Oral Çalışlar

15 Mayıs 2026, Cuma 07:00

Çin’de devlet örgütlü halk örgütsüz

1976 yılının son günleri… Pekin’den kalkan tren, Şangay’a doğru yol alıyor. Bir sol partinin temsilcileri olarak Çin Komünist Partisi’nin davetiyle geldiğimiz Çin’deyiz. Dünyanın en kalabalık ülkesini anlamaya çalışıyoruz… Aradan 50 yıl geçmiş. Komünist Partisi o zaman da vardı bugün de varlığını sürdürüyor. ABD Başkanı Trump’ın uçağı Pekin Havaalanı’na indi. Gazze yıkılmış, Hizbullah en önemli liderlerini toprağa vermiş. “Neredeyse İran düştü düşecek” derken, ABD açısından işlerin o kadar da iyi gitmediği anlaşıldı. Araya ateşkesler girdi. İran beklenenin üzerinde bir direnç gösterirken dünya kamuoyu ayaklandı. Her istediğini yapabileceğini sanan Trump-Netanyahu ikilisi, “durun bir bakalım” noktasına gelmiş bulunuyor. Ortadoğu’yu kana bulayan İsrail, gücünün ve enerjisinin umduğu kadar yeterli olmadığını görmeye başladı. Şimdi düşünme sırası onlarda. Trump fetihçilikle dünyayı yönetme peşinde. Bu amaçla her türlü uluslararası hukuk kuralını yok sayıyor. İştahla sarıldığı militarist siyaset dünyaya çarpıyor.

Trump’ın yanına teknoloji devlerini alarak Çin’e gitmesi umarım dünyanın huzuruna yarayacak sonuçlar doğurur. Sonuçta, yüz yüze görüşmek, karşımızdakileri daha iyi anlamamıza yardımcı olabiliyor. Çin, en vahşi Gazze saldırıları döneminde birkaç küçük protesto açıklaması dışında neredeyse hiç sesini çıkarmadı. 50 yıl önce yılbaşını Çin’de geçirdiğimde, köylülerin üniversiteye rektör yapıldığı bir Kültür Devrimi dönemiydi. Bir çılgınlık dönemiydi. Ortalık durulunca toparlandılar. Teknoloji alanında akıl almaz bir mesafe aldılar. Çin tek parti diktatörlüğü altında, yaratıcılığa, itirazlara kapıları kapalı şekilde tasarlanmış bir ülke olduğu için, henüz dünyaya yeni şeyler söyleyebilen çok fazla insan veya kurum çıkmıyor. Evet, “web edebiyatı” gibi bazı alanlarda Çin’de ciddi bir üretim var ama ne olursa olsun Çin hala biraz kendi içine kapalı bir dünya.

Sonuç olarak Çin’den artık bazı alanlarda ilginç sesler çıksa bile bu sesler dünya geneline henüz çok erişemiyor. Çin’deki bilim insanları dar kalıpların sıkıştırması altında siyasetsiz bir ortamda bilim yapmaya çalışıyor. Çin, yaratıcılık alanında batı dünyasıyla rekabette etkileyici bir güç ortaya koymayı bunca yatırıma ve uğraşıya rağmen henüz istediği oranda başaramıyor. Veya başarsa bile bu başarı bazı alanlarla sınırlı kalıyor. Çin, yavaş yavaş kendi markalarını kabul ettirmeye başlasa da henüz kendi starlarını yaratamıyor. Dünyada şu an öne çıkan ünlü Çinliler ise genelde başka ülkelerde doğup büyümüş Çinliler. Çin ciddi bir ekonomik güç oluşturdu. Ama bu zenginliğin halkın hayatına ne oranda yansıdığı tartışmalı. Ülkede örgütlenme özgürlüğü yok, sendika yok. Devlet örgütlü, halk örgütsüz. Tabii Trump da demokrasi yanlısı bir siyasetçi değil. Ama Amerikan toplumunun yüzlerce yıllık bir demokrasi tarihinin olduğunu unutmamak gerekiyor. Trump’ın etrafında çok çeşitli denge ve fren mekanizmaları var.

13 Mayıs 2026, Çarşamba 07:00

Tarsus buluşması

Yine Tarsus yollarındayım. Ortaokulu birlikte okuduğumuz Tarsus Amerikan Koleji’nin 1966 mezunları, 60 yıl sonra okulda buluşuyoruz. Birçok ortak hikayemiz vardı. Nedim arayınca “Tamam geliyorum” dedim. Bir kısmını 50-60 yıl sonra ilk defa görecektim. Üstüne üstlük, o kadim şehir Tarsus’un sokaklarında dolaşacaktım. Makam Camii kazılarının nereye geldiğini gidip gözleyebilecektim. Son yıllarda yitirdiğim Tarsuslu arkadaşlarım Bilal Aydın’ı, Sait Kozacıoğlu’nu, Ahmet Saybaşılı’yı, Niyazi Oksal’ı, Cengiz Tosya’yı, teyzemin oğlu Selçuk Gözgün’ü de anmış olacağım.

ÇUKUROVA’NIN ORTA YERİ TARSUS

Şimdi bölgenin yeni havaalanı da Tarsus sınırları içinde. 2023’te Tarsus belediye başkanlığına seçilen Ali Boltaç, gençlik arkadaşım Sadık Boltaç’ın oğlu. Boltaç Ailesi, Osmanlı’nın son yıllarında Girit’ten zorunlu göç eden eden bir aile. Dede Ali Boltaç, zeytinciliğin yanı sıra, taze üzüm üreticisiydi. Ayrıca köylülerden taze üzüm alıp İstanbul’a Ankara’ya gönderirdi. Üzüm sandıklarının üzerinde Boltaç markasını kullanırdı. Ancak sandıkların bir yüzünde “bol” diğer yüzünde “taç” yazardı. Köylüler bu yüzden Boltaç Ailesi’nin iki isminin orada yazılı olduğunu sanır ve sorardı: “Ali Bol kim, Ali Boltaç kim?” Uzun yıllar CHP Tarsus İlçe Başkanlığı yapan Ali Bey, soruya Giritli şivesiyle cevap verirdi: “Ali Bol da ben Ali Boltaç da ben…” Her zaman organizasyon durumunda olan Ali Bilgin’e sordum: “60. yıla kimler geliyor?” Amerika’daki 4 profesör akadaşımızdan 3’ü geliyor. Buluşmalarımızın en renkli anları hiç şüphesiz Nedim’in Mahmut Emirmahmutoğlu’na sataşmaları oluyor…

Prof. Levent Kavvas, Prof. Mehmet Şahinoğlu, Prof. Vecihi Batuman ve Lütfi Sarı, Emekli Büyükelçi Bozkurt Aran, Hazine Müsteşar Yardımcısı Münir Aksoy, Prof. Sahim Tekeli, Muhammet Kara, Taner Akdoğan, Ali Açan, Bülent Damar, Sera Özbaşar, Seha Sadıklar, Doç. Muhsin Günaştı, Prof. Hüsamettin Alper, Rahmetullah İnal, Savaş Özkan, Ali Cengiz Gürsoy, Asım Güngör listede adı yazılı olanlar. Gördüğünüz gibi bütün sınıf arkadaşlarım erkek. Kadınların ismi yok. Çünkü o zaman okul erkek öğrencilere eğitim veriyordu. Bozkurt Aran’la 2019 yılındaki “Kariyer Günleri”nde birlikte olmuştuk. 4 yıl Tarsus’ta okuduğu halde şehri hiç tanımıyordu. Yürüyerek bir şehir turuna çıktık. Böylesine zengin bir tarihi ve kültürel dokuyu fark etmediğine çok pişman olduğunu söylemişti. 1966 mezunları olarak 1968’i bütün gerilim ve heyecanıyla, üniversitede yaşadık. Birçok arkadaşımız o eylemler sırasında hayatını kaybetti. 1966 mezunlarının böyle bir tarihsel arka planı olduğunu, bir not olarak eklemek isterim.

12 Mayıs 2026, Salı 07:00

Amerika Avrupa’dan çekilirse

Donald Trump’ın Avrupa’daki Amerikan askerlerini azaltma tehdidi, Avrupa açısından yeni bir denklemi ve yön değişimi tartışmasını beraberinde getiriyor. Almanya’dan 5 bin ABD askerinin çekilmesi, İtalya ve İspanya’daki üslerin sorgulanır hale gelmesi, NATO’nun doğu kanadında oluşacak boşluk… Bütün bunlar hem ABD hem NATO hem de Avrupa için yeni senaryolar... Başta Alman basını olmak üzere Avrupa basınında bu konu yoğun şekilde tartışılıyor. ABD’ye öfkelenenler de var. Hatırlayalım: Trump, seçim öncesinde, Avrupa’ya epey atıp tuttu, iktidara gelince ise daha ortayolcu bir çizgi içine girdi.

Şu an ise işlerin ne yönde gelişeceğini öngörmek zor. Ki Amerikan askerlerinin Avrupa’daki varlığının ana işlevi “Avrupalıları korumak” değil. Eski ABD Avrupa Ordusu Komutanı Ben Hodges’ın ifadesiyle, bu askerlerin Avrupa’daki varlığının asıl işlevi, ABD’yi korumak: “ABD kendisini sadece Texas’tan, Kuzey Carolina’dan ya da Florida’dan savunamaz. ABD; hava, deniz ve kara gücünü Avrupa’nın yanı sıra Afrika, Ortadoğu ve kutuplara yansıtmak için ileri üs varlığına ihtiyaç duyan bir ülke.” Avrupa’daki ABD üsleri, Avrupa’nın güvenlik şemsiyesi olmaktan ziyade, ABD’nin küresel imparatorluk lojistiğinin parçası. Almanya’daki Ramstein, İspanya’daki Rota, İtalya’daki Sigonella, İngiltere’deki hava üsleri…

Bunlar, Rusya’ya karşı bir caydırıcılık hedefinin ötesinde, Washington’a, Ortadoğu’dan Afrika’ya uzanan bir hareket serbestisi sağlıyor. ABD’nin “Avrupa’dan çekilme tartışması” belli ki devam edecek. Peki ABD Avrupa’dan çekilirken Türkiye’de neler olabilir? Öncelikle şunu görmek gerek: Türkiye, NATO’nun organik bir parçası. Bunun arka planında 200 yıllık bir ittifak geçmişi var. Türk ordusu, tüm Avrupa ülkelerinin ordularından daha kalabalık. Ortadoğu, Doğu Akdeniz, Karadeniz, Kafkasya ve Kuzey Afrika. Türkiye, Washington için hem zor bir ortak hem de kaybedilmesi pahalı bir düğüm noktası. ABD’nin Avrupa’dan çekilmesi zor. Ki uzun vadede Avrupa’dan çekilse bile Türkiye’den çekilmesi de zor. ABD için Türkiye’yi elde tutmak, rakip süper güçlerin Akdeniz ve Ortadoğu’da tam hakimiyet kurmasını engellemek anlamına geliyor. Avrupa’daki bazı üsler tartışmalı hale geldikçe Türkiye’nin stratejik önemi artabilir. Türkiye, NATO içinde aynı anda Rusya’ya, İran’a, Suriye’ye, Irak’a, Doğu Akdeniz’e ve Kafkasya’ya “bakan” nadir ülkelerden

08 Mayıs 2026, Cuma 07:00

Barselona-Real Madrid ve Arda

İspanyol La Liga’da bu hafta Barselona- Real Madrid maçı oynanacak. Bir diğer ifadeyle söylersek: “El Clásico”. Barselona-Real Madrid maçı, futbol dünyası açısından hiçbir maçla kıyaslanamaz. “Sadece İspanya’nın değil, tüm dünyanın derbisi” olarak tanımlanabilir. Dünyanın en zengin kulübü, en çok kupa kazanmış kulübü olan Real Madrid, bu kez prestij için sahaya çıkacak. Barselona, şampiyonluğu büyük ölçüde garantilemiş durumda olduğu için bu maçı bir “kader maçı” olarak tanımlamak mümkün değil. Ancak maç her şeye rağmen merakla bekleniyor çünkü 10 Mayıs’ta oynanacak bu maçta Barselona’nın beraberlik bile alması durumunda lig şampiyonluğu resmen kesinleşecek. Üstelik de Real Madrid gibi bir ezeli rakip karşısında kesinleşecek. Perşembe günü, Barselona’nın 37 yaşındaki efsanevi eski oyuncusu Jordi Alba, La Vanguardia gazetesine verdiği röportajda, Barselona’nın başarısının sırlarına dikkat çekti. Ülkemiz futbolu için de önemli dersler içeren bu röportajda, Alba özellikle Barselona’nın altyapısını oluşturan “La Masia” (Çiftlik) adlı “futbolcu yetiştirme akademisi”ne vurgu yapıyor. Lionel Messi, Xavi Hernandez, Andres İniesta, Pep Guardiola, La Masia’dan yetişmiş ünlü isimlerden bazıları. Ki Jordi Alba’nın bizzat kendisi de bu isimlere dahil.

Alba, La Liga’nın bu yılki sezonunu şöyle değerlendiriyor: “Benim için öne çıkan şey, bu sezonun, altyapıdan yetişmiş ve başka bir dönemde bu kadar hızlı yükselme fırsatı bulamayacak oyuncuların sezonu olması. Kulüpteki koşullar sayesinde oradalar ve yüksek seviyede performans sergiliyorlar.” “Mbappé geldiğinde, Real Madrid’in ligi domine edeceği düşünülüyordu...” sorusuna ise Alba şu yanıtı vermiş: “Mbappé kalibresinde bir oyuncunun gelişiyle oluşan ortam ve beklentiler anlaşılabilir. Ancak bence günümüz futbolu her şeyden önce takım olmakla ilgili. Bu anlamda Barselona üstün. Takım olarak oynuyorlar, herkes savunma yapıyor, herkes hücum ediyor. Dahası, birlikte oynamaktan keyif alıyorlar.” Jordi Alba, Barselona’nın hemen yanındaki bir yerleşim olan L’Hospitalet’te doğmuş ve büyümüş. Yedi yaşından beri Barselona taraftarıymış. Real Madrid maçı için de şöyle diyor: “Bence pazar günkü maç, bir Barça taraftarının isteyebileceği her şeye sahip. Maç hem bir “El Clásico”(Barselona-Madrid derbisi), hem de Camp Nou Stadı’nda yani taraftarlarımızla birlikte olacağız. Bunun oyuncular için büyük bir motivasyon kaynağı olacağına eminim.” Eğer şampiyonluk kesinleşirse geleneksel kutlama yeri La Rambla’daki Canaletas Çeşmesi... Şimdiden sosyal medyada Barselona taraftarlarının küfür-espri karışımı yorumlarına denk gelmek mümkün. “Pazar günü Madrid’lilerle ….. geçeceğiz” diyenler de var. Bakalım bu pazar Barselonalılar Camp Nou’da “Som campions” (“Şampiyonuz”) cümlesini kurabilecekler mi? Tabii Türkiye olarak bu maçın bizim açımızdan bir başka boyutu daha var: Real Madrid’de oynayan milli futbolcumuz Arda Güler, son günlerde yıldızı parlayan bir grafik çiziyor. Real Madrid’in önemli gollerini o atıyor. Bu maçta da forma giymesi kesin. Göstereceği performans, tüm dünya futbolseverleri tarafından merakla izlenecek.

06 Mayıs 2026, Çarşamba 07:00

Diyarbakır Diyarbakır olalı böyle kalabalık görmedi

Amedspor Süper Lig’e çıkınca, eline Amedspor bayrağını alan sokağa çıktı. Tabii Türkiye’deki en ikonik kadın taraftar gruplarından birine, Amedspor sahip. Başörtülü kadınlar, mini etekliler, göbeği açık gezenler ve çarşaflılar başarıyı kutlamak için Amedspor formalarına büründü. Sokaklarda ateş yakanlar, Suriçi’nin dar yollarını sloganlarıyla inletiyorlardı: “Şampiyon Amedspor, Geliyoruz Amedspor.”

Diyarbakırlı akademisyen arkadaşım Prof. Dr. Vahap Coşkun, bir futbol tutkunu olarak, maçı ne kadar büyük heyecanla izlediğini anlattı. “Son dakikalarda öldük öldük dirildik. Bir gol yesek veya karşı taraf bir gol atsaydı, lig elden gidiyordu” dedi. Coşkun’a göre, Amedspor’un Süper Lig’e çıkması, Kürt meselesinin bir başka boyutunu daha ortaya çıkardı. Coşkun şunları anlattı: "Kürtler, futbolla ve 'Süper Lig'e çıkma' tutkusuyla, büyük ve heyecanlı bir dönem geçirdiler. Bu dönemde Leyla Zana’ya Bursa’da küfürler yağdırıldı. Ama bazı şehirler de ona dostça yaklaştı. Sonuç olarak, Türkiye’deki futbol, yeni bir siyasi boyut kazandı." Amedspor, bir futbol takımı olmanın çok ötesinde etkiler yapıyor. Coşkun’a göre burada görev siyasi aktörlere düşüyor. Siyaset, Amed’i ötekileştiren, onu dışlayan bir söylemden ve eylemden tamamıyla kaçınmalı. Erdoğan’ın, Bahçeli’nin, Özgür Özel’in, siyasi aktörlerin kutlaması, başarı dilemesi, son derece önemli. Türkiye’ye yapılacak en büyük kötülük, siyaseti karşıtlık üzerine düşmanlık üzerine kurmaktır. Asıl bölücülük ve ayrımcılık budur. Ki Demirtaş bir ara “Amedspor- Trabzonspor maçı” önermişti. “Gelsinler, Diyarbakır’da maç yapsınlar, birlikte, kardeşçe sahip çıksınlar” demişti. Coşkun’a göre barış ve kardeşlik süreci sadece hukuki ve siyasi adımlarla derinleşemez. Derinleşmesi için topluma nüfuz etmesi lazım. Spor toplumda çok büyük bir kesimin ilgilendiği bir konu. İnsanlar coşkulu ve ülke genelinde birlikçi bir hava görüyoruz. Türkiye’nin her tarafında Amedspor taraftarları var. Kutlamalarda rahatsız edici bir üslup yok.

Kulüp, bütünlükten, normalleşmeden yana açıklama yapıyor. Önyargıları aşmak isteyen bir kulüp olan Amedspor, bu ülkenin bir takımı. Amedspor maçlarını normal bir maç, normal bir lig mücadelesi olarak görmek lazım. Diğer futbol kulüplerine de görev düşüyor. Diyarbakır’daki büyük gösteri ve coşku şöyle bir anlam ifade ediyor: “Biz Kürdüz ve Türkiye Kürdü olarak ligde yarışmak istiyoruz. Hem Kürdüz hem de Türkiye’nin bir parçasıyız. Bizim bir kimliğimiz var.” Yani Türkiyeli bir Kürtlük gelişiyor. “Kürtlüğümüzden vazgeçmiyoruz ama Türkiye’den de vazgeçmiyoruz” yaklaşımı öne çıkıyor. Futbolun verdiği mesaj şöyle de tanımlanabilir: “Diyarbakır bir Kürt kentidir ama aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin bir kentidir. Türklerle Kürtlerin enerjisi bir araya gelirse, bölge, büyük bir güç kazanır.” Amedspor’un maçı hem Irak Kürdistanı’nda hem de Suriye’deki Kürtler tarafından merakla izleniyor. Talabani ve Barzani maçtan sonra nasıl heyecanlandıklarını anlattılar ve kulüp başkanını kutladılar. Bu sonuçlar, hem bölgedeki Kürtleri hem komşu ülkelerdeki Kürtleri barışçı bir havaya çekiyor. “Bazı günlerde aşırı bir umutla uyanıyorum. Bazı anlarda daha insanca bir yaşama erişimin bizim için mümkün olduğunu hissediyorum. İşte bugün de o günlerden biri.” - Ernesto Sábato (1911-2011) Arjantinli yazar.

05 Mayıs 2026, Salı 07:00

Silahlar bırakıldı sıra eve dönüşte

TBMM Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, aylar süren bir çalışmanın sonunda, geniş destek alan bir rapor hazırladı. 1 yıl süren çalışmayla ortaya çıkan bu belge, barış için bir altyapı oluşturuyor. Rapor, TBMM Arşivi’nde, kamuoyunun bilgisine sunuldu. Raporda Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının “uyulması gereken bağlayıcı kararlar” olduğu vurgulanıyor. Buna benzer daha birçok temel hukuk ilkesi de yer alıyor. Böylesine kritik bir konuda ortak zemin oluşturmak ve Meclis’te nitelikli çoğunluğun desteğini kazanmak, önemli bir siyasi aşama. Ki bu konular siyaset için her zaman “cısss” konular olmuştur. Bütün bunları “boş laf” sayan, “gerçekleşme imkânı olmayan hayaller” diye gören geniş bir kitlenin varlığını inkâr edemeyiz. KARDEŞLIK PROJESI Komisyon raporundan sonraki adım, “Kardeşlik Projesi”nin yasal zemini. Silahların nereye bırakılacağı, nasıl teslim edileceği, nasıl kayıt altına alınacağı, elbette önemli. Ama daha önemlisi, dağdakilerin geleceği. Bu insanlar evlerine dönebilecek mi? Normal hayata nasıl uyum sağlayacaklar? Siyasi ve toplumsal hayata hangi şartlarda katılabilecekler? Mesele yalnızca silahların gömülmesi değil. Bir diğer konu, silahı tutan insanların nasıl bir geleceğe sahip olacağı. Türkiye’ye gelip yasal alanda siyasi mücadeleye katılma hakları olacak mı? Yoksa silahlar bırakıldıktan sonra bu insanlar belirsizliğin içine mi itilecek? Şimdiki kritik nokta, demokratikleşmeyle ilgili somut adımların atılması. Cumhurbaşkanı’nın birkaç gün önce “süreç olumlu ilerliyor, tıkanma yok” anlamındaki değerlendirmeleri, “bazı hazırlıkların yapıldığı” şeklinde yorumlanabilir.

BAZI ADIMLAR HEMEN ATILABİLİR

Kalıcı barış için mevcut yönetimin mevcut yasalarla hemen yapabilecekleri neler? Ağır hasta, evinde bakıma muhtaç tutuklu ve hükümlülerin bırakılmaları mümkün. Beraat eden, tahliye edilen belediye başkanlarının görevlerine dönmeleri için de kanun değişikliği gerekmiyor. Ahmet Türk’ün beraat etmiş olması, Ahmet Özer’in tutuksuz yargılanıyor olması, bu isimlerin göreve dönüşünü mümkün kılabilir. Selahattin Demirtaş meselesi de artık görmezden gelinemez. AİHM kararları, Türkiye’nin önünde duran açık bir hukuk ve demokrasi başlığı. Bu dosyada atılacak bir adım, sürecin samimiyetini gösteren güçlü bir işaret olarak anlam kazanacaktır. Yeni bir büyük reform paketini beklemeden, yani mevcut hukuk içinde dahi başlanabilecek işler var. Barışın yolu büyük laflar değil, küçük ama somut adımlardan geçer. Şimdi sıra Meclis’te. Kalıcı barışı sağlayacak yeni ve demokratik bir hukuki altyapı oluşturmak gerekiyor. Sevgili Sırrı Süreyya Önder’in aramızdan ayrılışının birinci yıldönümünde, onu özlemle anıyoruz. “Herkes barış istiyor ve bunu sağlamak için her zamankinden daha fazla silah üretiyorlar.”-Antonio Mingote (1919- 2012) İspanyol karikatürist ve mizahçı.

01 Mayıs 2026, Cuma 07:00

Anayasa mahkemesi ve demokrasi ilişkisi

Anayasa Mahkemesi Başkanı Kadir Özkaya’nın, 64. Kuruluş Yıl Dönümü ve Ant İçme Töreni’nde yaptığı konuşma değişik yorumlara neden oldu. Başkan Özkaya’yı bir hukuk insanı olarak tanımamın yanı sıra kendisini aynı zamanda Tarsuslu bir hemşerim olarak yakından izlerim. Başkanlığa seçildiğinde kutlamak amacıyla kendisini ziyaret ettiğimde, “Anayasa Mahkemesi’nin yalnızca anayasal denetimle sınırlı olmayan önemli bir kurum olduğunu” anlatmıştı. Bireysel başvuru hakkının kabulüyle tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sistemin demokratikleşmesine katkıda bulunacak kararlar aldığına dikkat çekmişti. Özkaya konuşmasında, hâkimlik ve savcılığı yalnızca mevzuatı uygulama görevi olarak ele almadı. Bu mesleklerin “derin bir ahlaki ve vicdani sorumluluk alanı” taşıdığını vurguladı. “Hak arama” açısından en önemli gelişmelerden birisi Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvurularla ilgili yaptığı çalışmalar.

Bu çalışmalar, bir hukuk devleti olma çabalarına önemli katkılarda bulunuyor. Bu yaklaşımda adalet, kuralların insan onurunu merkeze alan bir anlayışla yorumlanması ve yargısal işleyişin sağlıklı biçimde sürdürülmesiyle anlam kazanıyor. Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) bireysel başvuru hakkının tanındığı 23 Eylül 2012’den 31 Aralık 2025’e kadar toplam 714 bin 774 bireysel başvuru yapıldı. Bu başvuruların 623 bin 88’i karara bağlanarak sonuçlandırıldı. Başvurular özellikle 2022 ve sonrasında ciddi artış gösterdi, 2024 yılında 70 binden fazla yeni başvuru yapıldı. Olağanüstü bir hak arama alanı olarak Anayasa Mahkemesi birçok haksızlığın giderilmesinde devlet kurumlarının denetlenmesinde bir rol oynuyor.

Özkaya hakim ve savcıların ahlaki sorumluluğuna, bağımsızlık ve tarafsızlık ilkesine, adil yargılanma hakkına ve hâkim-savcıların vicdani yükümlülüklerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Konuşmada öne çıkan başlıklardan biri, “kul hakkı” meselesiydi. Özkaya, hâkim ve savcıların karar verirken mevzuatın yanında vicdan, ahlak ve hakkaniyet duygusunu da gözetmeleri gerektiğini ifade etti. Özkaya, yargı mensuplarına seslenerek, “Adaletin tesisinde hamasete, husumete, kindarlığa, kayırmacılığa ve hatta duygusallığa yer olmadığını asla unutmamalıdırlar” ifadelerini kullandı. Özkaya ayrıca, hâkim ve savcıların görevlerini yerine getirirken kişisel beklentilerden ve kaygılardan uzak durmaları gerektiğinin altını çizdi. Yargı görevinin, mesleki bilgi kadar ahlaki bir duruş da gerektirdiğini belirten Özkaya, yargı mensuplarının gösterişten, riyadan, haramdan ve yalandan uzak bir tutum içinde olmaları gerektiğini söyledi: “Üzerlerinde kul hakkı olmamalıdır. Kul hakkı çok önemlidir. İbadetle affolmaz. Dolayısıyla 1 gram helalin yıllarca peşinden koşmalı, meccanen 1 ton haram gelecek olsa ona sırtını çevirmelidirler.”

Bir not:“TBMM Kardeşlik Komisyonu’nda ortaklaşa kabul edilen çözüm raporunda Anayasa Mahkemesi kararlarının bağlayıcı olduğu vurgusu yapıldı.” “Hukuk, yalnızca devlet için değil, tüm halk için sürekli bir görevdir. Haklarını savunma konumunda bulunan her birey, bu ulusal çalışmaya katkıda bulunur ve yeryüzünde adalet idealinin gerçekleştirilmesinde kendi rolünü oynar.”-Rudolf von Jhering (1818 - 1892), Alman hukuk bilimci.

29 Nisan 2026, Çarşamba 07:00

Bodrum: Yeşil azalıyor, bina çoğalıyor

İki yıl aradan sonra Bodrum’dayım. Daha yaz gelmeden kilitlenmiş bir Bodrum’la yüz yüzeyiz. Bu kadar bina nasıl inşa edilmiş hayretler içindeyim. Şehir ekonomisini, ülke ekonomisini inşaat sektörüne bağımlı hale getiren tercihler varlığını sürdürüyor. “Yol yap, ev yap” üzerine inşa edilmiş ekonomik sistem, şehirleri yaşanmaz hale getiren sonuçlar doğuruyor. Bodrum bu konudaki kötü örneklerden biri. Bodrum’dan Turgutreis’e doğru yöneldiğimizde, sağımızda bir dağın parça parça kesilmesine tanık oluyoruz. Şaşırıyoruz. İki yıldır devlet güçleri koca bir dağı parçalayarak inşaata uygun hale getirmekle meşguller. Peki bu devam eden inşaat furyasının önü nasıl alınacak? Alınmazsa şehirlerde yaşam nasıl sürdürülecek?

Nisan ayındayız. Henüz ilkbaharın serin havasını soluyoruz. Bodrum baharda bile trafik açısından felaket durumda. Trafik açıkken 20-25 dakika süren Bodrum- Gümüşlük yolu önceki akşam işyerlerinin dağıldığı saatlerde 70-80 dakika sürdü. Ki daha yaz gelmedi bile. Yazlıkçılar henüz ufukta görünmüyor. Trafik kilit. Bodrum-Turgutreis yolunu “ana yol” kabul edersek, bu yolun bu yükü kaldırması mümkün değil. Yazın havaalanına zamanında yetişmek için, Bodrum Merkez’den üç saat önceden harekete geçmek gerekiyordu. Galiba artık üç saat de yetmeyecek. Bodrum’da yaşayan arkadaşlarıma soruyorum. Lokman biraz umutsuz: “Burada bir heyecan yok. Bir kıpırtı yok. Mahalle komiteleri kurulabilir, ya da var olanlar canlandırılabilir.” Bodrum vitrin. Türkiye turizminin gözbebeği. Buraya özel bir özen göstermek elbette şart. Yerel inisiyatifleri harekete geçirerek, birçok farklı şey yapılabilir. Damperli kamyonların istila ettiği bir Bodrum görüntüsüne hangi güç karşı koyacak?

Burada siyaset üstü bir yaklaşım devreye girebilecek mi? Şimdi en sıkıntılı alan trafik. Giderek şehir kilitlenmeye mahkum hale geliyor. Alternatif bir çözüm yolu olarak ana yollarda öncelikli şeritler oluşturabilir mi? ABD’de ve bazı Avrupa ülkelerinde uygulanan, toplu taşıma araçlarının, ambulansların, taksilerin kullanabileceği özel şeritler uygulanabilir.. Sonuç olarak, kim ne derse desin, klişe tabirle “ortak akla ihtiyaç duyulan” bir noktaya gelmiş bulunuyoruz. Bodrum’u tehdit eden gelişmeler, Türkiye’nin genel turizmini de tehdit ediyor. Acil önlemlere ve yenilikçi yaklaşımlara ihtiyaç var. Bodrum artık şirin bir tatil beldesi olmaktan ziyade Türkiye’nin şehirleşme ve turizm kaosunun küçük bir modeli gibi görünüyor.