Yapay zekayla konuşmak rahatlatıcı, değil mi? Yapay zekayla konuşmanın en konforlu kısmı, onu dinlemek zorunda olmamak. Sınırsız bir dinleme kapasitesi olması. Ve sağladığı bu ‘rahatlık’ neye mal oluyor? Karşımızdaki insanı gerçekten, tüm dikkatimizi vererek dinleme becerimizi kaybetmemize yol açıyor. Oysa zor ama değerli bir uğraştır dinlemek. Ve en önemlisi de insana özgü bir yetenek. Biz her geçen gün bu becerimizi kaybediyoruz. MIT’den sosyolog Prof. Dr. Sherry Turkle’i dinledim. Tespitler de büyük oranda kendisine ait. Bir sohbet robotuyla her muhabbetinizde dinleme yeteneğinizden bir parçayı bedel olarak ödüyorsunuz yani. Bizi zahmetli, tehlikeli ve rutin işlerden kurtarsın diye icat edildiğini sandığımız yapay zeka, her geçen gün benliğimizi ele geçiriyor. Terapi ve arkadaşlık amaçlı kullanılıyor. Onun yerine insanlar yaratıcı yönlerini devrediyor, sunum hazırlatıyor, kitaplarını yazdırıyorlar
HAYAL KIRIKLIĞINA UĞRAYI!
Turkle, “Yüz yüze konuşmanın öngörülemezliği ve beraberinde getirdiği kırılganlığa katlanmak yerine, makinelerin bize sunduğu kontrol duygusunu tercih ediyoruz” diyor. Bir arkadaşın seni yanlış anlayabilir. Sevgilin dikkatini dağıtabilir. Hiç duymak istemediğin şeyleri duyabilirsin. İlişki kurmak, karşındakinin ihtiyaçlarına ve kendi dünyasına da yer açmayı ister. Hayal kırıklığına uğramaktan aklı çıkar oldu herkesin. Psikanalist Adam Phillips, “İnsanlar bizi hayal kırıklığına uğratarak gözümüzde gerçeklik kazanırlar. Bizi hiç hayal kırıklığına uğratmıyorlarsa, yalnızca hayal ürünü figürlerden ibarettirler” diyor. Leonard Cohen de ‘Anthem’ şarkısında “Her şeyde bir çatlak vardır, ışık içeri böyle girer” der. İnsan kırıklarından sızan ışıkla parlayan bir varlık çünkü. Ben yapay zekanın insanları birbirinden uzaklaştırdığı fikrine katılmıyorum. Hali hazırda modern yaşam düzeni insanları birbirinden uzaklaştırdığı için yapay zekaya bir yönelim olduğuna inanıyorum. Bu nedenle toplumları bir arada tutacak ortak değerler etrafında toplamak her zamankinden daha hayati
GASTROANTEP ’TE LEZZETİN ÖTESİNDE
Dünyanın bugün ‘sıfır atık mutfak’ diye yeniden keşfettiği anlayış, bizim mutfak kültürümüzün asırlık alışkanlığı. Bizim mutfaklarda hiçbir şey ziyan edilmez. En basitinden bayatlayan ekmek köfte harcına gider. Anadolu mutfağında israf etmeme düşüncesi, tasarrufun ötesinde bir niyetle yapılır. Bereketin bir parçasıdır. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Gaziantep Büyükşehir Belediyesi’nin iş birliğinde düzenlenen Gastroantep festivali için Gaziantep’teydim. Bu geleneğin orada hem kadim lezzetler için korunduğunu hem de yaratıcı biçimlerde yeni tatlar için yeniden yorumlandığını gördüm. Örneğin Şef Esra Göğüş yönetiminde kadın istihdamını destekleyen Havara Restoran’da tencerede kalan pirinçler çıtır bir atıştırmalığa dönüştürülmüş, bir cips olmuştu. Yani eski alışkanlık, yeni nesil bir lezzete taşınmıştı
Sosyalleşmenin en ekonomik yolu olarak bilinen misafirlik, neredeyse lüks tüketim kategorisine girdi! Üstelik evler, Instagram’da binlerce yabancıya açılırken kapı zilini tanıdıkların çalmasına tahammül giderek azalıyor. Misafir ağırlama hevesi azalarak bitiyor. ABD’de ayda en az bir kez evde arkadaşlarını veya ailesini ağırlayanların oranı 1975’te yüzde 42’yken 2026’da yüzde 12’ye düşmüş. İngiltere’de de her 10 kişiden en az dördü, temizlikten kaçınmak için misafir çağırmıyor. Peki misafirlik neden bu kadar zahmetli hale geldi?
Bizim kültürümüzde, özellikle mahalle hayatında misafirliğin yeri hep başkaydı. “Akşam annemler size oturmaya gelecek” haberini komşuya çocuklar ulaştırırdı. Bugün şehirli orta sınıf için ev, giderek dış dünyadan korunması gereken özel bir alana dönüşüyor. Hayat pahalılığı önemli bir etken ama bunun tek nedeni ekonomik koşullar değil. Dışarıda geçirdiğimiz zaman, çalışma hayatı ve sorumluluklar arttıkça yalnız kalabileceğimiz alan daralıyor. Onun için ev, başkalarıyla buluştuğumuz bir yer değil de kendimizle baş başa kalabildiğimiz bir ‘sığınağa’ dönüşüyor. Misafirleşmek, eğlence anlayışının bir parçasıydı. Bugün eğlenmek için başkalarına ‘ihtiyaç’ da azaldı. Dijital platformlar, oyunlar ve kişiselleştirilmiş eğlence seçenekleri, yalnızlığı can sıkıntısından kurtardı. Misafirleşmenin yerini tutmaz ama...
‘KAPASİTE’ MESELESİ
Bir de kusursuzluk meselesi var. ‘Tablescaping’ diyorlar buna. Türkçesi sofra tasarımcılığı. Sofraları mumlardan çiçeklere, tabaklardan renk uyumuna kadar bir sanat eseri gibi düzenleme akımı var. ‘Yeni gelinin sunumu’ adı altında ikram şovları yapılıyor. (Misafire değil, sosyal medyaya.) Yani misafir ağırlamak, amacından çıkıp kitlelere yönelik bir performansa dönüşüyor. Evlerimizde, hayatımızın kontrol edemediğimiz tarafları da oluyor, malum. Dağınıklık gibi. Kusursuzluğun yüceltildiği bir dönemde bu dağınıklığı paylaşmak bile cesaret istiyor. Misafirliğin bir tartışma konusu olması, orta ve dar gelirli şehirli insanların gündemi daha çok. Varlıklı çevrelerde özel ev davetleri halen bir statü göstergesi. Hatta statünü yükseltmek için özel ev davetleri verebiliyor olman gizli bir şart. Kırsalda da misafirlik ve komşuluk, dayanışmanın önemli bir parçası. Antropolog Robin Dunbar, 30 dakika kuralına dikkat çekiyor. Diyor ki, bu çağda insanlar, ulaşmaları yarım saati geçen yakınlarıyla daha az görüşüyor. Demek ki misafirliğe gitmek de ağırlamak da sadece gönül meselesi değil. Misafirliğin lüks olması, yüksek harcama bütçesi istemesinin dışında; insanları hayatına gerçekten dahil edebilme kapasitesinin azalmasıyla da ilgili.
YÜKSEK MODA HANGİ KADINLAR İÇİN YARATILDI?
Devlet adamları kara para aklayanlarla aynı masaya oturursa ne olur? Olan şu... Yeni dünya düzeninde kartlar bu masalarda dağıtılıyor. New York Times muhabiri David Yaffe-Bellany’nin yaptığı olağanüstü röportaj, bu düzeni tüm çıplaklığıyla ortaya koydu. Dünyanın en büyük kripto para borsası Binance’in kurucusu Changpeng Zhao ile yaptığı röportaj, ilk bakışta milyarder bir kripto patronunun hayat hikayesini anlatıyor gibi görünüyor. Nitekim Zhao’nun akıbetini iki gün önce bu sayfada manşete taşıdık. Ama hikaye bize süper devlet, para ve teknoloji arasındaki ilişkinin nasıl değiştiğini anlatıyor. Zhao’nun kurduğu Binance’i bilmeyenler için şöyle özetleyeyim. İnsanların Bitcoin gibi dijital paraları alıp sattığı dev bir internet finans merkezi gibi çalışıyor. 2017’de kurulan bu şirket birkaç ayda dünyanın en büyüğü nasıl oluyor? Zhao “İzin istemektense özür dilemek evladır” diyor.
Zhao, Abu Dabi’deki yeni hayatını New York Times’a anlattı.
Yani hukuk sistemlerindeki açıklardan faydalanıyor. Yakalanana kadar birçok işlemi izinsiz yapıyor. Binance’in alametifarikası tam da bu. Müşterilerine bankaların sorduğu gibi kimlik ve para kaynağını sormadı. Bu sayede suç gelirlerine, yaptırımları aşan para trafiğine akış alanı sağladı. 2024’te kara para aklamayı önlemediği için mahkum edilip hapis cezası alana kadar devam etti buna. Dört ay hapis yattı. Buraya kadar alışıldık vurgun hikayelerine benziyor, değil mi?
PETROL SONRASI ÇAĞA YATIRIM
İlginç kısmı ceza alması değil. Sonrasında olanlar... Tahliye edildiği gün hapisten çıkıp özel jetiyle Abu Dabi’ye havalanması arasında sadece 26 dakika var. Birkaç ay içinde de sanki hüküm giymiş biri değil de devlet başkanlarının danışmanı, özel jetiyle ülkeden ülkeye dolaşan bir ‘kripto diplomatı’ gibi oldu. Bu aralar en çok Asya’ya gidiyor. Tıpkı devlet başkanları gibi uçağının merdivenlerinde karşılanıyor, bakanlar onunla görüşmek için sıraya giriyor, hükümetlerin dijital para ve kripto düzenlemeleri yapmalarında akıl hocalığını üstleniyor... Peki neden Abu Dabi’ye gitti? Çünkü Birleşik Arap Emirlikleri, sadece petrol zengini olmak istemiyor artık. Petrol sonrası çağda yapay zeka, teknoloji ve finans üssü olmak istiyor. Bunun için Zhao gibi teknoloji ve dijital para patronlarına ihtiyacı var. Onlara neredeyse sınırsız ayrıcalık sağlıyor. Zhao, Birleşik Arap Emirlikleri’ne ilk kez 2021’de gidiyor. Normalde haftalar sürecek oturma izni işlemleri Dubai’de 12 saatte bitiyor ve iki yıl içinde de vatandaşlık alıyor. Çünkü Emirlikler’in vatandaşlarını iade etmediğini biliyor.
Prof. Dr. Ioanna Kuçuradi, 2020’deki bir sohbetinde “İnsanların robotlaştırıldığı, robotların da insanlaştırılmaya çalışıldığı bir zamanda yaşıyoruz” demişti. Hepimize bıraktığı düşünme ve insan olma mirasının önünde saygıyla eğilerek iki gün önce kaybettiğimiz felsefe dünyasının en büyük filozoflarından Kuçuradi’nin sözlerini anarak başlamak istedim. Bu sözleriyle o dönem ne demek istediğini bugün çok daha iyi anlayabiliyor, dahası yaşıyoruz. 2021’de internetin kuytu bir forumunda ‘IlluminatiPirate’ rumuzunu kullanan biri de ortaya bir iddia attı.
“Dead Internet Theory: Most of the Internet Is Fake” dedi. Yani ‘Ölü İnternet Teorisi: İnternetin çoğu sahte.’ İddiasına göre bir gün internet, insanların birbiriyle konuştuğu bir yer olmaktan çıkacak, botlar içerik üretecek, botlar paylaşacak, botlar yorumlayacak ve makineler kendi aralarında konuşurken insan da ‘konuk’ oyuncu gibi dolaşacaktı. O dönem sadece komplo teorisi gibi görünen bu iddianın gerçeğe dönüşmesi 5 yıldan kısa sürdü...
Bugün interneti yapay zeka ajanları ve botlar öyle ele geçirdi ki karşılaştığımız bir içeriğin ya da yorumun insana ait olup olmadığını anlamakta zorlanıyoruz. Çocuklarını “İnternette her gördüğüne inanma” diyerek büyüten aileler bile bugün çocuklarına “Bu içerik gerçek mi, yapay zeka mı?” diye soruyor. Bilgisayar teknolojisinin babası Alan Turing, 1950’de “Makineler düşünebilir mi?” diye sormuştu. Bir insanın yazıştığı kişinin makine olduğunu anlayıp anlayamayacağını soruyordu
Sahte etkileşim üretmek için kullanılan tıklama çiftliklerinde binlerce SIM kart ve telefon ana kartı, tek bir bilgisayardan topluca yönetiliyor.
İNSANI ARA Kİ BULASIN
Alışveriş merkezlerinin sonunun geldiğini düşünüyorduk. Çevrimiçi ticaret büyüdükçe mağazalar kapandı, perakende zincirleri iflas etti. Hatta pandemiden sonra alışveriş merkezlerine (AVM) uğramaz olmuştuk. Ama şimdi ibre tersine dönmeye başladı. ABD’de geçen yıl Z kuşağı genel harcamalarının yüzde 62’sini mağazalardan yapmış. * 18-29 yaş grubu, AVM’ye iki haftada en az bir kez gidiyor. Son 10 yılda durağanlaşan AVM pazarında yeniden bir büyüme potansiyeli gözleniyor. Öyle olunca Amazon gibi e-ticaret şirketleri bile fiziksel mağazalar açmaya başladı. Oysa her şeyi internetten alabileceğimiz bir çağdayız. Bırakın kendinizi, kullandığınız yapay zeka ajanları da talimat vermemiz halinde artık sizin yerinize alışveriş yapabilecek durumda. Hatta isterseniz onların kullanımına özel kredi kartı bile çıkarabiliyorsunuz. O zaman gençler neden mağazalara gitmeye başladı? Son 15 yıla bir bakalım. Sosyal medya yüzünden günlük hayatımızın büyük bölümünü bize benzeyen insanlara maruz kalarak geçirmeye başladık. İlgi alanlarımız, zevklerimiz, hayat tarzımızı paylaşan insanlar düştü akışlarımıza hep. “Kendi topluluğunu bul” mottosu empoze edildi. Aslında bunun avantajı da vardı. Bu sayede gerçekten dünyanın diğer ucunda ortaklıklar taşıdığımız kişilerden haberdar olduk. Ama her teknolojik inovasyonun beklenmedik sonuçları var. Bir yandan da bize benzemeyenlerle karşılaşma hakkımız gasp edildi. Yankı odalarımıza hapsolduk.
TAK SEPETİ KOLUNA , KISMETİNİ BULMAYA
Algoritma hazretleri kimi uygun bulursa onunla karşılaştırmaya başladı bizi. Bu, günlük hayata da böyle sirayet etti. Herkes kendi topluluğuyla ayrışmış bir hayat sürer oldu. Oysa gerçek hayat böyle işlemez. Normalde bir kafeye gittiğinizde, bir markete girdiğinizde kimle karşılaşacağınızı seçemezsiniz veya bunu sizin yerinize seçecek bir algoritma sistemi (çok şükür ki henüz) yok. Yani sonsuz ihtimaller denizidir çevrimdışı hayat. O nedenle gençlerin fiziksel deneyimlere, mağazalara, AVM’lere yönelmesi çok anlaşılır ve haklı bir ihtiyaç. Finlandiya’daki Sinkkukori, yani ‘bekar sepeti’ uygulamasını duydunuz mu? Bu dönemde çıkması tesadüf değil. Süpermarketlerde pembe alışveriş sepetleri var. Kolunuza onları takarsanız, bekar olduğunuzu belli ediyorsunuz. Böylece sizi görüp konuşmak isteyen olursa yaklaşabiliyor. Karşınıza çıkacak kişiyle birbirinize dair hiçbir şey bilmemenin ve keşfetmenin keyfini yaşıyorsunuz. Bu hafta Gucci’nin son defilesinde de podyum bir mağazaya çevrilmişti. Apayrı giyim tarzlarına sahip modeller de farklı hayat hikayeleri olan müşterileri temsil ediyordu. İşte tam olarak gerçek hayat da böyle çalışıyor. Hiçbir ortak noktası olmayan insanların her an karşılaşabileceği bir kesişim alanıdır gerçek hayat. * Pazar araştırma ve tüketici verileri şirketi Circana’nın araştırma sonucu
DÜNYADA ARKADAŞLIK KITLIĞI YAŞANIYOR
Başlık, benim argümanım değil. İstatistikler böyle söylüyor. CNN’de gördüm. Google arama eğilimlerinde geçen ilkbaharda “Nasıl arkadaş edinilir?” araması tüm zamanların en yüksek seviyesine ulaşmış. ‘Nasıl sevgili bulunur’ ya da ‘nasıl aşık olunur’ sorularından bile daha fazla aranmış. Yalnızlık hissinin panzehiri, sanıldığı gibi romantik ilişki değil çünkü; arkadaşlık. Arkadaş bulmanın ve onu korumanın zorlaşması, dünyada her geçen yıl daha ciddi bir halk sağlığı sorununa dönüşmeye başladı. Üniversitelerde uzmanlar oturup yetişkin insanlara nasıl arkadaş edinecekleri konusunda bilimsel reçete çıkarmaya başladı. Vardıkları sonuç da şöyle... Arkadaşlığın şartı, sık etkileşime geçmek ve birbirinden hoşlanmak. Devam ettirmek ve derinleştirmek için de güvenmek, kırılgan yanlarınızı göstermek, yardım isteyebilmek ve yardım etmek, uzun görüşmeler yerine kısa buluşmalara zaman ayırabilmek, kusursuz anı beklemeden temas edebilmek gerekiyor. Nevrotik şair Sylvia Plath, “İnsanlara hiçbir zaman en zayıf yanlarımı göstermedim, beni yok etme gücünü onlara bahşetmekten korktum” diyordu. Kendisi güven sorunlarını aşamadığından yaşamına acı bir şekilde son vermişti... Dostoyevski de tam tersini savunur. “Birinden zayıf yanlarınızı sakladığınızda, sizi olduğunuz gibi sevmesi şansını da kaybedersiniz” der. Montaigne, dostundan “Çünkü o, oydu. Ben de bendim” diye bahseder. Bana kalırsa da arkadaşlığın temel kriteri budur, yumruk yeme kuşkusu duymadan yumuşak karnını açabilmektir.
Bu yaz başında Prof. Dr. Reha Yavuzer’le yaptığımız ‘insana benzeme modası’ konulu söyleşi büyük ilgi görmüştü. Çünkü güzellik algısında belirgin bir kırılma yaşanıyor. Özellikle kadınlar, başkasına benzemek yerine kendi yüzlerini korumak, kendilerine benzemek, daha sağlıklı ve kaliteli yaş alan bir cilde sahip olmak istiyor. Çökük yanaklar, belirgin çene hattı, aşırı dolgulu ifade sağlayan işlemler terk ediliyor. Güzellik algısı Batı’dan Doğu’ya kayıyor.
Son yıllarda ‘glass skin’ (cam cilt) diye duyduğumuz şey, Güney Kore başta olmak üzere Asya’nın güzellik anlayışı. Şimdi dünyanın geri kalanı da cam cilt için gereken adımları öğrenmeye ve uygulamaya çalışıyor. Kore bu ilgiyi fark edince bunu devlet politikası haline getirdi ve sağlık turizmine çevirdi. Önce K-Beauty (Kore güzelliği) ürünlerinin üretimi ve ihracatı teşvik edildi. Sonra cam cilt yaptırmak için Kore’ye turistik seyahatler yaygınlaştı. Ama devreye hem çevresel hem de genetik faktörler giriyor. Koreli olmayan biri, ne kadar iyi ürün kullanırsa kullansın Koreli gibi cam ciltli olamayabiliyor. Gözenekli bir cilt yapısı olan biz Türkler de bu kategoriye giriyoruz.
Prof. Yavuzer de cam cilt hedefinin yalnızca ürünlerle sağlanamayacağını fark edip bu alandaki teknolojileri araştırıyor. En gelişmiş cam cilt teknolojisi olan Potenza’yı Türkiye’ye getiriyor. Balmumcu’daki güzellik ve uzun yaşam merkezi Rene Clinic’te buluştuğumuzda teknolojiyi geliştiren şirketin medikal direktörü Dr. Narendra Kumar’la tanıştım.
GÖZENEKSİZ OLMA TEKNOLOJİSİ
Son yıllarda birliktelik hikayeleri kadar ayrılık hikayelerinin de başarı ve dönüm noktası gibi sunulduğunu fark ediyor musunuz? Ayrılıklar da birliktelikler kadar hayatın parçasıdır, evet. Ama bir başarı değildir. Bence bu, her deneyimi ‘başarı hikayesi’ne dönüştürme takıntısı yaşayan çağımızın yarattığı tuzaklardan biri. Bugünlerde sosyal medyadaki sonsuz kaydırma alışkanlığının dikkatimizi dağıtması, insan nesli için en büyük tehlikelerden biri olarak tanımlanıyor. Bu uyanıştan memnunum. Ama sorun yalnızca dikkat süremizin kısalması değil. Bizi birbirimizden uzaklaştırması da.
İster romantik ister sosyal ister aile hayatımızdan olsun... Sevdiğimiz insanlarla aramıza her zamankinden daha hızlı mesafe koyuyoruz. Çünkü sürekli teşhis koyma halindeyiz. “Bir ilişki nasıl olmamalı?”, “Toksik davranışlar”, “Bunu yapıyorsa uzaklaş”... Bunlardan herhangi birine denk gelmeniz yeterli. Çok sevdiğiniz bir insanın o maddelerden en az birine uyduğunu görmeniz neredeyse garanti. (Muhtemelen sizin de o maddelere uyan birçok özelliğiniz vardır.) Sonra insanın içine Aşk-ı Memnu’daki Adnan Ziyagil’in içine düşen şüphe gibi küçücük bir ateş düşüyor. Sosyal medya yokken de ilişkileri yürütmek zordu. İnsan yine kuşkulanıyor, kavga ediyor, kırılıyordu. Ama ilişkiler özel bir alanda yaşanıyordu.
İNSANLAR UZAKLAŞTIKÇA DİJİTAL EKONOMİ BÜYÜYOR
Şimdi küçük bir anlaşmazlık bile “Bu ilişki yürümüyor”, “Biz uyumlu değiliz”, “Doğru kişi olsaydı bu kadar zorlanmazdım” gibi hükümlere varmamıza yol açabiliyor. Karşımızdaki kişiye sabretmek, ilişkiyi yürütmek için esnemek, her rahatsızlıkta gitmemek de ‘kendine ihanet etmek’ diye yorumlanabiliyor. Bunlar alarm verici gelişmeler. Bir ilişkiyi sürdürebilmek beceri ister. Sabır, muhakeme ve bekleyebilme kapasitesi ister. Nerede konuşacağını, nerede sınır koyacağını, nerede biraz duracağını bilmek gerekir. İlişkideki her sürtüşme, ayrılığın işareti değildir. Her rahatsızlığın altında büyük bir anlam aramak da gerekmez. Bazı meseleler hemen çözülmeyebilir. Bazı çatışmaların üzerinden zaman geçmesi gerekebilir.
Bazen sadece sessiz kalmak işe yarar. İlişkiler, birbirine kusursuz biçimde uyan iki insanın hiç zorlanmadan yan yana durmasıyla yürümez. Farklı iki insanın çatıştıkları anlarda birbirini yeniden tanıması, bazen esnemesi ve birlikte değişmesiyle yürür. Bu yüzden sevdiğiniz birine mesafe alırken iyi düşünün. Çünkü yalnızlaşmamız dijital ekonominin lehine çalışıyor. İzole insan daha fazla ekran başında kalıyor, daha fazla içerik tüketiyor, daha fazla aidiyet arıyor ve kendisine ne hissetmesi gerektiğini söyleyen anlatılara daha açık hale geliyor. Tam olarak şu formül çalıştırılıyor: Ayır, ayrıştır, yalnızlaştır, sahte bir düşman yarat, radikalleştir ve bu döngüyü ona sat. Ne de olsa yalnızlaşan kitleleri kontrol etmek ve manipüle etmek daha kolay. Bu konunun tarihsel arka planını da 1 Şubat 2026 tarihli ‘100 yıllık yalnızlık ve meczup penguen’ başlıklı yazımda bulabilirsiniz.
250 milyon Euro’luk Florentia Village İstanbul, 65 bin metrekare kiralanabilir alanda 190 mağazayla açıldı.
Florentia... Latince, ‘çiçek açmak, gelişmek, serpilmek’ anlamındaki bir kökten geliyor. İstanbul’da açılan Florentia Village, bu ismin hakkını veriyor. Bu hafta ülkemizin uluslararası standartlardaki ilk lüks outlet merkezi, Kalyon İnşaat ve İtalyan RDM-Fingen Group ortaklığında kapılarını açtı. Burayı bir alışveriş merkezi olarak görmemek gerekiyor. Türkiye ile İtalya’nın, doğu ile batının, alışverişle gastronominin, modayla kültürlerin buluştuğu bir kesişim noktası demek daha doğru olur. Açılış gecesinin teması da bu nedenle ‘Kesişen Dünyalar’ oldu. Kalyon İnşaat Yönetim Kurulu Başkanı Murathan Kalyoncu’nun anlattığı modele göre buradaki mağazaların yüzde 70’inin outlet olma zorunluluğu var. Bu ürünlerin de en az yüzde 80’inin outlet ürünü olması gerekiyor. Bu kurallar sayesinde Florentia Village, Avrupa’da gördüğümüz gerçek outlet modelini İstanbul’a taşıyacak. Kalyoncu, önümüzdeki dönemde eklenecek yeni alanlarla Avrupa’nın en büyük outlet merkezi olmayı hedeflediğini söylüyor. İstanbul’un eksikliğini hissettiği bir şeydi bu. Çünkü outlet turizmi dünyada çok yaygın. Yurt dışı seyahatlerinde bir rota belirlediğimizde arkadaşlarımızla birbirimize mutlaka o bölgedeki outlet köylerinin bilgilerini de yollarız.
TATİLE 1 GÜN EKLEME SEBEBİ
Kaldığımız yere ne kadar uzak, nasıl gidiliyor diye bakarız. Turlu seyahatler de turistlere böyle rotalar ayarlıyor. Ama şehre uzak olduklarından konforlu bir outlet yolculuğuna denk gelmek kolay değil. Florentia Village, İstanbul Havalimanı’na birkaç dakika mesafede. Üstelik İhsaniye Metro Durağı da hemen yanı başında. Bu özelliği, ciddi bir avantaj yaratıyor. Bu konum, İstanbul’a gelen turistlerin şehir programlarına eklenebilecek yeni bir durak yaratabilir. Alanın büyüklüğü ve imkanları nedeniyle tatile en az 1 gün daha ekleme nedeni olacağı kesin!
Server Demirtaş imzasını taşıyan “Galeone”, Kalyon Holding’in Fiorentina Village projesi kapsamında sanata kattığı yeni bir değer. Hayali rüzgârla hareket eden devasa bir form.
