Selülitli kadınların gazabına uğradım!

AA

Hem de nasıl bir gazap, anlatamam…

Hani son yazımda ‘‘Selülit moda mı oldu?’’ dedim ya, hay demez olaydım…

Meğer zülfü yare dokunmuşum da haberim yokmuş…

Gelen e-postaların tansiyonuna bakılırsa, kulaklarım bir güzel çınlatılmış sevgili hemcinslerimin sohbetlerinde…

Velhasıl artık kim, nasıl beddua ettiyse, ertesi sabah bir kalktım iki büklümüm…

Sırtım tutulmuş, doğrulamıyorum…

Araba kullanırken huzursuzum, sırtımı güvenle yaslayamıyorum koltuğa…

Mümkünse elimi geri vitese atıp arkama döneyim…

Ne mümkün!…

Gün içindeki bütün işlerimi ve toplantılarımı o ağrıyla geçirip sabaha bir şeyimin kalmayacağını ümit ediyorum ama o da ne?

Ağrı azalacağı yerde daha da şiddetlenmesin mi…

Gece yarısına doğru yakın arkadaşlarımdan Ezgi’yi çağırdım…

Sırtımı kas gevşeticileri ile ovdu, kızgın ütüyle ısıtılmış havlular koydu ama nafile…

Sabah kalktım daha kötüyüm…

Bütün işlerimi iptal ettim, evde dinlenmeye karar verdim…

Bu arada inadım inat, hastaneye gitmeyi reddediyorum…

Niye mi?

Sırt ağrısı şikayetiyle gidip, ayak tırnağımdaki batığa kadar incelenmek istemiyorum da ondan…

Sağolsun özel hastaneler, hele bir de özel sağlık sigortanız varsa ‘‘Ona da bakalım, buna da…’’ deyip hem hastayı, hem sigorta şirketini iflasa sürüklüyor…

Amma velakin ağrı dayanılmaz olunca telefonla tanıdık bir doktordan yardım istedim…

Bir kas gevşetici ve ağrı kesici ile durumu kurtarabileceğimizi, geçmezse tekrar aramamı söyledi.

Dediklerini yaptım, bir saat sonra şak diye azaldı ağrı…

‘‘Oh be’’ dedim, ‘‘Dünya varmış. Akşam üstü toplantılarımdan birini, evimin yakınındaki kafelerden birinde yapayım bari…’’

Sen misin kurtlanan?

Otur oturduğun yerde, yat, dinlen değil mi?

Yok…

Artık iyiyim ya, her şeyi yapabileceğimi zannediyorum…

Toplantımı yaptım, alışveriş yapmak için bir mağazaya girdim.

Ardından da cep telefonumla ilgili bir işlem yapmak için GSM mağazasına…

Fakat o da ne?

Mağazaya girmemle iki büklüm olmam ve nefessiz kalmam bir oldu…

Geçtiğini zannettiğim sırtımdaki ağrı, meğer bedenimin ön kısmına taşınıp bana pusu kurmasın mı?

Göğüs kafesimin altı, yanı, önü, arkası, karnım…

Ne nefes alabiliyorum, ne adım atabiliyorum…

Bıçaklar, satırlar, kasaturalar saplanıyor sanki vücuduma…

Görevli masasının önündeki koltuğa zar zor oturuyorum ama ağzımı açıp konuşamıyorum bile…

Görevli soru soruyor, anlamıyorum bile…

Dahası anlayıp konuşamadığım gibi bir de gözümden sicim gibi yaş akıyor…

Ağlıyorum!..

Rezalet!

Koskoca kadın, durup dururken ağlıyor…

Ağlıyorum ama kuyruğum dimdik!

Gözümden yaş aksa da, sanki bu sadece gözyaşının sorunu…

Benimle bir alakası yok sanki gözyaşının..

Kimseye bir şey çaktırmadan, sessiz sessiz ağlıyorum …

Tıpkı çocukluğumdaki gibi…

Çocukken de hasta olduğumda derdimi söylemez, bir köşede sessiz sessiz ağlardım…

Velhasıl garip olan başka bir şey daha var…

Ben ağlıyorum ama karşımdaki görevli, ‘‘Hanımefendi ne oldu, niye ağlıyorsunuz?’’ diye sormuyor…

Gerçi sormaması işime geliyor ama sonradan düşünüyorum da, insan hiç mi merak etmez yahu…

Neyse, mağazadan yine iki büklüm çıkıyorum…

Ve koyuveriyorum kendimi…

Bir yandan alt kattaki otoparka inmeye çalışıyorum, bir yandan deli gibi ağlamaya çalışıyorum!..

Ağlamaya çalışıyorum diyorum; zira nefesim kesildiği için ağlamak bile çok zor…

Zorlanıyorum…

Allah’tan iftar saati yaklaşıyor da, etraf kalabalık değil…

Kalabalık olsa da umurumda değil…

Aklımdan geçen tek bir düşünce var: Birazdan nefes alamadığım için öleceğim!

Oysa ben ölmek istemiyorum!

Hele ki, bir alışveriş merkezinde hayata veda edip, arkamdan ‘‘Nasıl bilirdiniz merhumeyi?’’ diye sorulduğunda, ‘‘Alışveriş meraklısıydı… Ölüsü bile alışveriş merkezinden çıktı’’ denilmesini istemiyorum!

Ve garip bir ağlama stiliyle az sonra kendimi arabaya atıyorum…

Oturma pozisyonuna geçince rahatlıyorum…

En azından nefes almamda çok büyük bir sıkıntı yok…

Böylelikle daha rahat ağlayabilirim…

Öyle yapıyorum zaten…

Ağlaya ağlaya Yeşilköy’e hastaneye kadar gidiyorum…

Gelgelelim, arabadan iniyorum ama her şey yine aynı…

Ne nefes alabiliyorum, ne yürüyebiliyorum…

Acil servisten içeri girişimse, film sahnelerini aratmıyor…

Son nefesim, katilin kim olduğunu söylemeye yetmiyor sanki…

Bankonun gerisindeki hemşire ve doktorlar beni o halde görünce panik oluyor…

‘‘Neyiniz var hanımefendi?’’

Konuşabilmek ne mümkün?

Eee, ne yapıyorum?

Tabii ki yine ağlıyorum…

Ve kendimi perdelerle ayrılan acil servis odacıklarından birine atıveriyorum…

Lafı fazla uzatmayayım sevgili okur, acil servis doktoru muayene ettikten sonra hiçbir şey anlamadığını söylüyor ve ortopedi uzmanını çağırıyor…

Ortopedi uzmanı sakin…

Birkaç hareket yaptırıyor, ardından iğne yaptırıp, iki ilaç yazacağını söylüyor ve odadan çıkıp gidiyor…

İğneyi yiyorum ama yine aynı ağrılarla, hastaneden iki büklüm çıkıyorum…

Nöbetçi eczane ararken gözüm reçeteye takılıyor …

Tanı: Miyalji!

Kibarcası, doktorun ağrısına isim bulamadığı hastasına koyduğu tanı!

Halbuki ben biliyorum ağrımın nedenini…

Tokat!

Selülitli kadınların tokadı!

Şaka bir yana, bu sıcak yaz günlerinde farkında olmadan klimalardan çarpılıyoruz…

Ben çok dikkat ettiğimi zannediyordum ama farkında olmadan maruz kalmışım…

Şimdi klimalardan mümkün olduğu kadar uzak duruyorum…

Size de tavsiye ederim…

Benden söylemesi.
 

Sıradaki haber yükleniyor...