Bugün Anneler Günü. Vatana millete hayırlı evlat yetiştiren tüm annelerin gününü kutluyorum. Kadınlar için yaşamın doğal bir parçası olması gerekirken annelik, artık alınması zor bir karar ve bir sosyal statü hedefi gibi sunuluyor. Özellikle milenyum ve Z kuşakları için bu inkar edilemez bir gerçek. Türkiye’de de böyle, Çin’de, Japonya’da, ABD’de, Avrupa’da da. Anne olmak zorlaştıkça, ‘annelik pazarı’ da o kadar büyüdü. ‘Pazar’dan kastım, ideal annelik anlatısı üzerinden satılan her şeyi kapsıyor. Tradwife denilen yeni nesil ev hanımlığı akımından ilk kez Mayıs 2024’te bahsetmiştim. Aralık 2024’te kadınları yeniden ‘dişil enerji’ye döndürmeyi vaadeden ‘soft girl/yumuşak kadın’ estetiğini yazmıştım. O dönemden bu yana bu akımlar birer dijital mesleğe dönüştü. Ev hanımlığı becerileri, kadınlar için yeni bir içerik ekonomisi yarattı. Algoritmalar da bunu destekleyip büyüttü.
KUSURSUZLUK MASALI
1950’lerin çiftlik hayatından fırlamış gibi yaşayan hanımlar milyarlarca kez izlendi. Yeni nesil kayıt dışı gelir modellerinin yarattığı maddi ve kültürel eşitsizlik de etkili oldu bu ‘lüks annelik’ masalının oluşmasında. Sürekli hediye paketi açan, çocuklarına organik ve kusursuz sofralar hazırlayan içerikler çoğaldı. Çocuklarının beslenme çantasından kuş sütünü eksik etmeyen, doğum günü organizasyonlarında yarışan, her zaman sakin, üretken ve estetik görünen anneler. Peki bu durum özendirici mi oldu? Tam tersi. Kariyer ve özel hayat dengesi arasında sıkışan kadınlar daha fazla baskı hissetmeye başladı. Aynı şekilde bu yükselen yaşam standartlarını karşılamakta zorlanan erkekler de. Pek çok kadının annelikten ödü kopmasının sebeplerinden biri biraz da bu. Çünkü gerçek hayat algoritmaların sunduğu kadar pürüzsüz değil. Buna rağmen çoğu annenin, imkanlardan bağımsız şekilde zaten kusursuz olduğunu algoritma nereden bilsin? Hiç annesi olmamış ki… Nara Smith, Hannah Neeleman (üstte) gibi ünlü tradwife örnekleri, zengin kocalarının imkanlarıyla ev hanımlığı hünerlerini sergiliyor.
İŞVERENLERDEN DOĞURGANLIK PAKETİ
Çalışan birçok kadın, doğurganlığının altın çağında anne olmayı erteliyor. İleri yaşlarda da düşen yumurta rezervi nedeniyle tüp bebek yöntemlerine başvurular artıyor. Bu tehlikeyi fark eden bazı işverenler, çalışanlarına kapsamlı doğurganlık yardım paketleri sunuyor. En çok teknoloji ve finans sektöründe yaygın bu paketler. Bunlar arasında Apple ve Meta da var. Paketler, yumurtalarını dondurma hizmetini kapsıyor. 20 bin dolarlık ömür boyu doğurganlık bütçesi sağlıyorlar. Tüp bebek tedavi desteği de sunuluyor. Ve tıbbi bir ihtiyaç olmaksızın tamamen isteğe bağlı olarak. Böylece kadın çalışanları, kariyerlerine daha rahat odaklanabiliyor. Spermlerini dondurmak için erkek çalışanlar da aynı şekilde faydalanabiliyor. Bence azalan nüfus artış hızları için bu destek paketlerinin, tüm dünyada her sektörden çalışanın özlük haklarına eklenmesi gerekiyor.
MET Gala, yani New York’taki Metropolitan Sanat Müzesi’nin moda galası... Uzun yıllar modada sınırların ne kadar zorlanabildiğini, bir hikayenin kıyafetlerle nasıl yaratıcı anlatılabildiğini gösteren bir performans etkinliği olarak izledik. Sizlerle Asyalı ünlülerin ‘sıradan’ davetlerde nasıl giyindiğini paylaşıyorum. MET Gala, Asya’daki davetlerin getir götürünü yapar.
4 YIL ÖMRÜ KALDI
MET Gala’nın gelir sistemi son 10 yıldır köklü bir değişim içinde. Öyle ki artık galanın amacı kendini imha etmek üzere. Yeni bir amaç aranıyor. Şöyle ki... Bu galanın bilet fiyatları bu yıl 100 bin dolardı. Tarihinin en pahalı biletleri. Bu paraya ihtiyaç var mıydı? Yoktu. Zaten o yüzden artık modadan çok bir güç ve üstünlük taslama etkinliğine döndü. Bu bilet paraları ünlü konukların çoğunun cebinden çıkmıyor. Moda evleri tüm masraflarını karşılıyor. Bu bilet satışları kostüm enstitüsüne bağışlanıyor. Geçen yılki galadan 31 milyon dolar toplanmıştı. Bu yıl 42 milyon dolarla yeni bir rekor kırıldı. 78 yıldır toplanan bu para sergilerdeki küratör maaşları, araştırmacılar, 33 binden fazla tasarımın depolanması ve korunmasıyla diğer maliyetlere harcanıyor.
İHTİYACI KALMADI
Yılda 5 milyon dolarlık bütçesi var. Bu bütçeyi güvence altına alabilmesi için de 100 ila 130 milyon dolarlık kenarda duran bir yatırım fonuna ihtiyacı var. İşte o fonun yatırım getirisi, faizi, fon kazancı sayesinde ana para korunuyor. Son 10 yıldır enstitü, bu fon sistemiyle çalışıyormuş. Gelirlerin bir kısmı ‘yarı bağış fonu’na aktarılıyormuş. Bu da 2030’a gelindiğinde artık her yıl 5 milyon dolarlık bütçeyi garanti altına alabilmesi anlamına geliyor. Artık enstitü, MET Gala bağışlarına muhtaç olmayacağı şekilde kendi ekonomik sistemini kurmuş. Yani bundan sonra enstitünün geleceği, MET Gala’dan gelen bağışlara bağlı olmayacak. MET Gala’nın esas amacı da bağış olmak zorunda olmayacak. O nedenle belki bu galaya da ihtiyaç kalmaz
ANTİK ZAMANDAKİ ANNELİKLE BUGÜNKÜ ARASINDA NE FARK VAR?
Sosyal medya algoritmaları kendilerine yeni kurbanlar buldu. Tazecik Alfa kuşağı ve Z kuşağı erkekleri! Kadınların bedenleri üzerinden özgüvensizlik üretme sisteminin aynısı. E tabii beden algısını bozmak için buna havalı bir tanım da yapmak gerekiyordu. ‘Looksmaxxing’ dediler. Türkçesi olmamasından anlayacağınız üzere yine dünyada ithal edilen bir değersizlik. Türkçesi görüntüyü maksimize etmek, en iyi haline eriştirmek. Akımın öncüleri, buna ‘kendini geliştirmek’ diyor. İdeal erkek bedeni yağsız, ince belli, keskin hatlı olarak sunuluyor. Son 20 yılda hakim olan çok kaslı erkek karizmasının aksine daha zayıf olma baskısı var.
Yüzün Antik Yunan heykeli gibi oyulmuş olacak, çenen çıkık olacak. Gençlerin kendilerine bakması, sağlıklı olmaya çalışması iyi bir gelişme tabii. Ama bu akım baştan sona sağlıksız bir zihniyetle ilişkili. Gençler bu ideal vücuda kavuşmak için tehlikeli kas yapıcı maddeleri enjekte ediyor. Yüz kemikleri çıksın diye yüzlerine bildiğiniz çekiç benzeri aletlerle vuruyorlar! Bu akımın en ünlü öncüsü de 20 yaşındaki ABD’li Braden Peters. Daha çok ‘Clavicular’ adıyla biliniyor. Hayatı 7/24 kayıt altında. Florida’da kiralık bir malikaneyi canlı yayın stüdyosu gibi kullanıyor. Alfa kuşağı erkeklere nasıl seksi görüneceklerini öğretme iddiasında.
YÜKSELMENİN YOLU SANIYORLAR
Braden ve onun gibiler, yüze estetik cerrahi işlemler, boy uzatma ameliyatları, botoks ve birtakım enjeksiyonların reklamını yapıyor. Amaç, ‘SMV-Sexual Market Value’, yani ‘cinsel pazar değerini’ artırmak ve bu sayede hayatta yükselmek! Braden, dünyadaki tüm engellerin ‘görünüş paketi’yle çözüleceğine inanıyor. Gazeteci Adam Hegarty onunla röportaj yaptı. Hegarty ona “Looksmaxxing akımının kökeni ‘incel’ topluluğuna mı dayanıyor?” dedi. (Incel, mecburen bekar kalan ve cinsel hayatlarının olmamasından kadınları suçlayan erkeklere deniyor.) Kadın düşmanlığı yapan Andrew Tate’le yakınlığını sorguladı. Braden “Bana böyle sorularla gelme. Bir ara uğra da sana looksmaxxing öğreteyim” deyip yayını terk etti! Bu yayından kısa süre sonra Miami’de aşırı doz madde kullanımından hastanelik oldu. Taburcu edilince de yüzüne taktıkları oksijen maskesinin ‘bebeksi’ cildini yara yapmasından şikayet etti. Bir süre sonra YouTube da onun kanalını kapattı. Geçen gün de hakkında cinsel saldırı davası açıldı... İbretlik bir yere gidiyor hayatı. Keşke Braden’la kalsa. Ondan çok var. Bu gençlerin sorunu zekasız olmaları değil. Yönsüz olmaları. Amaçlarını bu alanlarda bulmaya çalışıyorlar. İş bulmanın zorlaşması, destek alanlarının azalması, çevrimiçi dünyaya itilmeleri ve önlerinde doğru düzgün rol modelleri olmaması, bu akımları onlar için daha cazip hale getiriyor…
Michael Jackson... Sanatı ve insanüstü sahne şovlarıyla, bugün neden benzeri bir yıldız doğmadığının kanıtı. Çünkü onun kadar çalışkanı gelmedi. Sahne sanatlarındaki en iyi şovlar bile onun yanında ‘tembel işi’ kaldı. 50 yaşında aramızdan ayrıldığında artık ışığını korumaya çalışan devrik bir yıldızdı. Serveti de erimişti. Hakkında çok fazla ürkütücü spekülasyon ve iddia vardı. Kapalı sürdürdüğü hayatı, yaptırdığı estetikler ve çocuklarını medyadan korumak için bulduğu absürt yöntemlerle, sanki gizli kapılar ardında yasaklı işlere bulaşıyor imajı çiziliyordu. Ama 2009’daki ölümünden sonra sönmeye yüz tutmuş ışığı eskisinden daha güçlü parlamaya başladı. Daha önce böyle bir şey görülmedi. Öldüğünde serveti 500 milyon dolardı ama 400 milyon dolar da borcu vardı. Ölümünden sonraki 16 yılda serveti 3.5 milyar dolara çıktı. Son 16 yılın 13 yılında en fazla kazanan ‘ölü sanatçı’ unvanına erişti. Çünkü hayranları ve onu hayattayken tanımayanlar bile müziğini dinlemeye devam etti. Yani yalnızca kendi döneminin pop ikonu değildi o. Zamansız bir yıldız olduğunu böyle gösterdi.
Z KUŞAĞINI DA BÜYÜLEDİ
Michael Jackson’ın toplumlar tarafından takdir uyandıran başarısının gücünü şöyle anlatmak gerek. 1983’teki Billie Jean klibi, müzik kanalı MTV’de klibi yayınlanan ilk siyah sanatçı olmasını sağladı. Bir anlamda ona duyulan ilgi nedeniyle televizyon kanallarını zor durumda bırakıyordu. Onu ‘yayınlamak zorunda kalıyorlardı.’ Zaten bu bastırılmışlığı kırması için çıtayı erişilemez yere koyması gerekiyordu. Moonwalk denilen ay yürüyüşü dansı onun sisteme karşı meydan okumasının dansıydı. Bugünlerde hayatını anlatan Michael belgeseli de hasılat rekorlarını alt üst ediyor. Açılış hafta sonunda 217 milyon dolarlık gişe geliri, bir biyografi filmi için tarihi bir başarı. Üstelik Z kuşağının sinema salonlarına karşı daha mesafeli olduğu bir dönemdeyiz. Film, 1988’de zirveye çıkmasına kadarki dönemi kapsıyor. Zaten Michael Jackson hakkında sonraki yıllarda ortaya atılan iddialar yenilir yutulur cinsten değildi. Çocuk istismarıyla suçlandı. Hiçbir zaman kanıt bulunamadı ve yargılanmadı. Ama itibarı büyük oranda sarsıldı. Bugün sinema salonlarını doldurması da o nedenle şaşkınlıkla karşılanıyor. Çünkü ‘normal şartlarda’ iptal kültürünün kurbanı olarak çoktan tarihin çöplüğüne gitmiş olması bekleniyordu. Öyle ya müziğini dinlemek başka, hayatına ilgi duymak başka sonuçta. Bu ilgiyi işleyen birçok makale okudum. Hepsi toplumu ikiyüzlülükle suçluyor. Toplumu tanıdıkları şüpheli...
KIRILMA NOKTALARI 1993 VE 1995
Birkaç yıldır Michael Jackson’ın suikasta kurban gittiğine dair iddialar ile 1995’te çıkardığı ‘They Don’t Care About Us’ (Gerçekten Umurlarında Değiliz) şarkısı ve birçok paralel açıklaması arasında bağlantı kuran anlatı o kadar dolaşımda ki. Bunu kaçırmışlar ya da işlerine gelmiyor. Bu şarkı, özellikle Amerikan sistemine yönelik bir başkaldırıydı. Michael Jackson, bu şarkıda geçen ‘J*w me, sue me, kick me, kike me’ sözleri nedeniyle büyük tepki çekti. J*w me, Yahudilere yönelik bir aşağılama ifadesi olarak biliniyor. İnsanı kandırmak, sömürmek anlamında kullanılıyor. Özür dileyip sözleri değiştirdi sonradan. Kendini sistem tarafından hedef alınan biri gibi göstermek isterken yanlış anlaşıldığını söyledi. Sistem tarafından neden hedef alındığını kastettiğini biliyor musunuz? 1993’te hakkında çocuk istismarı iddiası ortaya atıldığı için. Şarkıyı ise 1995’te yaptı... 2002’deki bir konuşmasında “Tarih kitaplarımızı manipüle ediyorlar. Tarih kitapları doğru değil, hepsi yalan. Tarih kitapları yalan söylüyor” demişti. Danışmanına bıraktığı 2003 tarihli sesli mesajda “Beni sülük gibi emdiler. Sonunda meteliksiz bıraktılar. Bu bir komplo. Yahudiler bunu kasten yapıyor” dediği 2005’te sızdırıldı, ortalık ayağa kalktı. Oğlu Prince de babasının zaman zaman telefon görüşmeleri sonrası ağlayıp “Beni öldürecekler” dediğini mahkemede anlatmıştı. Aldığı ağır antidepresanlar nedeniyle paranoya yaşadığı söyleniyordu. Sonuçta doktoru bile yargılandı ve ihmalden suçlu bulundu ama resmi kayıtlara göre ölümü şüpheli çıkmadı.
Dünyadaki ana akımı belirleyen ülkelerde yaşayan gençler arasında yeni bir yaşam tarzı alışkanlığı yükselişte. Buna ‘nonnamaxxing’ deniyor. Nonna, İtalyanca nine demek. Maxxing de ‘maksimize etmek’ anlamında. Hayatı nineler gibi en iyi şekilde sağlıklı yaşama fikrine dayanan bir akım. Kulağa minnoş bir internet trendi gibi geliyor. Yeni neslin bitmek bilmeyen etkileşim ihtiyacı için bulduğu yeni bir akım gibi de duruyor. Ama altı o kadar da boş bir gelişme değil bu. Geçen aylarda bir rapor yayınlanmıştı. Hayat boyu mutluluk eğrisinin değiştiğine dair. Gençken yaşanan rahatlık ve mutluluğun yerini orta yaşta depresyon ve sonra yaşlılıkta neşenin aldığı kabul ediliyor. İşte bu akış kırılmış durumda. ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya, İrlanda, Yeni Zelanda gibi benzer ekonomik kümeye giren ülkelerdeki araştırmaya göre gençler son 10 yılda daha mutsuz. Özellikle genç kadınların mutluluğunda düşüş var. Çünkü daha yalnız ve daha izoleler. Daha az dışarı çıkıyor, daha az sosyalleşiyorlar. Hayatı ‘daha az’ yaşıyorlar. Ekranlardaki kurgusal bir dünyanın içindeler. Bir yandan da sürekli sağlıklı ve iyi görünme baskısı altındalar.
HAYATI KAÇIRMA KORKUSUYLA
Mal mülk sahibi olmak da gençler için giderek daha erişilemez hale geldiğinden yeni tatmin araçlarına yöneliyorlar. Hayatı kaçırmamak için ‘emekli’ taklidi yapmaya başladılar. 20’lerinde, 30’larında işi gücü bırakıp tıpkı emekliler gibi birkaç aylığına uzun seyahatlere çıkıyorlar. Hatta bu akıma da ‘mikro emeklilik’ deniyor. Geçen yıl yolu Türkiye’den geçen bir Tayvanlı motosikletli gezginle tanıştığımda o da böyle bir hayat sürdüğünden bahsetmişti. Yazılım mühendisi olarak kazancını dünyayı gezmeye ayırıyor. Çalışanların yüzde 10’undan fazlasının böyle bir hayali varmış. Yüzde 50’den fazlası da bu mikro molaların tükenmişlikle başa çıkmalarına yardımcı olacağına inanıyor... Oscar alan ‘Everything Everywhere All at Once’ filmini anımsattı bu tablo bana. Orada da aynı anda mümkün olan birçok hayat için çoklu kimlikler arasında bir savrulma vardı. Beyin yakıcı bir filmdi ama bugünün insanının içinde olduğu parçalanmışlığı ve tutunamayışı anlatıyordu. Gençlerin yaşadığı da bu türden bir aidiyet krizi. “Nasıl yaşanır?” sorusuna dair ideal bir örnekle karşılaşmamış olmaları. ‘Nonnamaxxing’ gibi trendlere duyulan ihtiyaç, her şey aynı anda mümkün olduğunda hiçbir şeyin gerçekten ait hissettirmemesinden. Gençlere, yavaşlayabilecekleri, bağ kurabilecekleri ve gerçekten içinde hissedebilecekleri bir hayat borcumuz her geçen gün artıyor.
TEKNOLOJİ ŞİRKETLERİNDEKİ TENKİSATIN NEDENİ
Meta ve Microsoft, küresel işgücünde büyük çaplı işten çıkarmalar yapacağını açıklayan teknoloji şirketlerine katıldı. Her iki şirket de yapay zeka (AI) alanına büyük yatırımlar yapıyor. Atlassian, Block, WiseTech Global ve Oracle da benzer çıkarmalar açıklamıştı. Her şey bu kadar hızlı mı oldu? Yapay zeka bir anda güçlendi ve her 10 çalışandan birini devre dışı bırakacak güce erişti mi? İyi haberi veriyorum. Hayır, daha yolun çok başındayız. Ama bu bahsi geçen tenkisat zincirinin mantığı başka. Pandemi sonrasında teknoloji şirketlerinde dev bir istihdam dalgası yaşanmıştı. Bu kadar büyümenin iş verimliliğini düşürdüğü anlaşıldı. Bu en önemli nedenlerden biri. Örneğin Metaverse diye bir şey çıkmıştı, hatırlarsanız. O platform, hazirandan itibaren kaldırılıyor.
Gülistan Doku... 2020’den bu yana sırra kadem bastığına bir türlü ikna olmadığımız genç üniversite öğrencisi. Hepimizin vicdanında bir sızı olarak kalacak izi. Naaşına halen ulaşılamadı. Failleri, bedenini ortadan yok edince cezadan kaçabileceklerini sandı. Peki gerçekten de ceset yoksa cinayet yok mudur? Adalet Bakanı Akın Gürlek çok net bir çerçeve çizdi. “Cesedin bulunamaması, cinayet olmadığı anlamına gelmez” dedi. Modern ceza hukukunda bir cinayetin ispatı için en güçlü delillerden biri ceset olsa da cesedin bulunması zorunlu değil. Söz konusu kişinin hayatta olma ihtimalinin mantıklı olup olmadığına bakılıyor. ‘Bir kişinin yokluğunun niteliği’ de bir cinayet delili sayılabiliyor.
Hukukta ‘corpus delicti’ diye bir karşılığı da var. Suçun maddi unsuru deniyor. Yani Doku davasındaki telefon kayıtları, kamera görüntüleri, davranış değişiklikleri, sessizlikler, çelişkiler dahil hepsi, suçun varlığını ortaya koyan delil yapısını oluşturuyor. Türkiye’de daha önce benzer dava örnekleri var. Palu Ailesi davasında kayıp olan Meryem Tahnal ve kızı Melike Tahnal’ın cesetleri, yapılan aramalara rağmen bulunamamıştı.
YOKLUK DA BİR DELİLDİR
Ancak mahkeme, aile üyelerinin itirafları, tanık ifadeleri ve diğer deliller ışığında cinayetin işlendiğine kanaat getirmişti. Dünyada da aynı yönde örnekler var. Fransa’da Cedric Jubillar, 2020’de karısı Delphine’i öldürmekle suçlandı. Ceset bulunamadı ama Cedric geçen yıl 30 yıl hapis cezası aldı. İngiltere’de Russell Causley, karısı Carole Packman’ı 1985’te öldürmekten 1996’da müebbet hapis cezasına çarptırılmıştı. Ceset bulunmadığı halde. ABD’de bu durum ayrı bir başlık. ‘No-body murder’ (cesetsiz cinayet) deniyor. 19’uncu yüzyıldan bu yana 500’den fazla cesetsiz cinayet davası var. Bu davalarda mahkumiyet oranı yüzde 86! Diğer cinayet davalarında bile bu oran yüzde 70! Çünkü cesedin bulunmaması cinayeti kanıtlamak için daha titiz bir soruşturma yürütülmesini sağlıyor. Velhasıl bir insanın yokluğu, onu ve akıbetini ortadan kaldırmaya yetmiyor görüldüğü üzere...
BATILI ERKEKLERİN İZDİVAÇ GÖÇÜ
‘İzdivaç göçü’nü duydunuz mu? ‘Passport bros’ (pasaport tayfası) diye anılıyorlar. Batılı ülkelerdeki erkeklerin evlenmeye uygun eş aramak için çıktıkları dünya seyahatlerine deniyor. Kendi ülkelerindeki flört düzeninden memnun olmayan erkekler, evlenilecek daha ‘geleneksel’ kadınlar bulmak için yollara düşüyor. İlk duyduğunuzda minnoş bir hareket gibi gelebilir kulağa. Farklı kültürlerden insanlara açık olmak, farklı genetik havuzlarla nesli zenginleştirmek teoride çok iyi niyetli ve yapıcı. Ama işin arka planında yüzleşilmesi gereken ciddi bir toplumsal kırılma var. Flört uygulamaları ve sosyal medya, ‘seçenekleri’ artırdığı kadar doyumsuzluğu da artırdı. İnsanlarda bir başkasının ‘muadili’ varmış yanılgısı oluştu. Hayatın içindeki ‘karşılaşmaların muadilinin olmadığı’ fark edilmedi ya da değeri unutuldu. Algoritmaların eşleştirmesine mahkum kalan Batılı erkekler, anlamlı ilişki yaşayamaz oldu. Günlük hayatta da daha seçici ve yüksek standartlı hale gelen kadınları etkilemekte zorlandılar (Buna ‘modern erkeklik krizi’ de deniyor). Yalnız ‘daha kolay ilişki’ vaadiyle başlayan bu hikayeler hüsranla son buluyor. Dil, kültür, tarih ve beklenti farklılıkları devreye giriyor. Benzerini birkaç yıl önce Batılı kadınların Güney Kore’ye göçünde görmüştük. Dizilerdeki romantik erkek figürlerine inanıp Güney Kore’ye giden kadınlar ciddi sorunlar ve hayal kırıklıkları yaşamıştı.
Z kuşağının kendinden bir önceki kuşağa göre zeka olarak geride kalan ilk kuşak olmasının çok ciddi bedelleri var. Bunlardan biri de dijital demans, yani bunama! Akıllı cihazlardaki ekran süresi, zekayı adeta eritiyor. Tıbbi taramalarda beyinlerde belirgin küçülmeler tespit edildi. Doktorlar, beyindeki bu değişimi Alzheimer hastalığı olan yaşlı insanlardaki değişime benzetiyor. Buna ‘dijital demans (bunama)’ diyorlar artık! 60 Minutes programında izledim.
Avustralya’nın Macquarie Üniversitesi’nden bilişsel nörobilimci Dr. Mark Williams, “Çocuklar günbegün çürüyor, kim olduklarını bilmiyorlar ve unutuyorlar” diyor. Akıllı bir cihaz kullanan kişi, kendi aklını ve pek çok becerisini cihaza devrediyor. Bu da o devredilen becerilerin zamanla kaybolmasına yol açıyor. Bu etki, 2 yaşındaki çocuklarda bile başlıyor! Günde 3 saate kadar ekrana bakan bir çocuğun beyin taramasında ciddi bozulmalar görülüyor. 2-5 yaş arasında ekran süresi arttıkça, beyindeki beyaz madde yolları daha anormal gelişiyor. Bu da ileriki yaşam için ciddi bir risk. Yani beynin önemli bölgeleri bu yaşlarda ya küçülüyor ya da yeterince gelişmiyor.
‘TEKNOLOJİ BİZE DAYATILDI’
Günde 6-8 saat ekran kullanan bir ergenin beyin taramasında beyin kıvrımlarının (yüzey yapısının) genişlediği görülüyor. İşte bu, erken başlangıçlı Alzheimer ve bunamada görülenle aynı durum. Bu, gençler Alzheimer oluyor demek değil. Ama beynin çalışma biçiminin değiştiği kesin. Peki bu hasar geri alınabilir mi? Dr. Williams, “Henüz bilmiyoruz. Büyük bir deneyin içindeyiz. 10-20 yıl sonra bunun sonuçlarının ne olacağını tam olarak kestiremiyoruz” diyor. Peki ne yapmalıyız? Dr. Williams, “Beynimizi en çok kullandıran şey sosyalleşmek. Bunu yapabilen tek tür biziz. Bizi besin zincirinin tepesine taşıyan şeyi asosyalleşerek tersine çeviriyoruz. Sosyalleşmek, beyni sağlıklı tutar ve zihinsel tüm hastalıklara yakalanma olasılığını azaltır” diyor. Programa katılan ekran bağımlısı çocuklar, “Biz akıllı cihazların içine doğduk. Bize teknoloji adeta dayatıldı. Diğer türlü yaşamak öğretilmedi” diyor. Bence programdaki en rahatsız edici kısım buydu. Çocuklar ekrana bakarken oyalandıklarını sanıyoruz. Oysa aslında onlara izin vererek birer kimlik sahibi olma haklarını ellerinden alıyoruz. Bir hafıza ve zihinsel dayanıklılık edinme fırsatlarını yok ediyoruz. Gelecekleriyle ve insan nesliyle adeta kumar oynuyoruz.
İTHAL KÜLTÜRLER MİLLİ GÜVENLİK TEHDİDİ
Yapay zeka yaygınlaştıkça insan üretimini mumla arar hale geliyoruz. Özellikle medya ve sanatta. Bu da insan üretimini her geçen gün daha değerli hale getiriyor. Özellikle savaş ve işgal gündeminin olduğu bir dönemde insan üretimi olmayan (yani kaynağı gazeteciler ve denetlenebilir medya araçları olmayan) bilgilerle toplumlar yönlendirilmek isteniyor. Sanatsal yaratıcılıkta ise artık kabak tadı veren yapay zeka destekli eserler yerine insan elinden çıkanlar her zamankinden daha fazla hayranlık uyandırıyor. Büyük markalar CGI (bilgisayar tabanlı imgeleme) yerine yeniden gerçek sanatçılarla çalışmaya başladı bile! Çünkü insani yeteneklerle, hiçbir otonom destek almadan ortaya bir şey koymak, her zamankinden daha zor ve pahalı. Buraya kadar okuduysanız ve “İyi de bana ne bunlardan diyorsanız?” demeyin. Konu tam olarak sade vatandaşlarla ilgili bir meseleye dönüyor. İnsan üretimi lüks hale gelirse yani pahalanırsa, bundan en çok kim zararlı çıkar? Sade vatandaş... Örneğin telefon hizmeti alırken müşteri temsilcisine hızla bağlanabiliyor musunuz? Ya da bir başvurunuz insanlar değil de ‘sistem’ tarafından onaya muhtaç oluyor mu? İstemediğiniz sohbet robotları tarafından aramalarla veya mesajlarla taciz ediliyor musunuz?
YAPAY ZEKA YOKSULLARI DAHA ÇOK VURDU
Alacağınız herhangi bir hizmetle ilgili yetkiliye veya temsilciye ulaşma hızınız ne kadar yüksekse ve iletişim bilgilerinize ulaşmak ne kadar zorsa, o kadar zenginsiniz demektir. Plütokrasiye hoş geldiniz. Çağımızın ekonomik düzeni, yapay zeka teknolojisinin hızıyla plütokrasiye son sürat kaymış durumda. Pluto, servet, zenginlik demek. Krasi ise ‘kratos’tan geliyor. Güç, egemenlik, yönetim demek. “Serveti olan konuşur” düzenine deniyor. Çünkü yapay zeka teknolojisinin en olumsuz sonuçlarına en çok alt gelir grubu maruz kalıyor. Dünyada kamu hizmetlerinde de karar alma ve denetim süreçlerine yapay zeka her geçen gün daha çok entegre ediliyor. Bu bir yandan devletlerin kullandığı yapay zeka ve otomasyon araçlarının kalitesi konusunda ayrı bir rekabet alanı yaratıyor. Ama bir yandan da sistem tarafından yapılan olası bir hata vatandaşları savunmasız pozisyona düşürebiliyor. ABD’de sigorta şirketlerinin yaşlı hastaların taleplerini reddetmek için yapay zekayı kullanıp hizmetleri haksız şekilde yerine getirmediğine dair görülen davalar var. Dolandırıcılığı önlemek için geliştirilen bir sistemin masum 60 bin kişiyi suçladığının anlaşılması 3 yıl sürmüştü. Bu örneklerden çok var ve artacağını da göreceğiz, maalesef. Bu teknolojilere temkinle yaklaşmak ve insan faktörü içeren sistemleri korumak, neslimizi ve insanlık onurumuzu kurtarmak demek.
KİŞİ KENDİNİN MUADİLİ OLUR MU?
Muadil parfümler, koku pazarının büyük şirketleri için korku filmine döndü. Çünkü ciddi bir rekabet alanı yarattılar. Bunun en iyi örneklerinden biri de İngiliz parfümör Jo Malone’un Zara için ürettiği kokular. Hem erişilebilir hem de özel hissettiren bu ürünler büyük ilgi gördü. Ama sonra ne oldu? Jo Malone ve Zara, sektörün devi Estee Lauder tarafından dava edildi. Çünkü Jo Malone, kendi adını taşıyan markasını 1999’da Estee Lauder’a satmış, bağını 2006’da kesmişti. Rekabet etmeme süresi 2011’de dolunca Jo Loves adında başka marka kurdu. 2019’da Zara ile işbirliğine başladı. Yani bir bakıma muadil parfüm mutfağına geçti ve kendi iksirlerinin muadili olmaya başladı. Zara için son koleksiyonda “Jo Loves’ın kurucusu Jo Malone’un eseri” yazana kadar, yani isimsizce üretirken sorun yoktu. Ama bu ifade yüzünden Estee Lauder haksız rekabet davası açtı. Parfümlerin tüketiciyi yanıltıcı olduğunu söylüyor. Jo Malone da “Kendi adımı ve markamı kullanıyorum” diyor. İki tarafın da haklılık payı var. İnsanın kendi adı üzerindeki hakkı ne ölçüde devretmesi gerektiğine dair ibretlik bir hikaye.
