Oral Çalışlar

16 Ağustos 2022, Salı 07:00

Moskova mı, Brüksel mi?

Türkiye içinde bir grup (sağcısı da var, solcusu da) Batı’nın çürüdüğünü, ahlaken ve sistem olarak çöktüğünü söylemekten zevk alır. Kendi ayıplarımızı örtmek için tekrarlanan bu klişe kritik zamanlarda gündeme gelir.

Batı kamuoyunun ve medyasının Türkiye hakkında ve özellikle insan hakları konusunda eleştiriler yapması durumunda bu değerlendirmeler öne çıkar. “Ey Avrupalı sen de Afrikalıları kesmiştin” gibi tarihsel analizler sıraya dizilir. Batılıların eleştirilebilecek türlü türlü falsoları var. Bencillikleri, birçok konudaki çifte standartları saymakla bitmez. Avrupa’da hem maddi hem manevi anlamda kötüye giden bazı şeyler elbette var.

Ancak, kanunları, kuralları, kişisel haklara duyarlıkları ve eleştiriye açık gelenekleri sayesinde Batı toplumlarının hayatları kolaylaşıyor. Brüksel başta olmak üzere Batı dünyasını her düzeyde suçlayabilir, eleştirebiliriz. Batı dünyasını batının önde gelen merkezlerinde de eleştirebiliriz. Eleştiri yaptı diye kimse faili meçhul cinayete kurban gitmez, devlete bağlı paramiliter güçlerin saldırısına uğramaz.

(Tabii bu devletlerin de gizli uygulamaları, hak ihlalleri bulunur. Onların polisleri de toplumsal olaylarda oldukça acımasız ve sert yöntemlere başvurabilir. Bunların çoğu yine de yargı denetimine tabidir.) Eğer söyledikleriniz şiddeti kışkırtmıyor, ırkçılık propagandası içermiyorsa, hakaret içermiyorsa başınız genelde ağrımaz. Yargı bağımsız ve tarafsız olmaya gayret eder.

Elbette bu açılardan da mükemmellik söz konusu değildir ama çoğu zaman hakkınızı bir şekilde arayacak yollar bulunur. Bütün bu söylediklerimi ihtiyatlı ifade ediyorum. Sonuçta Batı ülkelerinde de demokrasi ve insan haklarına ilişkin sorunlar bulunuyor.

Rusya tipi yönetimlerle Brüksel tipi yönetimler arasında bir tercih ve etik farklılığı bulunuyor. Bu fark, vatandaşın değil iktidarı elinde tutan iradenin farkından kaynaklı. Rusya gibi ülkelerde hakkınızı aramanız, yönetimi eleştirmeniz, bazı hallerde imkansız bazı hallerde çok riskli olabilir.

Bazı hallerde de yaşamsal tehlike içerebilir. Brüksel’in eksik gedik de olsa eskisi kadar iyi çalışmasa da her şeye rağmen bir kurallar ve değerler sistemi var. Ukraynalıların yıkımı göze alıp Moskova’dan kurtulmaya çalışması iki kamp arasındaki değerlerin farklılığının göstergesi. Bir grup Rus genciyle Ada vapurunda sohbetimizi hatırlıyorum.

Geri dönmek istemiyorlardı. “Putin’in egemen olduğu bir ülkede yaşamak istemiyoruz. Yazıp çizebildiğimiz, özgürce konuşabildiğimiz bir ülke istiyoruz” diyorlardı. İnsanlığın önündeki en temel meselelerden birisi, yönetim meselesidir.

12 Ağustos 2022, Cuma 07:00

12 Mart işkencecisiyle karşılaşma

Afyonkarahisar gözlerden ırak bir kentimiz. Gazeteci olarak son 30 yılda iki kez geldim, bu üçüncü gelişim. İlk gelişim 1997’de rahmetli Fatma Girik’le birlikteydi. Gazeteci meslektaşımız Metin Göktepe’yi döverek öldürmekle suçlanan 5’i tutuklu 11 polisin davasını izlemek üzere, bir akşam vakti İstanbul’dan trene bindik, sabah erkenden Afyonkarahisar’a vardık. Mahkemede polislerin avukatlarından biri olarak karşıma MİT ajanlığı resmi devlet belgeleriyle kanıtlanmış Necdet Küçüktaşkıner çıkınca, “Sen ne arıyorsun burada?” diye bağırdım.

Duruşmayı izlemeye gelen gazeteciler şaşırdı. Olayın geçmişi şöyle: 12 Mart 1971 askeri darbesi sırasında yargılanıp tutuklanan gazeteci Gülay Göktürk, 1979 yılında, Sultanahmet Adliyesi'nde avukat cübbesiyle gördüğü kişinin, kendisine işkence yapanlardan biri olduğunu saptadı. Kendisi gibi geçmişte işkence görmüş gazeteci arkadaşlarından ikisi de işkenceciyi teşhis etti. İşte o işkenceci, yani Necdet Küçüktaşkıner, 1997 yılında, Afyonkarahisar’da (döverek gazeteci öldürmek suçundan) yargılanan polislerin avukatı olarak karşımızdaydı.

1979-1980’de Küçüktaşkıner’i teşhir eden yayınlar yaptık. Ardından 12 Eylül 1980 askeri darbesi geldi. Necdet Küçüktaşkıner’le Afyonkarahisar’da karşılaşmamızın tarihi 27 Kasım 1997’dir. Bu kez gazeteci öldürmekle suçlanan polislerin avukatıydı. Şunu sonradan öğrendik: Küçüktaşkıner bir geçim yolu olarak kendisine işkenceci diyenleri mahkemeye veriyor ve tazminata mahkum ettiriyormuş. Beni de mahkemeye verdi. Mahkemede aramızda sert tartışmalar yaşandı. Bu kez davayı kaybetti. Uzun yıllar yeniden ortalıktan kayboldu.

Bir gün gazetelerde trafik kazası geçirdiği ve felç olduğu haberi yer aldı (2006). Sonra yaşamını yitirdiği haberine yine internette rastladım. Afyonkarahisar’a ikinci kez 2007 genel seçimlerini izlemek amacıyla geldim. İsmail Küçükkaya ile birlikte AK Parti lideri Tayyip Erdoğan’ın uçağında bölge mitinglerini izledik. Bu üçüncü gelişim. Bu kez kentin misafiri olarak buradayız. Afyonkarahisar Ticaret ve Sanayi Odası’nın davetiyle geldik.

POSTA Gazetesi ekibi olarak Afyonkarahisar’dayız. Kadın vali Kübra Güran Yiğitbaşı, Türkiye’nin üç kadın valisinden biri olarak ilgi görüyor. Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlandığı topraklardayız. Büyük taarruz, Afyonkarahisar cephesinden başlamıştı. Gün boyu kentin değişik özellikleriyle tanışıyoruz. Bu şehrin yalnızca bir tarih, bir zafer kenti olmasının ötesindeki zenginliğine tanıklık ediyoruz. Afyonkarahisar kaymağından, İscehisar mermer atölyelerine, Avşar maden sularının kaynağına, Deve isimli kaya kamyonuna, Mermer Akademisi’ne kadar şehrin birçok özelliğini öğreniyoruz.

Tabii en dikkat çekici olanı, yerli turistlerin gözdesi, Afyonkarahisar’ın Türkiye’nin termal su cenneti olmasıdır. 11 adet 5 yıldızlı oteliyle, 30 bine yakın yatak kapasitesiyle büyük bir potansiyel oluşturuyor. Afyonkarahisar, zihinlerdeki kalıplaşmış genel imajından farklı özellikler taşıyan, dinamik, şık ve kendini yenilemekte olan bir şehir.

10 Ağustos 2022, Çarşamba 07:00

II. Abdülhamit’ten Jön Türklere Aleviler

Alevilik meselesi, dağılan Osmanlı ve yeni Cumhuriyet ile birlikte bir temel mesele olarak günümüze intikal etti. Büyük facialar, ağır insanlık suçlarının işlendiği çatışmalar yaşandı. Hâlâ bu konu çözüm bekliyor. Biraz geçmişe gidelim: İmparatorluğu Sünni/Hanefi/Türk kimliği temelinde yeniden inşa etmek isteyen, Padişah II. Abdülhamit’ti. Bu siyaseti ondan devralıp hayata geçiren, İttihatçılar oldu. Birbirinin zıttı olarak düşünülen iki siyasi figürün benzer hedeflere yürümesi, tarihin cilvesiydi.

Profesör Selim Deringil, II. Abdülhamit döneminde Anadolu’da genel bir Müslümanlaştırma siyaseti görüldüğüne dikkat çekiyor: Deringil’e göre Anadolu’da en hızlı Müslümanlaşma 19. ve 20. yüzyılda yaşandı. Her şey son yüzyılın içinde şekillendi. Hanefilik her zaman Osmanlı’nın resmi mezhebi oldu. Deringil’in analizi özetle şöyle: “Aleviler, Osmanlı’da her zaman azınlıkta oldu. Yavuz Sultan Selim’den itibaren Alevilere ‘içimizdeki öteki’, ‘tehlikeli’, ‘beşinci kol’ gibi tamamen yanlış algılamalarla yaklaşıldı ve zaman zaman Alevi kırımları yaşandı.

II. Abdülhamit döneminde, Müslümanlara Hanefilik dayatıldı. Çünkü II. Abdülhamit’in başlıca amacı dışa ve içe karşı sırtını dayayabileceği güvenilir bir Müslüman nüfus yaratmaktı. II. Abdülhamit döneminde Hanefi inancını yaymak için seyyar medreseler kuruldu. Bu medreselerde genç ulema misyoner olarak yetiştirildi ve bunlar Şiileri Sünnileştirmek üzere Irak’a, Suriye’ye gönderildi. Şafiler de Hanefileştirilmeye çalışıldı.

O dönemde de Sivas mezhepsel yapısındaki farklılıklar nedeniyle önemli hedeflerdendi.” II. Abdülhamit, dağılan imparatorluğu ayakta tutabilmek açısından, Sünniliği bir çimento olarak gördü. Ulus devlete temel hazırlama doğrultusunda, farklı din ve mezhepleri “Müslümanlaştırmak” ve “Sünnileştirmek” hedefine odaklandı. Onu İttihat ve Terakki Partisi izledi. İttihatçıların 'yöntem'i de 'Hanefilik yoluyla Türkleştirme'ydi.

Aynı siyaset Cumhuriyet döneminde de sürdü. Büyük acılar yaşandı. 'Sünni-Türk' tanımının egemenliği, bir ölçüde de olsa sağlandı. Ancak Cumhuriyet’in Sünnilik tanımıyla halkın Sünniliği yaşayış biçimi arasında ciddi bir fark söz konusu olduğundan, kendisini Sünni olarak görenlerin geniş kesimi de dışlanmışlık psikolojisi içine girdi.

Aleviler, toplum mühendisliğiyle 'halledilebilecek' bir konu değil. Anadolu’da sağlam kökleri olduğu gibi kendilerini koruyabilecek örgütlenmelere de sahipler. Sünni ulema ne kadar dışlarsa dışlasın, hangi saldırılar tertiplenirse tertiplensin, Alevilik tartışması bugünlere kar topu gibi büyüyerek geldi.

Aleviler var ve kültürlerini, kimliklerini koruyor. Onlar bizim varlığımızın parçası. Demokrasiyi ancak birlikte derinleştirebiliriz. Son saldırılara karşı toplumun her kesiminden tepki gösterilmesi dikkat çekicidir. Bu konuda epeyce mesafe aldığımızı ve Alevi kimliğinin kabulü yönünde bir uzlaşma zemininin oluştuğu söylenebilir. Önümüzde her şeye rağmen büyük zorluklar olduğunu da unutmuyoruz.

09 Ağustos 2022, Salı 07:00

Bir helalleşme meselesi olarak Alevilik

Geçen günlerde kafalarda soru işaretleri yaratan olaylar yaşadık. Ankara’da üç ayrı Alevi kurumuna aynı anda saldırı düzenlendi. İki gün sonra da İstanbul’da Kartal Cemevi Vakfı Başkanı, maskeli iki kişi tarafından darp edildi. “Ne oluyor?” diye endişeyle bakıyoruz.

Seçimler yaklaşırken, bir yerlerde hareketlenme mi başladı? Gösterilen yoğun tepkiler endişelerimizi hafifletse de sabotajların bu kadar örgütlü ve hedef gözetecek şekilde yapılması işi ciddiye almamızı gerektiriyor.

Alevi gerçeği

Türkiye’nin bir Alevi gerçeği olduğunu biliyoruz. Bu gerçeği doğru ele alamazsak büyük facialara gidebileceğimizi, yakın tarihimizde yaşayarak gördük. Alevi çalıştayları, tabloyu anlamak bakımından olumlu bir girişimdi. Paradigmayı aşabilmek, çözüm üretebilmek bakımından bir imkandı. Ne yazık ki sonuç alınamadı. 2009-2010’da, Devlet Bakanı Faruk Çelik yönetiminde 7 çalıştay yapıldı.

Yanlış hatırlamıyorsam, bunlardan 5’ine katıldım. Konuşulmadık konu kalmadı. Kritik noktalar, cemevlerinin statüsü, zorunlu din derslerinin içeriği, devlet daireleri ile bürokrasinin büyük ölçüde Alevilere kapalı olmasıydı. Maalesef 7 çalıştayda Alevi talepleri konusunda çok geniş ve ayrıntılı tartışmalar yapılmasına rağmen bir yol alınamadı.

Çünkü tartışmaya Sünni fıkhının gözlüğüyle bakılıyordu. Toplantıların bir kısmına, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan (DİB) üst düzey katılımlar oldu. Ayrıca hükümet cemevlerinin statüsünü belirleyebilmek amacıyla DİB’den görüş istedi. Sünni bir kurumdan böyle bir değerlendirme istenmesi yanlıştı. DİB’e göre cemevleri ibadet yeri değil. Eğer bir mezhebin temsilcilerine, tanımadıkları bir mezhebi, inanç topluluğunu sorarsanız, olumlu bir cevap alamazsınız. O zaman şunu ısrarla vurgulamıştık:

Devletin, yurttaşlarının inançlarının doğru mu yanlış mı olduğunu belirlemek gibi bir görev ve yetkisi yoktur. Eğer toplumun bir kesimi -ki bu kesim milyonlarla ifade ediliyor- “Ben Aleviyim, cemevi benim ibadet yerim” diyorsa, devlet bu gerçeği kabul ederek onların inanç özgürlüğünü korumakla yükümlüdür.

İnanç ve ibadet hakkı, temel bir yurttaşlık ve topluluk hakkı. Türkiye’nin bir “Alevi meselesi” değil, Alevilerin özgürlük ve kimlik haklarının ihlal edilmesi gerçeği var. Alevi kurumları saldırıya uğrayınca iktidar ve muhalefet birlikte tepki verdi.

05 Ağustos 2022, Cuma 07:00

Halkına güvenmeyen aydınlar…

Bu köşede çok yazdım. Yazmaya devam edeceğim. 1946 yılından bu yana yapılan seçimlerin bir analizini yaptığımızda, seçmen kitlesinin çoğunluğu değişimden yana oy kullandı. Bu oyların ikinci temel özelliği ise seçmenin hiçbir zaman baskı yapana, dayatmacı siyasetlere itibar etmemesiydi. Halk genelde mağdur olanı tercih etti.

En etkileyici sonuçlardan birisi 27 Mayıs askeri darbesiyle tutuklanan ve göstermelik bir yargılamayla idam edilen Adnan Menderes’in takipçisi olan partilerin aldığı oylardı. Menderes’in 17 Eylül 1961'deki idamının üzerinden bir ay bile geçmeden, o korku ortamında yapılan 15 Ekim 1961 genel seçimlerinde, iki “Menderesçi” parti oyların yarısına yakınını aldı.

Adalet Partisi (AP) ve Yeni Türkiye Partisi'nin (YTP) oylarının toplamı yüzde 49’du. Hemen her genel seçimde seçmen, benzer refleks gösterdi. 14 Mayıs 1950’de İsmet İnönü gibi efsanevi bir lideri tahtından indirdi. 1960’ın ardından darbecilere itibar etmedi. 1973 müdahalesine karşı çıkan ve İsmet İnönü’yü devirerek partinin genel başkanı seçilen Bülent Ecevit askeri rejime karşı çıkarak CHP’yi birinci parti haline getirdi. 1980’de Özal darbecilere rağmen halkın desteğiyle iktidara geldi.

Tayyip Erdoğan’ı iktidara taşıyan rüzgar, 28 Şubat 1997 yasakçılığına tepki içinde büyüdü. Türkiye’nin bir kesimi bütün bu seçimlerde seçmenin davranışını yıllardan beri bir türlü anlayamadı.

Seçmeni küçümsedi, kötü siyasetçilere fazla prim vermekle suçladı. “Ah bu halkımız… Hiç bizi anlamadı” diyerek yakındı. Halk onları anlamadı mı? Bunu bir yana bırakalım, onların halkı anlamadığı kesin. 27 Mayıs darbesinin ardından ortalıkta “Devrim!”, “Çağdaş Türkiye” şarkıları söylenirken halk sessizce izledi. Siyasetçi idam eden darbecilere destek veren partiyi cezalandırarak bir direnç gösterisi yaptı. Onlara sandıkta bir ders verdi. Her önemli kritik seçimi bu açıdan analiz edin, bana hak vereceksiniz.

Seçmen, baskı yapanı, ezeni, mağruru, kibirliyi tercih etmiyor, önüne gelen seçenekler içinde en makul olanını destekliyor. Aydınların, seçmen karşısındaki yanılgısını incelemek gerekiyor. Belki çok partili dönemin (1946-2022) bütün sonuçlarını önümüze koyup, yarışan partileri de karşısına yazıp neden onları seçtiler sorusunu sorabiliriz… 200 yıldır onca askeri darbeye rağmen kalıcı bir askeri rejim kurulamadı. Neden?

Darbeciler ilk anda “En kısa zamanda demokratik rejime geçilecek” sözünü vermek zorunda kaldılar. Gerçekten de iktidarı kısa sürede sivillere bırakmalarının sebebi hikmetini araştırabiliriz. Halkın rolünü hesaplayabiliriz. Bu konu bence bir aydın dramıdır. Bize özgü olduğundan da emin değilim. Evrensel bir zıtlığı ifade ediyor.

Örneğin sandıklara gidecek olan seçmen kitlesinin çoğunluğunun mezhepçi, ırkçı yönde oy kullanabileceğini düşünerek “bu halk yüzünden” doğru düşündüğü tercihten vazgeçmeye niyetli o kadar çok yakınım var ki! Siyasi hayatımızdan çıkardığımız en önemli derslerden birisini gelecek kuşaklara şöyle aktarabiliriz:

03 Ağustos 2022, Çarşamba 07:00

Erciş’in Karatavuk Köyü’nde

Uçaktan indim. Otelin lobisine yöneldiğimde, beni bekleyenler vardı. Mehmet ve Latif Dursun karşılamaya gelmişlerdi. “Oral Ağabey haydi köye gidiyoruz” dediler. Mehmet ekledi, “Köyümüzde taziye var, oraya da uğrarız, seni çok seviyorlar bir görünsen iyi olur.” Erciş’in Karatavuk Köyü'nün Yağlık mezrasına gidecektik.

İki buçuk saatlik uçuşun ardından 150 kilometre ötedeki köye gidip aynı yoldan Van’a dönecektik. “Çok mu fazla olur?” diye tereddüt ettim. Çok sayıda Büyükadalı dostumun, arkadaşımın doğup büyüdüğü Erciş ile Yağlık’a, Van’a her gidişimde uğrarım. Yağlık mezrasındaki Mustafa Erişgin’in taziye evine ortalık kararmadan vardık. Bölge insanı taziye konusunda çok titiz. Gelenlere üç gün boyunca yemek veriliyor ve yas devam ediyor. Dünyanın öbür ucunda bile olsa akrabalar cenazeye ya da taziyeye katılıyor.

Başsağlığı dilemek üzere topluluğa yaklaştığımda çok sayıda tanıdık simayla karşılaştım. Büyükada’nın manavını, Kınalıada’daki pastanenin işletmecisini gördüğümde pek şaşırmadım.

Adanın esnaf açısından en yoğun günlerinde işlerini bırakıp gelmişler. Adet böyle. Taziye evinden, Mehmet Dursun’un evine geçtik. Yusuf kilo almış. “Çok çalışmaktan” diyor. Rıza Dursun her zamanki gibi sessiz. 6 yaşındaki Diyar’ı sordum, sürü peşindeymiş. Onu göremedim.

Mehmet’in eşi Fatma Hanım dar zamanda bir ziyafet hazırlamıştı. Yöresel nefis yoğurt çorbasını içtik. Ardından Mehmet’in kestiği kuzu, salata ve tandır ekmeğiyle devam ettik. Karatavuklular, beni kendi köylüleri gibi kabul ettikleri için katıldığım TV programlarını merakla izliyor, değerlendirmeler yapıyorlar.

Derin siyasi konulara dalmak üzereyken ara verdik. Karanlık basmadan yeniden yola koyulduk. Arabada bu kez beş kişiydik. Yolda sohbeti sürdürmek amacıyla iki kişi daha ekibe katıldı: İş insanı Nazmi Ergin, taziye evinden Salih Erişgin. Van’daki değişim ve canlanan gece hayatı, aynen Erciş’te de yaşanıyor. İranlılar Erciş’i de şenlendirmiş. Demokratik Gelişim Enstitüsü'nün (DPI) toplantısında, bölgenin çatışmalardan geçmiş olmasının turistik değeri de konuşuldu.

İRA’nın silah bırakma sürecinin etkili isimlerinden İrlandalı misafir konuşmacı Derek Money de benzer noktaya dikkat çekti. Kuzey İrlanda’nın başkenti Belfast’ta çatışma bölgelerinin turist kafilelerinin ilgisini çektiğini hatırlattı. Silah bırakılmasının ardından yoğun bir turizm sıçraması yaşadıklarını söyledi. Türkiye’yi İranlı komşularının gözünde cazip kılan en önemli etken hiç şüphesiz seküler yapısı.

02 Ağustos 2022, Salı 07:00

İranlı gençler Van sokaklarını şenlendiriyor

Kısacık şortlu İranlı kız, erkek arkadaşıyla Van Kültür Merkezi’nin önünde sokaktaki dar alanda dans ediyor. Hemen yanı başındaki banklara kadınlı erkekli orta yaşlı İranlılar oturmuş dansçılara alkışla tempo tutuyor. Müzik ise cep telefonundan yükseliyor.

Batı müziği… Vanlı gençler heyecanla dans eden çifti izliyor. Gördüklerinden mutlu oldukları anlaşılıyor. Şortlu kız dansa bir ara veriyor ve seyreden gençleri dansa katılmaya çağırıyor. Çevredeki gençler utangaç utangaç bakıyor.

Gazeteci meslektaşlarım Osman ve Arif’le Van’ın merkezindeki çeşitli eğlence mekanlarını dolaşıyoruz. En büyük cadde Maraş Caddesi. Oradan Cumhuriyet Caddesi'ne ve Kültür Sokağı'na sapıyoruz. Öküz Bar’da mola veriyoruz. İki öğretmen Nihat ve Mekin işletiyor. Ekonomik durumu soruyorum. “Bitik” diyorlar. Barlar sokağı bir Avrupa kentinin sokağından farksız.

Bu modern görüntüyü oluşturanlar daha çok İranlı gençler. İran’daki yasaklardan kurtulmanın keyfini Van’da çıkarıyorlar. Kentin bütün otelleri dolu. Resmi rakamlara göre otellerde 10 bin yatak bulunuyor.

Bunun yanı sıra pansiyonlar, günübirlik dairelerini kiraya verenler, kayıtsız otellerle birlikte bu rakam iki üç katına çıkabiliyor. Van, İran’dan gelenlerin yoğun ilgisiyle turizm patlaması yaşıyor. Bazı giyim mağazalarının Van şubeleri Türkiye’nin en çok satış yapan noktaları olarak öne çıkıyor.

Barışın ekonomik getirisi

Demokratik Gelişim Enstitüsü’nün (DPI) Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO) ile birlikte düzenlediği, Van Ticaret ve Sanayi Odası (VANTSO) Başkanı Necdet Takva’nın ev sahipliğinde Van’dayız.

29 Temmuz 2022, Cuma 07:00

Çalışlar Köyü ya da Çalışlar Muharebesi

İzzettin (Çalışlar) Paşa ile akraba değiliz. O Yanyalı, ben ise ana ve baba tarafından Çukurovalıyım. İmparatorluğun bir ucundan diğer ucuna... Belki eş durumundan bir akrabalık ihtimali olabilir. İpek'in (Çalışlar) anne tarafı da Yanyalı. Çalışlar, çok kullanılmayan ve anlamı da olmayan bir sözcük. Nereden gelmiş? Bize ve İzzettin Paşa’ya nasıl isabet etmiş? Bütün bunları kendime sorma nedenim, Afyonkarahisar'a aldığım davet.

POSTA Gazetesi ekibi olarak 30 Ağustos Meydan Muharebesi’nin yıldönümü öncesi bu yöreyi ziyaret etmek üzere bir hazırlık yapıyoruz. 10 Ağustos’ta Afyonkarahisar’da olacağız. Ben geziyi düzenleyen arkadaşlara hemen bir öneride bulundum: “Çalışlar Köyü'ne de gidelim.” Çalışlar Köyü, Afyonkarahisar’a 25 kilometre uzaklıkta. Başkomutanlık Meydan Muharebesi’nin kritik çatışmalarından biri, 1. Ordu Komutanı İzzettin Paşa yönetiminde, Çalışlar Köyü’nde yaşanmış. 29 Ağustos 1922 günü İzzettin Paşa günlüğüne şu satırları yazmış: “Birinci Kolordu'nun bugünkü hareketliliği çok ehemmiyetliydi.

Gece Çalışlar Köyü'nde kaldım. Buradan Ordu kumandanlığına şu raporu verdim. 1. Ordu Kumandanlığı'na: 29.08.1922. Saat 10.25 Gece. Çalışlar”dan… Son hasıl olan vaziyete göre, düşmanın Dumlupınar üzerinden hatt-ı ricatı kati olmuştur. 30 Ağustos 1922… Başkumandan beni Dumlupınar İstasyonu'ndaki telefona çağırdı. Kızıltaş Vadisi ve 22. Fırkanın daha canlı hareket etmesi için tembihte bulundu…” (Orgeneral İzzettin Çalışlar’ın not defterinden, On yıllık savaşın günlüğü, Güncel Yayıncılık, Nisan 2007 s. 515-518).

Sonra 1934 yılı gelir. Babam askerliğini yapmaktadır. Soyadı Kanunu çıkar. Tarih kitaplarında İzzettin Paşa ile ilgili şu satırlar yer alır: “1934 yılında Soyadı Kanunu yürürlüğe girmiş ve Reis-i Cumhur Mustafa Kemal Atatürk tarafından İzzettin Paşa’ya Çalışlar soyadı verilmiştir. İzzettin Paşa Millî Mücadele döneminde Yunan ordusuna karşı başlatılan takip harekâtına Afyonkarahisar'ın Çalışlar Köyü'nden başlamıştır.

Bunu dikkate alan Mustafa Kemal Paşa, Çalışlar soy ismini ona uygun bulmuştur.” O tarihte babam, İzzettin Paşa’nın emir eridir. Baba-oğul gibi sıcak bir ilişkileri vardır. Atatürk’ün kendisine verdiği soyadını, o da emir eri Murtaza’ya verir. Bu nedenle amcalarım, babaannem, Kara soyadı ile kayıtlara geçerken bizim soyadımız Çalışlar oldu. İzzettin Paşa ailesinin bazı fertleriyle karşılaştığımızda, bilmedikleri bu öyküyü onlara da anlattığım oluyor.

Bir keresinde, rahmetli gazeteci ağabeyim Mustafa Ekmekçi beni İzzettin Paşa’nın torunu sanıp “Paşanın torununu da içeri attılar” diye yazı yazmıştı. Ben de düzeltmesi için gerçek hikayeyi anlatmıştım. Afyonkarahisar’a yapacağımız ve o günleri anacağımız bu yolculuğun benim için anlamlı taraflarından biri, soyadımızın kökü olan Çalışlar Köyü. Bu vesileyle geçmişe yolculuk yapacağım.