30 Ağustos'u zafer sofrasında kutluyoruz

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Haziran ayında Büyük Taaruz kararı verilmiştir. Hazırlıklar gizlice başlar. Türkiye Büyük Millet Meclisi 20 Temmuz 1922’de Mustafa Kemal’e dördüncü defa Başkumandanlık yetkisi verir. 26 Ağustos’u 27’ye bağlayan gece, işgal ordusunun etrafı Afyon Aslıhan civarında çevrilir. İşte o geceyi en güzel Nazım Hikmet anlatır:

“Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.

Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam 

nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu 

ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında, 

birdenbire beş adım sağında onu gördü.

Paşalar onun arkasındaydılar.

O, saati sordu.

Paşalar, 'Üç' dediler.

Sarışın bir kurda benziyordu.

Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

Yürüdü uçurumun başına kadar,

eğildi, durdu.

Bıraksalar

ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak

ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak

Kocatepe'den Afyon ovasına atlayacaktı.”

BUYURUN SOFRAYA!

Taaruz başlar ve Mustafa Kemal’in komutasıyla Dumlupınar Meydan Muharebesi zaferle sonuçlanır. 9 Eylül’de İzmir’in kurtuluşuyla da yeni bir dönem başlar. 30 Ağustos, ‘Başkumandan Zaferi’ ilk kez zaferden iki yıl sonra Dumlupınar’ın Çal Köyü yakınlarında Mustafa Kemal'in katıldığı törenle kutlanır. O zaman biz de bir ziyafetle 98. yılında 30 Ağustos Zaferi’ni kutlayalım. Zengin bir sofra kuracağız ama unutmayın ki Mustafa Kemal Atatürk sade sofraları severdi. Başkomutanlık Meydan Muharebesi Zaferi’nin anısına sofrayı biraz zengin tutacağız. Sofra kuracak durumu olmayanlar yazımızı beyaz leblebi eşliğinde okuyabilirler.

SELANİK USULÜ ISPANAKLI BÖREK OLMADAN OLMAZ 

Peynirli bir yumurta ile başlangıç yapacağız. Yanında iki dilim ekmek ve ayran olmalıdır. Arada ekmeği ayran bardağına batırmanız gereklidir. 

Izgara edilmiş yahut hafif haşlanmış kuşkonmaza zeytinyağı ve limonlu bir sos yakışacaktır. 

Selanik usulü ıspanaklı börek bu sofranın olmazsa olmazıdır. Kırşehirli okurlarımız sofraya su böreği de koyabilirler. Karnıyarık, yanında pilavla servis edilmelidir. Karnıyarığın pilavla karıştırılarak yenilmesi püf noktasıdır. 

Favanın üzerinde limon gezdirilmesini hatırlatmaya gerek bile yok. 

Yanya tatlısı, irmik helvası ve gül reçeli sofrayı nihayetlendirecek tatlılarımızdır. Et ve tavuk opsiyonel, ayran ve yoğurt mecburiyettir. 

Yağlı fasulye mutlaka bulundurulmalıdır ama ille de bu yemeklerle sofraya gelmesi gerekmez. Gece geç vakitte acıkanlar için hazır tutulmalıdır. 

Sofrayı zengin bulmadınız mı? Saydıklarım Mustafa Kemal Atatürk’ün sofra alışkanlıklarıdır. Ayrıca bu saydıklarımızın hepsiyle sofrayı donatmazlardı. Biz kutlama amacıyla aynı masada topladık. 

TEVAZUYU ELDEN BIRAKMAZDI

O, savaştan çıkmış bir milletin lideri olarak sofrada tevazuyu elden bırakmazdı. Annesi Zübeyde Hanım’dan kalmış bir hatıra olan Selanik usulü ıspanaklı böreğini sever, zaman zaman da yaptırırdı. Kırıkkale’de yediği su böreğinin tadını unutmaz, övgüyle söz ederdi. Sabahları kalktığında bazen peynirli yumurtayla, genellikle de iki dilim ekmek, bir bardak ayran yahut bir kase yoğurtla kahvaltı ederdi. Ekmeği de ayrana batırırdı. Muhtemelen yokluk ve savaş yıllarında kuru ekmeği yumuşatmaktan kaynaklanan bir alışkanlıktı. 

Kahve/altısını böyle yaptıktan sonra sütlü bir kahve içerdi. 

Karnıyarığı pilavla sever, birbirine karıştırarak yerdi. 

Favayı zeytinyağı ve limonlu isterdi. 

Avrupadaki ateşe zamanlarında yiyip sevdiği kuşkonmaz tohumlarını getirtip Atatürk Orman Çiftliği’nde yetiştirirdi. Misafirlerine kendi mahsulü kuşkonmaz ikram ederdi. 

EN SEVDİĞİ YEMEK ETSİZ KURU FASULYE

En sevdiği yemek ‘yağlı fasulye’ dediği etsiz kuru fasulyeydi. Atatürk’ün ne zaman isteyeceği belli olmazdı. Her gün mutfakta bulundurulurdu. Kuru fasulyeyi iki dilim ekmekle yer, bu ekmekleri de ayrana batırırdı. Aslında ayran hep sofrasındaydı. İkindi vakitleri de soğuk bir ayran içerdi ve tabii günde en az 15 fincan kahveyi de unutmayalım. 

Dostlarıyla oturduğu sofralarda ağırlıklı olarak sebzeli yemekleri tercih ederdi. Arada sırada et ve tavuk da menüye girerdi hatta bamya da. 

Tatlıyı pek aramazdı. Yanya tatlısı, İrmik helvası ve gül reçelini severdi. 

Tuzlu leblebi her zaman sofrada olurdu hatta cebinde leblebi taşır, bazen Çankaya Köşkü çalışanlarının avuçlarına da leblebi koyardı. 

Meyve sofrada kendine pek yer bulamazdı ama kavunu severdi. 

İÇİNDEKİ UKDE: ENGİNAR

Sağlığı bozulduğunda tavsiye edilen enginarı ne yazık ki yemeye ömrü vefa etmemiştir. Bunu konu ettiğim ‘Atatürk’ün içindeki ukde: Enginar’ adlı yazımı www.posta.com.tr’de bulabilirsiniz.

40 KİŞİLİK MASANIN DEMİRBAŞLARI

Mustafa Kemal Atatürk’ün akşam sofralarına biliminsanları, sanatçılar, siyasetçiler, diplomatlar ve dostları katılırdı. Hemen her gün yaklaşık 40 kişinin toplandığı sofranın değişmez demirbaşlarına bir gözatalım. Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın, Hasan Cemil Çambel, Yunus Nadi, Hazım Onat, Necmi Dilmen, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Dr. Reşit Galip, İbrahim Grantay, Salih Bozok, Şükrü Kaya, Kılıç Ali. Davetlilerin liyakâtini sorgulayanlar çıktığında Mustafa Kemal onlara şöyle cevap verirdi: “Soframda hemen her akşam bulundurduğum arkadaşlarım, kurtuluş mücadelesi için yola çıktığım zaman, bana inanmışlar, benimle birlikte gelmişler, davaya baş koymuşlar, canlarını bana siper etmişler ve bir an bile benden ayrılmayarak her türlü eziyet ve cefaya katlanmış kişilerdir. Hepsi bana canlarıyla, başlarıyla bağlıdır. Benim onlara vefa borcum büyüktür. Hiçbirini bırakamam ama sofram genç aydınlara açıktır ve daima açık olacaktır.”

“ATATÜRK’ÜN SOFRASI” DEMEK ONUN HAYATININ MÜHİM BİR PARÇASI DEMEK

Onun sofrasını anlamak için İsmet Bozdağ’ın ‘Atatürk’ün Sofrası’ adlı kitabına bir göz atmak gerekir: “Atatürk’ün Sofrası” demek, onun hayatının mühim bir parçası demektir. Atatürk’ün hayatında dinlenme için ayrılmış bir zaman yoktur. Uyumuyorsa, okumuyorsa, yazmıyorsa, mutlaka sofrasının başındadır, çevresindeki arkadaşları ile bir şeyler konuşmakta, bir şeyler tartışmakta, haber alıp vermekte, uygulayacağı düşüncelerine sosyal taban hazırlamaktadır. […] Atatürk, konuştuğu insanları rahatlatabilmek için sofrasına çağırırdı. İçki ve dostlukla rahatlamış insanlar, bir süre sonra fikirlerini cesaretle ortaya dökerler, bildiklerini, işittiklerini kendi görüşlerine göre değerlendirirlerdi. Bu yüzden birçok devlet, memleket, dünya meseleleri zaman zaman sofraya gelmiş, orada konuşulmuş ve hatta kararlara bağlanmıştır.

“GELECEK GÖZLERİMİZDE CANLANIYOR”

Falih Rıfkı Atay, Atatürk’ün yanı başından ayrılmamış bir gazeteci ve yoldaşıdır. Çankaya adlı kitabında anlatır: “Masa bir cennet sofrasına dönüyor, lamba bir güneşi andırıyor, oda bir saray parçası havası içine giriyor.

'Gelecek', o zamanki Ankara’da bir serap gibi bile görünmeyen 'gelecek' gözlerimizde canlanıyor. Bir eski masaldaki peri kızı gibi atlı akıncıların, hemen hemen nal seslerini duyar gibi oluyorduk.”

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder