Bir zamanlar Avrupa’nın “Yunanistan batacak” diye uykuları kaçıyordu. Şimdi Yunanistan, AB’nin ikinci en büyük ekonomisi olan Fransa’nın başına bir şey gelmesinden endişeleniyor. Avrupa’nın eski sorunlu öğrencisi Yunanistan, bugün sınıfın Fransa gibi ağır toplarına derslerini zamanında yapmalarını tavsiye ediyor. Yani roller bir anlamda tersine dönmüş durumda. Fransa’daki borç sorununun ağırlaşması, Almanya başta olmak üzere Avrupa’nın tümü için risk. Yunanistan Merkez Bankası Başkanı Stournaras, Fransa’nın önlem alması gerektiğini söylüyor. Fransa, İtalya ve Almanya’nın on yılın sonuna kadar 3.5 trilyon Euro’yu aşan borcu yeniden finanse etmesi gerekiyor. Düşük faizle taşınabilen borç, yüksek faizle yenilendiğinde başka bir ağırlık kazanıyor.
FRANSA ’DAKİ KARIŞIKLIK
Fransa’da sıkıntı sadece finans alanında değil. Öğrenciler, öğretmen açığına, okulların kötü koşullarına ve eğitimdeki eşitsizliklere karşı sokaklara çıkarken protestolar yer yer şiddetli çatışmalara dönüştü. Mesele artık öğrencileri aştı. Sokaktaki huzursuzluğa tahvil piyasasındaki gerilim eşlik ediyor: Fransız 10 yıllık devlet tahvilinin faizi ekim başında yüzde 5 sınırına dayandı. Fransa’nın borç sorununa ilişkin kaygılar tüm Euro Bölgesi üzerinde baskı yaratıyor. Ki Yunanistan’ın kendi hayat pahalılığı sorunu da sürüyor. Eylül 2026’da konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtları kapsayan gruptaki yıllık fiyat artışı yüzde 14.7’yi buldu. Atina’nın Paris’e mali disiplin uyarısı yapan bir konumda olması, Yunan halkının kendi geçim sıkıntısını ortadan kaldırmıyor.
MARCO RUBİO
Yunan basınındaki diğer gündem: ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun Yunanistan ziyareti. Washington, Yunanistan’ın, Ortadoğu’daki Amerikan planlarına daha fazla katılmasını istiyor. Bu ziyaret “Türk-Yunan ilişkilerinde gerilimin önlenmesi” mesajlarıyla da birlikte ele alınıyor. Bu diplomatik yakınlaşmaya, milyarlarca dolarlık savunma paketi eşlik ediyor. İlginç şekilde, Yunanistan’ın Doğu Akdeniz’deki “denizaltı elektrik kablosu projesi”nin en büyük destekçisi bir Fransız yatırım grubu. Atina bir yandan Fransa’nın mali kırılganlığından endişelenirken diğer yandan da bazı noktalarda Fransız sermayesine yaslanıyor. Yunanistan’ın hem Avrupa’nın büyük ekonomilerini hem Doğu Akdeniz’in güç dengelerini kollaması gerekiyor. Bir de Çin var… Peki “güvenlik” noktasında ABD’yle yakınlaşırken Çin’le ilişkileri ne ölçüde koruyabilirsiniz? Washington, Çin’in Yunanistan ekonomisi üzerindeki etkisini sınırlandırmak istese de Pire Limanı’nın mülkiyet yapısında bir değişiklik gündemde değil. Diplomatik tercihlerle limanların, yatırımların ve ticaretin hesabı her zaman örtüşmüyor. Türkiye’de sıkça tartışılan “Batı’yla ittifakı sürdürürken başka güçlerle de ekonomik ilişki geliştirme” şeklindeki denge politikasının bir benzeri, Yunanistan için de geçerli. Yani Yunanistan bu noktada bize benziyor. Bu da başka bir yazının konusu.
Sosyalist hareketin değerli temsilcilerinden Alp (Selek) ağabeyi kaybettik. 95 yıllık ömrünün tamamını sosyalizmin başarısına adadı. Bazen avukat olarak, bazen yönetici olarak eşitlik ve adalet davasının savunuculuğunu yaptı.
Bazı insanlar özel kumaştan yapılmıştır. Güvenirsiniz. Alp Ağabey’i 1965’lerden bu yana tanırım. Sakin ve kararlı bir uzun yürüyüşçüdür. En az 50 yıldır aynı sosyalist sokağın kaldırımlarında siyaset yapmaya çalıştık. Sonunda, ayrı olmanın, enerjimizi anlamsız kavgalara kurban etmenin bir yararı olmadığını gördük. Yeniden tek çatı altında toplanmaya ve birlik olmaya ihtiyacımız olduğunu acı deneyimler sonrasında kabullendik.
Alp (Selek) Abi’yle Ekim 1970 yılındaki TİP IV. Kurultayı’nda karşı karşıya gelmiştik. Sol içindeki çeşitli konuların kısa sürede parçalanmaya yol açtığı bir tarihsel açmazla yüz yüzeydik. TİP Kurultayı’nda yapılan konuşmalar, 12 Mart askeri darbesinde, savcıların elinde, bir suçlama belgesine dönüştü.
Alp Ağabey; Behice Boran, Sadun Aren grubunun, yani Birinci TİP’in, sessiz-kararlı temsilcilerindendi. Bayrağı babasından devralmıştı. Baba Cemal Hakkı Selek 1965 seçimlerinde TİP’ten İzmir milletvekili seçilmiş, partinin bir dönem genel sekreterliğini yapmıştı. O da oğlu gibi avukattı.
12 EYLÜL MAHKEMELERİ
12 Mart 1971 darbesinin ardından açılan TİP Davası’nda ben de yargılandım. Alp Selek ve Necla Fertan, Behice Boran ve arkadaşlarının savunmasında dikkat çekti. İnsanlar mesnetsiz iddialarla mahkum ediliyordu.
İran’daki kadın hakları ve demokrasi mücadelesinin en önemli isimlerinden Nergis Muhammedi, 2023’te Nobel Barış Ödülü’ne layık görülmüştü. Ödül onu rejimin baskılarından koruyamadı. Hayatının yaklaşık on yılını cezaevlerinde geçiren 54 yaşındaki Muhammedi, yeniden hapse girme tehdidi altında.
Nergis Muhammedi, 2023 Nobel Barış Ödülü’nü, İran’da kadınlara yönelik baskılara karşı mücadelesi ve herkes için insan haklarını ve özgürlükleri savunması nedeniyle almıştı. Ödül, 6 Ekim 2023’te, kendisi Tahran’daki Evin Cezaevi’nde tutukluyken açıklanmıştı. İspanyol La Vanguardia’nın 8 Ekim 2026’da yayımladığı, Xavier Mas de Xaxàs imzalı röportaj, İran İslam Cumhuriyeti’nin baskı mekanizmalarını ortaya koyuyor.
Nergis, İspanyol gazetesine, cezaevinde yazdığı ve gizlice dışarı çıkartılan otobiyografisi vesilesiyle konuşmuş. Nergis, İspanyol gazeteciyle 7 Ekim’de Tahran’daki evinden videokonferans yoluyla görüşmüş. Üstelik yeniden cezaevine gönderilme tehlikesi altındayken. Mayısta sağlık gerekçesiyle kefalet karşılığında cezası geçici olarak askıya alınmış.
Son haftalarda CNN ve Associated Press gibi kuruluşlara da röportaj vermiş. İran yönetiminin bu görüşmelere nasıl olanak tanıdığı ise açık değil. Nergis’in aldığı çeşitli cezaların toplamı 44 yıl. 154 de kırbaç cezasına çarptırılmış. Penceresiz, ikiye üç metrelik hücrelerde aylarca tutulmuş. Hücre hapsini insanın kimliğini ve ruhunu parçalamaya yönelik bir işkence yöntemi olarak tanımlıyor. Ona göre bedensel acılar, bu uygulamanın insan zihninde yarattığı tahribatın yanında önemsiz. Geçtiğimiz mart ayında cezaevinde kalp krizi geçirmiş. Mayısta bilincini kaybetmiş. Sağlık durumunun ağırlaşması üzerine hastaneye kaldırılmış ve sonrasında evine dönmüş. Ancak yeniden tutuklanma ihtimali her zaman mevcut.
Nergis Muhammedi: “Rejim, kadınları baskı altına almak ve onlara hükmetmek için tasarlanmış. Bu, ideolojik özü. Dokuz yaşından itibaren peçe zorunlu. Güvenliğimiz için, bizi erkeklerden korumak için olduğunu söylüyorlar ama bu doğru değil. Kadın, Yaşam ve Özgürlük hareketi sırasında kadınlara ateş ettiler. Küçük yaşlardan itibaren erkeklere boyun eğmeye hazırlanıyoruz.”
Onun hayatındaki trajedilerden biri, çocuklarıyla ilişkisi. Fransa’da babalarıyla yaşayan ikizleri Ali ve Kiana’ya on bir yıldır sarılamamış. Nergis Muhammedi bugün mücadelesinden pişman olmadığını, her şeye yeniden başlayabileceğini söylüyor. Çocuklarına yaşattığı acılar konusunda aynı kesinlikle konuşamıyor.
SARV ADLI KADININ İDAMI
Ülkemizde emekli maaşları açısından sıkıntılar olmakla birlikte asıl sorun “en düşük emekli maaşının asgari ücrete oranla düşüklüğü” değil. Asıl incelenmesi gereken hem asgari ücretin hem de emekli maaşının satın alma gücü.
Emeklilik açısından Türkiye’yi görece avantajlı gösteren bir özel durum: Bizdeki EYT ve bugün tartışılan kademeli emeklilik gibi “çok geniş bir grubun yaş şartını geriye dönük biçimde kaldırmayı veya azaltmayı mümkün kılan veya hedefleyen modeller” başka ülkelerde pek yaygın değil.
Tabii sağlık hizmetine erişim, genel yaşam kalitesi, genel yaşam standardı gibi meseleler de var. Türkiye, emekliliğe erişim yaşı ve emekli maaşının çalışan asgari ücretine oranı bakımından kısmen cömert sayılabilecek; fakat emeklinin gerçek yaşam standardı ve gerçek hayatı noktasında da zorlukları olan bir gerçekliğe sahip.
En düşük emekli aylığı (daha doğrusu en düşük emekli aylığı ödeme tutarı) 23.552 TL. Net asgari ücret 28.075,50 TL. Dolayısıyla en düşük emekli maaşı, asgari ücretin %84’üne denk. Türkiye’de emekli maaşının asgari ücrete oranı, iddia edildiği kadar düşük değil. Tabii asgari ücretin de çok tatmin edici seviyede olmadığını belirtmek gerek.
ÜLKELERE GÖRE ORANLAR VE ALIM GÜCÜ MESELESİ
Örneğin Bulgaristan’da Temmuz 2026 itibarıyla normal yaşlılık aylığının alt sınırı 347,51 euro. Net asgari ücret, yaklaşık 481 euro. Yani Bulgaristan’da en düşük emekli aylığı net asgari ücretin yaklaşık %72’sine eşit. Sırbistan’da taban emekli aylığı 31.092, net asgari ücreti 64.554 dinar. Oradaki en düşük emekli maaşı/net asgari ücret oranı da yaklaşık %48 düzeyinde. Romanya’da emekli aylığı tabanı 1.281 lei. Net asgari ücret yaklaşık 2.699 lei. Romanya’daki en düşük emekli maaşının asgari ücrete oranı yaklaşık %47-48.
Bu emeklilik verileri ülkeden ülkeye bire bir aynı sosyal güvenlik statüsünü ifade etmeyebiliyor. Bazı ülkelerde “en düşük emekli maaşı” tanımlaması, hiç prim ödememiş yaşlılara verilen sosyal yardımı veya asgari yaşlılık aylığını ifade edebiliyor. Ama rakamlar ve oranlar bize bir “genel fikir” veriyor.
İtalya’ya bakalım: İtalya’da asgari emekli aylığı 611,85 euro. Ülke çapında kanunla belirlenmiş tek bir asgari ücret yok; ücret tabanları toplu sözleşmelere göre değişiyor. Dolayısıyla İtalya için bir en düşük emekli maaşı/asgari ücret oranı vermek mümkün değil.
Almanya’da merkez partilerin ve merkez siyaset liderlerinin kan kaybı sürüyor. Seçim sonuçları bazı Almanlarda “bir hayat biçiminin ve kültürün yenilgisi” etkisi yapıyor. Elif Eralp’in “tarih yazdık arkadaşlar” dediği son Berlin seçimini de bu bağlamda değerlendirmek mümkün. Elif tarih yazdı ama bazı endişeli Alman milliyetçileri bu seçim sonucunu bir tarihsel çöküş gibi algıladı.
Başbakan Merz’in liderliğindeki iktidar partisi CDU’nun seçimi kaybeden Berlin adayı Stefan Evers, eyaletlerdeki yenilgilerden ötürü, Merz’i suçluyor. Kendi partisinde artık daha da tartışmalı bir konumda olan Merz’in oy ve güven kaybı devam ediyor.
Elif kendini demokrasinin, özgürlüklerin, halkın, kadın haklarının, gençlerin tarafında konumlandırsa da sağcı Almanlar onu genelde daha farklı görüyor: “Almanya’daki sosyalistlerin İslamcılarla birleşerek Berlin Eyaleti’nde hilafet rejimi kurmaya çalıştıkları”na dair anlatı dikkat çekiyor. Bu bize ironik görünebilir ama Almanya’da hilafetten endişelendiğini söyleyen bir kesim gerçekten var. Endişelerini Elif Eralp bağlamında da dile getiriyorlar. Bu marjinal endişelerin alıcısı var.
Elif’in ulaştığı %25.7’lik oy, “solcuların, İslamcıların iktidarına aracılık ettiği” teorisini güncelledi. Elif’in gördüğü ilgi, yaklaşan bir rejim değişikliğinin hatta Almanya’nın İslam ülkesine dönüşmesinin habercisi olarak bile yansıtıldı. Geleceğe dair belirsizlik algısı ve güçlü olarak algılanan bir başbakanın yokluğu, korku anlatılarına alan açıyor.
BERLİN İÇİN İRAN BENZETMESİ
Alman basınında endişeli-modern denilebilecek yorumlar var… Aşırı sağcı AfD çizgisine yakın havada yazılmış bir yorum, Berlin’deki seçimi “etnik” bir seçim olarak nitelendiriyor. Yorum, vatandaşlığa geçmiş Müslümanların Sol Parti aracılığıyla gizli güçlerini açık iktidara dönüştürdüklerini ileri sürerek, İran Devrimi’ne uzanıyor: Solcuların İran’da İslamcıların önünü açtığını, sonunda kendilerinin de onların kurbanı olduğunu hatırlatarak, Almanya’yı ve Elif Eralp’i benzer bir gelecek konusunda uyarıyor. Berlin’de seçim kazanan Alman solunu ve Elif Eralp’i, İran’daki Tudeh’e benzeten bu yorumun kurduğu tabloda, İslamcılar, solcuların da katkısıyla gerçekleşen bir devrime el koyan, ardından hem solcuları ezen hem kadınların özgürlüklerini ortadan kaldıran aktörler olarak resmediliyor. Sonuç olarak, yorum, Elif’i aday gösteren Sol Parti’nin, Tudeh’in düştüğü hataya düşerek, İslamcı güçlere iktidar kapısını açtığını savunuyor. Tabii bu teorileri komik bulan Almanlar da var. İslamcılıkla herhangi bir bağı olmayan Elif’le ilgili bu tarz komplo teorilerinin geliştirilmesinin bir nedeni de Berlin’de AfD’nin önünü kesmiş olması ve bunun Alman sağında yol açtığı hayal kırıklığı. Elif gerçekten Alman sağının ağız tadını kaçırmış durumda.
Türkiye’de bir dönem yankılanan “Türkiye İran olmayacak” sloganını hatırlıyoruz... Alman basınındaki endişeli-modern Alman milliyetçisi ruh halini “Almanya İran olmayacak!” diye özetleyebiliriz. İki örnekte de İran gündelik hayatın ve özgürlüklerin geri dönüşsüz biçimde kaybedildiği bir gelecek imgesi.
Ev sahibi-kiracı meselesi dünyanın birçok yerinde bir stres kaynağı. Türkiye’de sık sık bir daireyi emekliliğinin veya çocuklarının geleceğinin güvencesi olarak gören bir ev sahibiyle, maaşının önemli bölümünü kiraya ayıran bir kiracı karşı karşıya gelir. Orta sınıf ailelerin çocukları kira meselesiyle erken yaşta tanışır. Anadolu’dan İstanbul’a okumaya gelen gençlerin ve ailelerinin ilk sarsıntılarından biri, çoğu zaman kira rakamlarını öğrenince yaşanır. Bazen aile bütçesinin yetişmesi gerçekten mümkün değildir. Kira ödeyen emeklilerin durumu da ayrıca zordur. Son günlerdeki en çarpıcı örnek, İspanya’dan… Madridli Maricarmen Abascal, 1956’da genç bir kızken girdiği evinden 87 yaşında çıkarılacaktı. Babası ve annesi o evde ölmüş, o ise eski kira kontratını saklamıştı. Hukuki anlaşmazlık yıllar içinde büyümüş, tahliye aşamasına gelinmişti. Yüzlerce komşu Maricarmen için binanın önünde toplandı; bazıları sabaha kadar bekledi. Ertesi gün polis, merdivenlerde ve dairenin içinde oturarak tahliyeyi engellemeye çalışanları çıkardı. Maricarmen sedyeyle götürüldü. Birkaç saat sonra tepki Madrid’in merkezine yayıldı. Binlerce kişi sokaklara çıktı.
Puerta del Sol’daki gösterilerde “Bir daha Maricarmen olmasın” sloganları atıldı. Sonunda şirketle anlaşma sağlandı: Maricarmen, hastaneden çıktığında aynı eve, gelirine uygun yeni bir kira sözleşmesiyle dönebilecek. Yaklaşık iki bin kilometre kuzeyde, Berlin’de Türk asıllı Alman siyasetçi Elif Eralp’in siyasetinin ana konularından biri de kiralar. Boynunda “Mietendeckel”, yani “kira tavanı” yazan bir kolye taşıyor. Kendisinin de eşi ve iki çocuğuyla daha büyük bir kiralık ev aradığını, ancak uygun bir yer bulamadığını anlatıyor. Eralp, kira tavanı uygulanmasını savunuyor. Dünyanın başka köşelerinde aynı sorun bambaşka biçimlere bürünüyor. Çin’de bazı gençler ev sahibi-kiracı ilişkisinden bütünüyle kaçmanın yollarını arıyor. Tianjin’de yaşayan 24 yaşındaki bir genç kadın, depozito, emlakçı ve öngörülemeyen ev sahipleriyle uğraşmaktansa uzun süreli bir otelde yaşamayı tercih etmiş. Japonya, meselenin daha tuhaf bir yüzünü gösteriyor. Orada yaşlı bir kiracı için sorun bazen evden çıkarılmak değil, eve hiç kabul edilmemek. Bazı ev sahipleri yalnız yaşayan yaşlıların evde ölmesinden, geride eşya bırakmasından ve sonrasında doğacak sorumluluklardan çekiniyor. Madrid’de yaşlı bir kadın “Beni evimden çıkarmayın” derken, Japonya’da bir yaşlı “Bana bir ev kiralayın” demek zorunda kalabiliyor. Tabii eğer ülkelere göre ev sahipliği oranlarını karşılaştırmaya çalışırsak, meselenin derinliği bu köşenin kapsamını aşabilir. Son olarak şunu belirtelim: Altın, hisse senedi, fon veya vadeli mevduat sahibi olduğunuzda yatırımınızın içinde başka biri yaşamaz. Konutta ise bir insanın mal varlığı; başka bir insanın çocuklarının odası, mahallesi ve hatıralarıdır.
Yitirdiğimiz doktor Abdullah Kutlar, ülkemizin yetiştirdiği evrensel bir değerdi. Hematoloji (kan bilimi) alanında yaptığı araştırma ve incelemelerle insanlığın hastalıklarla mücadelesine katkıda bulunan bir bilim insanıydı. Onu yakından tanıyan Doktor Feza Erkeller Yüksel şu saptamalarda bulunuyor: “Abdullah Kutlar ile 1981 yılında İstanbul Tıp Fakültesi Hematoloji Bilim Dalı’nda dahiliye ihtisası yaparken birlikte çalıştım. Çok bilgili, zeki ve hastalarıyla son derece ilgili bir başasistandı. Çalıştığımız bölüm, meşhur Muzaffer Aksoy’un kliniği ve laboratuvarıydı. İmkânlar çok kısıtlıydı ve hastalarımıza gerekli tedavi ve tetkikleri yapmakta zorlanıyorduk. Bu harika iki bilim insanı çok mütevazı eğitmenlerdi. Muzaffer Bey laboratuvardan servisteki Abdullah’a telefonda ‘Alo Abdullah’ der, sonra koşarak merdivenleri çıkıp karşısında konuşmaya devam ederdi.
1982’de Abdullah Kutlar, Londra’da kız kardeşi Merih Kutlar ve yeğeni Fatma Çolakoğlu ile.
Abdullah birkaç ay sonra bir bursla araştırma yapmak üzere Amerika’ya gitti. Bir yıl sonra eşyalarını vapura verip Türkiye’ye döndü. Ancak Amerika’daki hocası Türkiye’ye gelerek onu geri dönmeye ikna etti. Henüz eşyaları İstanbul’a bile varmamıştı. Bence geri dönüş kararındaki esas etken, Amerika’daki araştırma imkânlarıydı. Nitekim 1982’den bu yana orak hücreli anemi ve diğer hemoglobin hastalıklarıyla ilgili 200’ün üzerinde bilimsel yayına imza atan, Augusta Üniversitesi’nde ve ulusal düzeyde çok sevilen ve sayılan bir hematoloji profesörü oldu. Orak hücreli anemi, özellikle Afrika kökenli toplumlarda daha sık görülen bir hastalık. Bir yıl önce emekli oldu. Ne yazık ki ağır bir kanama sonucu kaybettik.” Yeğeni Fatma Çolakoğlu, dayısı Abdullah’ı şöyle anlatıyordu: “Dayım olağanüstü bir araştırmacı, bilim insanı ve doktordu. Eşsiz bir insan olarak dokunduğu insanlar, bıraktığı bilimsel ve insani mirasın hem Türkiye’de hem de ABD’de farklı grup ve toplulukları nasıl bir araya getirdiğini gösteriyor. Dürüstlüğü, samimiyeti ve sabrı örnek alınacak nitelikteydi. Başkalarının unutabileceği ayrıntıları hatırlar, detaylara önem verir, gündemi yakından takip ederdi.” Türkiye’de kadro verilmeyen Abdullah, ABD’de çalıştığı üniversitenin vazgeçilmez bilim insanlarından biri hâline geldi. Sayısız araştırma ödülü kazandı. Çok değişik alanlarda insanlığın yararına hizmetlerde bulundu.
2012 – Seçkin Öğretim Üyesi Ödülü, Klinik Bilim Araştırmaları, Georgia Tıp Fakültesi (GRU)
1998 – Öğretimde Mükemmellik Ödülü, MCG Tıp Fakültesi
1998 – Yılın Öğretim Üyesi Ödülü, MCG Tıp Fakültesi
1997 – Klinik Bilim Araştırmaları Seçkin Öğretim Üyesi Ödülü, MCG Tıp Fakültesi
Dünyaca ünlü hematoloji uzmanı profesör doktor Abdullah Kutlar yaşamını yitirdi. Önemli araştırmalara öncülük ettiği, 1992 yılından bu yana Amerika’nın Georgia eyaletinde yaşıyordu. 79 yaşında aramızdan ayrılan Doktor Abdullah Kutlar 68 kuşağının önemli temsilcilerindendi. Ayrıca İpek’in (Çalışlar) ve benim de yakın dostumuzdu. Ölüm haberini alan İpek ağlamaya başladı. Abdullah deyince 68 dönemi Ankara’sını, ilk gençlik yıllarımızı, hayallerimizi hatırlamamak mümkün mü? Tahran Caddesi’ndeki 20 numaralı evde günün her saati birileri olurdu. Perihan teyzenin, Antep yemekleriyle zenginleştirilmiş mutfağı her zaman açıktı. Abdullah bu evin dengeli temsilcisiydi. Perihan, Merih hep heyecanlıydı. Abdullah ise dengeli ve ihtiyatlı. O çatışmalı yıllarda Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrenci Derneği Başkanı’ydı. Sakin, sabırlı ve şiddet karşıtı tutumuyla okuldaki birçok tehlikeli çatışmayı başlamadan bitirebilmişti. Sayesinde en az olay orada yaşandı. Öğrencilik yıllarında birlikte mücadele ettiği Tıp Fakültesi Fikir Kulübü Başkanı okul arkadaşı Doktor Selim Ölçer, onu şöyle tanımlıyordu:
“Ankara Tıp Fakültesi gibi zor bir üniversitede parmakla gösterilen çok çalışkan, iyi derecede lisanı olan bir öğrenciydi Aynı zamanda birikimli sakin çok iyi bir devrimciydi. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğrenci Derneği, Başkanı olarak en alevli dönemde herkesin sevgi ve saygısını kazandı. O dönemde herkesle konuşur danışırdı.” Selim Ölçer’in örnek devrimci olarak tanımladığı Abdullah,Tahran Cadddesi 20 numaradaki heyecan dolu evin sakin ve dengeli bir mensubuydu. Bu evin koltuklarına reformcu CHP’liler de devrimci gençler de kurulur, hayali devrimlerin peşinden koşarlardı. Abdullah’ın kız kardeşi Merih Siyasallıydı. Anne Perihan Kutlar da CHP içinde etkiliydi. Ecevit’in parladığı yıllardı. Perihan hanım ile Rahşan Ecevit okuldan arkadaştılar. CHP içinden haber alınacak yerlerden birisi de Tahran Caddesi’ydi. Abdullah, onca karışıklığın, baskıcı ortamın içinde mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde işbaşı yaptı. Doktor Ferdane ile evlendi. Birlikte aldıkları bir bursla Amerika’ya gittiler.
Hematoloji (Kan ve kana bağlı araştırmalar) alanının öncülerinden Muzaffer Aksoy YÖK’ün ona kadro vermesini talep etti. “Eğer bu adama kadro vermezsek İstanbul Üniversitesi’nin Hematoloji bölümü çöker” dedi. Zekasını, sabrını, çalışkanlığını, kararlılığını YÖK’çülere anlatmaya çalıştı. YÖK ona kadro vermedi. O da bunun üzerine kendisini davet eden Georgia Augusta Üniversitesi’nin Üniversitesi’nin teklifini kabul etti. Hematoloji çalışmalarını 35 yıldır burada sürdürdü. 20’yi aşkın projenin klinik çalışmasını ve federal fonlu projeyi tamamladı. Augusta Üniversitesi’ne dokuz milyon dolardan fazla araştırma desteği sağladı. Abdullah Kutlar’ın 200 orijinal makalesi, iki kitap bölümü ve 177 özet sunumu bulunmaktadır.
