstelik kimi zaman yenisinden daha fazla para vererek.

İlk akla gelen cevap nostalji. Babanızın kolundaki saate benzeyen bir saat görüyorsunuz. Çocukluğunuzdaki otomobil geçiyor yanınızdan. Anneannenizin evindeki lambanın aynısına bir eskicide rastlıyorsunuz. Bir anda baktığınız şey, eşya olmaktan çıkıyor. Bir yere götürüyor sizi. Psikoloji araştırmaları da nostaljinin yalnızca “Ah, nerede o eski günler” duygusu olmadığını; aidiyet ve ‘hayatın anlamı’ duygusunu güçlendirebildiğini gösteriyor. Eski eşyanın büyüsü biraz burada galiba. Geçmişi değil yalnızca, geçmişteki bizi de hatırlatıyor.

İyi de hiç yaşamadığımız dönemlerin eşyalarını neden seviyoruz? 1980’lerde çocuk bile olmayan biri neden 70’lerden bir saat istiyor? Pikapla büyümemiş bir genç neden plak topluyor? Demek ki nostalji yetmiyor durumu açıklamaya. Estetik var. Özgünlük var. Herkesten farklı olma isteği var. Araştırmalar da vintage algısında yaşın yanında, nadirlik ve ikonikliğin de önem taşıdığını gösteriyor.

Bir de şu meşhur iddia: “Eskiler daha sağlamdı.” Her zaman mı? Bence değil. Geçmişte üretilen ürünlerin büyük kısmı zaten bugüne ulaşmadı. Biz hâlâ çalışan saatleri, ayakta kalan mobilyaları, yürüyen otomobilleri görüyoruz. Bir çeşit doğal elenme yani. Ama eskilerin bir avantajı da var. Yaşlandıkça karakter kazanmaya devam ediyorlar. Çizikleri bile kimi zaman kusur değil, yaşanmışlık sayılıyor. Yeni bir saatin çizilmesine üzülürken, 50 yıllık saatin çiziklerine “patina” deyip para vermemiz de işin ironisi.

Para demişken... Eski-yeni gündeminde fiyat da önemli tabii. İkinci elde, aynı bütçeyle daha nitelikli bir ürüne ulaşmak mümkün olabiliyor. Araştırmalarda da uygun fiyat, kalite, özgünlük ve nadir bir şey bulma arzusu ikinci el tercihinin nedenleri arasında. Ama vintage her zaman ucuz demek değil. Bazı eski saatlerin, otomobillerin ya da mobilyaların fiyatını görünce insan “Yenisi kaç paraydı?” diye sormadan edemiyor.

Bit pazarı ise başka bir dünya... Başka bir duygu var orada: Bulmak. Keşfetmek. Ne aradığınızı bile bilmeden yüzlerce eşyanın arasında dolaşıyorsunuz. Bir başkasının bakmadan geçtiği şeyi elinize alıyorsunuz. Satıcı için eski bir saat. Sizin için yıllardır aradığınız model. Beş dakika önce ona ihtiyacınız olduğunu bile bilmiyordunuz belki. Belki de zaten yok ihtiyacınız. Tanıdık geldi mi?

Bu arada, eskiyi biraz fazla romantikleştiriyor da olabiliriz. Çocukluğumuzdaki otomobili özlüyoruz ama yolda kalmasını unutuyoruz. Eski radyonun sıcak sesini hatırlıyoruz, çekmeyen istasyonları değil. Mekanik saatin ruhundan söz ediyoruz da her gün geri kalmasını pek anmıyoruz. Hafıza da eski eşya gibi galiba. Sevdiğimiz yerlerini parlatıp önümüze koyuyor. Ama mesele yalnızca ‘eski eşya’ değil bence. Bir saat, otomobil, plak ya da eski bir koltuk alırken kimi zaman çocukluğumuzdan bir parça, kimi zaman bir estetik, kimi zaman farklı olma duygusu, kimi zaman da hiç yaşamadığımız bir dönemin hikâyesini satın alıyoruz. O yüzden “Eski mi daha iyi, yeni mi?” tartışmasının herkesin kabul ettiği kesin bir cevabı yok. Tartışmaya devam yani...

22 Eylül 2026, Salı 07:00

Her şey üst üste geldiğinde…

İnsanın hayatında bazı dönemler vardır ya… Her şey üst üste gelir hani. Her şey ters gider. Yaşamın yükü iyice ağırlaşır omuzlarında… Bir sağlık sorunu çıkar mesela. Tam onunla uğraşırken işte bir problem başlar. Evde başka bir sıkıntı. Para yetişmez. Telefon çalar, yeni bir kötü haber. “Bir de bu mu şimdi?” dersiniz. “Bir bu eksikti!” “Allah beterinden saklasın” denir ya... Böyle dönemlerde, beterinin nerede biteceğini merak eder hâle gelir insan. 

İyi günlerde, normal zamanlarda hayat kolay. İnsan ilişkileri de öyle. Keyfiniz yerindeyken etraf kalabalıktır. Mesele, işler ters gittiğinde neyi, nasıl yaşadığımız. Zor günler yalnızca insanın kendisi değil, çevresindekiler için de bir sınav. Yanında, yakınında olanları görüyor insan. Tabii, olmayanları da...

Güvendiğiniz dağlara kar yağabiliyor. Çok yakın bildiğiniz biri uzaklaşabiliyor. Aramasını beklediğiniz aramayabiliyor. “O mutlaka gelir” dediğiniz gelmeyebiliyor. Ve insanın canını, yaşadığı sıkıntı kadar bunlar da acıtabiliyor. 

Ama hayatın tuhaf bir tarafı var. Hiç bilmediğiniz dağlarla da o günlerde tanışabiliyorsunuz. Bir iş arkadaşınız sessizce yükünüzü hafifletebiliyor. Çok yakın olmadığınız biri “Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sormakla kalmıyor, gerçekten bir şey yapabiliyor. Yıllardır yalnızca selamlaştığınız bir komşu kapınızı çalabiliyor. Hiç ummadığınız bir telefon gelebiliyor. Ve bir bakıyorsunuz, yakınlık dediğimiz şeyin kilometresiyle gönül mesafesi aynı değilmiş. Kötü günlerin iyi tarafı bu. İnsanları yeniden tanıtıyor insana.

 Ve bir şey daha yapıyor zor zamanlar. İnsana kendini de yeniden tanıtıyor. Her şey yolundayken ne kadar güçlü olduğumuzu söylemek kolay. Asıl soru, yol bozulduğunda ne yaptığımız. Panikliyor muyuz mesela? Herkese öfkeleniyor muyuz? Kendimizi eve mi kapatıyoruz? Umutsuzluğa teslim mi oluyoruz? Yoksa çözebileceğimizle çözemeyeceğimizi birbirinden ayırabiliyor muyuz? 

Uzman önerileri de işte tam burada önem kazanıyor. Uzmanlar, yoğun stres dönemlerinde insanın her şeyi aynı anda çözmeye çalışmak yerine önceliklerini belirlemesini, gerçekçi hedefler koymasını, uyku ve beslenme düzenini korumasını ve güvendiği insanlarla yakın olmasını öneriyor. Ve farkındalığı yüksek tutup koşullar ne olursa olsun kendi değerlerimiz doğrultusunda hareket etmeyi. 

Bu nokta çok önemli. Çünkü işler kötü giderken insanın yaptığı belki de en büyük hata, hayatın tamamının kötü gittiği düşüncesine kapılmak. Bir başka hata da o ruh hâliyle büyük kararlar almak. Yine uzmanlar, ruhsal olarak zorlanılan dönemlerde önemli kararları ertelemeyi salık veriyor. 

Zor zamanları dramatize edenlerden, romantikleştirenlerden değilim. “Her kötü şeyin içinde mutlaka bir güzellik vardır” türünden cümlelere de peşinen itibar etmem mesela. Bazı yaşananların güzel tarafı yoktur. Can yakar, yorar, kaybettirir. Ama ders bırakır. Kimin yanınızda olduğunu öğrenirsiniz. Kimin yalnızca iyi gün dostu olduğunu da. Neye dayanabildiğinizi, nerede yardım istemeniz gerektiğini, neyin sandığınız kadar önemli olmadığını fark edebilirsiniz. 

04 Eylül 2026, Cuma 07:00

Ahlâk da kişiye özel mi oldu?

“Ben öyle düşünmüyorum.” Ne çok duyar olduk bu cümleyi. Konu zevk, tercih ya da hayat tarzıysa mesele yok. Herkes aynı şeyi sevmek, aynı hayatı yaşamak zorunda değil elbette. Ama konu doğruyla yanlış arasındaki çizgi olduğunda da aynı esneklik geçerli mi olacak? Bence olmamalı. Gelin dürüst olalım. İnsanlar artık, ortak kuralları kendi şartlarına göre yeniden yazıyor. Hem de her olayda yeniden.

Trafikte emniyet şeridine girmek yanlış. Ama çocuğu okuldan almaya geç kaldıysak? “İki dakika kullanacağım.”

Torpil kötü. Ama bizim çocuğun işe ihtiyacı varsa? “Bir tanıdık arasa ne olacak?” 

Vergi kaçırmak yanlış. Ama kazancın tamamını göstermek işimize gelmiyorsa? “Zaten herkes böyle yapıyor.” 

Başkasının özel hayatını konuşmak ayıp. Ama anlatacağımız şey çok ilginçse? “Aramızda kalacak zaten.” 

İşyerinde kayırmacılığa karşıyız. Ama kayrılan bizsek buna “takdir edilmek” diyebiliyoruz. Tanıdık geldi mi? 

İnsanız. Hepimiz hata yapıyoruz. Kendi çıkarımız söz konusu olduğunda objektifliğimizi kaybettiğimiz de oluyor. Ama asıl mesele başka. Yanlış yaptığımızı kabul etmek yerine, yaptığımız yanlışa uygun yeni bir doğru üretmek asıl mesele. İnsan, kendini kötü biri olarak görmek istemiyor. Ve davranışını değiştirmek yerine, davranışın tarifini değiştiriyor. 

“Yalan söylemedim, her şeyi anlatmadım.” “Haksızlık yapmadım, arkadaşımı kolladım.” “Öne geçmedim, sadece boşluğu değerlendirdim.” “Dedikodu yapmıyorum, olanı anlatıyorum.” Kelimeler değişince yapılan da değişmiş mi oluyor?