Sadık Gültekin’le Doğru Tercih

28 Şubat 2024, Çarşamba 07:00

Yükseklere çıktıkça daha çok yaşlanırız

Başlık ilgi çekmek için yazılmış gibi gelebilir ancak bilgi kesinlikle doğru! Alman fizikçi Albert Einstein’ın 1915 yılında geliştirdiği “Genel Görelilik Kuramı”na göre zaman sabit bir hızda akmıyor. Zamanın akış hızına etki eden bazı faktörler var; bunlardan biri ve en önemlisi, yer çekimidir.

Yer çekimi, zamanı yavaşlatan en önemli etken. Dünyanın merkezine yakın olan noktalarda zaman daha yavaş akıyor. Buna göre üst katlarda yaşayanlar, alt katlarda yaşayanlara göre daha hızlı yaşlanıyor. Yani yüksek katlı binalarda üst katlarda oturanlar alt katlardaki komşularına göre daha çabuk yaşlanıyor. 2010 yılında fizikçiler, bir merdivenden birkaç basamak daha yükseğe çıkıldığında daha hızlı yaşlandığımızı göstermek için dünyanın en hassas iki atomik saatini karşılaştırdı. Fizikçiler gerçekten de merdivenin bir üst basamağında duran birinin, bir alt basamaktaki kişiye kıyasla daha hızlı yaşlandığını göstermeyi başardı.

Araştırmacılar, yaklaşık 33 santimetre yükseklik farkının bile zamanın geçmesinde ölçülebilir bir değişikliğe neden olduğunu ispatladı. Yapılan bu çalışma, yüksek katlarda oturan insanların alt katlardaki komşularına göre daha hızlı yaşlandığını ispat etmeye yönelikti. Einstein’ın teorisine göre alt katlarda oturanlar, üst katlardaki komşularına göre daha fazla kütle çekimi etkisi altında kalıyor. Daha güçlü kütle çekimi alanında zaman daha yavaş işliyor. Dolayısıyla, alt katlarda oturanlar daha güçlü kütle çekimi etkisi altında kaldıkları için onlar için zaman daha yavaş ilerliyor. Einstein’ın “Genel Görelilik Kuramı”, zamanın sabit bir hızda akmadığını ve ivmeden etkilenebileceğini öngörüyor.

Söz konusu teori, yerçekiminin güçlü olduğu durumlarda zamanın daha yavaş aktığını ileri sürüyor. Einstein tarafından 1915’te ortaya atılan bu teori, bugüne kadar evrene dair keşfettiğimiz en büyüleyici içgörülerden biridir. Yazının başında dediğimiz gibi zemin kat dünyanın kütlesine üst katlardan daha yakındır. Bu durumda orada yerçekimi çok az farkla da olsa daha kuvvetlidir. Bunun sonucunda zaman bir nebze daha yavaş akar. Yani çok katlı bir binanın üst katında ve alt katında oturanlar için zaman farklı biçimde akıyor.

Son yıllarda yapılan bir başka araştırmada, laboratuvar ortamında iki kuantum saati kullanarak yine benzer bir deney yapıldı, saatlerden biri diğerinden daha yükseğe yerleştirildi. Sonrasında tıpkı Einstein’ın öngördüğü gibi, yüksekte olan saatin diğer saatten biraz daha hızlı çalıştığı görüldü. Yani dünya üzerinde zaman yükseklere çıkıldıkça hızlanıyor, aşağılara indikçe yavaşlıyordu. Özetlersek, yerçekimi arttıkça zaman daha yavaş akıyor; bu nedenle yerçekiminin daha güçlü olduğu dünyanın merkezine yakın nesneler için zaman daha yavaş geçiyor. Gündelik yaşantımızda bu etkileri görmek pek mümkün değildir. Bu etki doğrudan algılanamayacak denli düşük. Bilim insanları, 79 yıl boyunca yüksek katlarda yaşamanızın ancak saniyenin 90 milyarda biri kadar yaşlanmanıza neden olacağını ifade ediyor.

26 Şubat 2024, Pazartesi 07:00

Gidişat vahim!

Universe 25 (25. Evren) deneyi, insanoğlunun geleceğini belirlemeye yönelik bilim tarihinin en çarpıcı deneylerinden birisidir. Universe 25, bozulan demografik yapının beraberinde getirdiği geçimsizlik, suç, kaos, şiddet, kriz gibi sorunların nüfus artışıyla doğru orantılı olduğunu ortaya koyan bir deney...

Hayvan davranışları üzerine çalışan John Calhoun, 1947 yılında fareler üzerinde bir çalışma yürüterek, II. Dünya Savaşı sonrasında hızla artmaya başlayan nüfusun dünya için ne gibi sonuçlar doğurabileceğini araştırıyor. Calhoun, 2.7 metrekare boyutunda 90 cm yüksekliğinde duvar ile çevrili dört adet bölge oluşturuyor. Bu bölgelere, içinde devamlı olarak su ve yemek bulunan, barınma ihtiyacını karşılayacak 256 oda yapıyor. Kurulan bu evrende hastalıklara anında müdahale ediliyor, yemek ve su miktarının azalmasına izin verilmiyor, yuvalar geniş ve ferah olarak inşa ediliyor ve 4 bine yakın farenin yerleşebileceği kadar büyüklükte yapılıyor; sıcaklık 20 derecede sabitleniyor, veterinerler 24 saat gözlem yapıyor.

Calhoun, 4 dişi ve 4 erkek fareyi deney alanına bırakıyor ve olayların gidişatını izlemeye başlıyor. İlk 104 gün boyunca fareler ortama alışmaya çalışıyor. Calhoun bu dönemi “ilk evre” olarak adlandırıyor. Bu evrede her fare kendi alanını seçiyor ve yuvasını düzenliyor. Bu dönemde nüfus artışı başlıyor. “Patlama evresi” olarak adlandırılan bu dönemde nüfus, 620 fareye ulaşıyor. İlginç bir şekilde bazı alanlar inanılmaz kalabalıklaşıyor, doğum oranı normalin 3 kat altına düşüyor.

Araştırmacılar, tüm bölgeler birbirinin bire bir aynısıyken neden belli alanlardaki yemeklerin daha fazla tüketildiği sorusunun üzerine gittiklerinde, farelerin yemek yeme davranışını diğerleriyle sosyalleşme etkinliğine çevirdiğini görüyorlar. Çoğu fare tek başına yemek yemediği için yemek yeme işi hep belli bölgelere yığılıyor. Kalabalık alanlarda yemek yenilmesi neticesinde, fareler arasındaki sosyalleşme azalıyor. Sosyal bakımdan gelişmeyen farelerin sayısı, sosyal farelerin sayısının 3 katına çıkıyor.

315 günün ardından ilginç gelişmeler yaşanıyor. Kalabalıktan ötürü toplum içinde kendilerine rol bulamayan bazı erkek fareler amaçsızca yaşamaya, aynı zamanda da birbirlerine saldırmaya başlıyor. Pasif kalan erkek fareler daha fazla şiddete maruz kalıyor. Dişi fareler agresifleşmeye ve kendi çocuklarına bile saldırmaya başlıyor. 560. güne doğru Calhoun’un “ölüm evresi” olarak adlandırdığı son dönem başlıyor. Bu dönemde nüfus artışı hiç olmuyor. Bebek ölümleri artıyor ve farelerde garip davranışlar gözlemlenmeye başlanıyor.

Fareler çiftleşme, kur yapma, çocuk yetiştirme, sosyal davranışlar sergileme konusunda hiç istekli gözükmüyor. “Güzeller” adı verilen bu grup, toplumdan tamamen soyut halde, merkez alanlardan uzakta yaşıyor. Bütün gün yemek yiyip uyuyor, oldukça güzel ve sağlıklı görünüyorlar. Calhoun, bu dönemi farelerin ilk ölümü, yani ruhlarının öldüğü dönem olarak adlandırıyor. Son doğum 920. günde meydana geliyor ve nüfus 2 bin 200’le zirve noktasına ulaşıyor. Nüfus kısmen kalabalık olsa da alanın 4 bin kapasiteli olduğu düşünüldüğünde hâlâ az olan bu sayıya rağmen çoğu fare homojen olmayan bir dağılım gösteriyor ve aşırı kalabalık içinde yaşıyor. Sıfır nüfus artışı ve yüksek ölüm oranı neticesinde nüfus hızla azalıyor. Calhoun, bu döneme “davranışsal çöküş” adını veriyor. Calhoun, fare davranışlarının insanlara çok benzediğini, herhangi bir amaç, baskı olmadığında farelerin hedeflerini ve kimliklerini kaybettiklerini söylüyor.

21 Şubat 2024, Çarşamba 07:00

Alternatif akım öldürür!

1875 yılında Güney Asya’da doğan “Topsy” adlı fil, kaçakçılar tarafından gizlice Amerika’ya getirildi ve Forepauh Sirki’ne satıldı. Topsy, “Amerika’da doğan ilk fil” olarak tanıtıldı ve kısa bir sürede sirk hayvanlarının favorilerinden biri oldu... Sirkteki yaşam koşulları Topsy için oldukça ağırdı.

Yine de Topsy bu koşullara uyum sağlamaya çalıştı. Ancak yıllar geçtikçe davranışlarında bazı değişimler ortaya çıkmaya başladı. Topsy, 28 Mayıs 1902’de kafesine alkollü olarak giren ve onu ürküten bir sirk çalışanını öldürdü. Bu olayın ardından Topsy, Coney Adası’nda bir lunaparka satıldı. Bakımını Frederick Ault isimli bir fil terbiyecisi yapıyordu. Ne yazık ki Topsy’ye burada da rahat vermediler. Polis kayıtlarından Ault’un hayvana eziyet ettiği anlaşılıyor. Ayrıca bakıcının Topsy’yi insanların arasına sürdüğü ve insanları korkutmaya çalıştığı da biliniyor...

Sonunda lunapark yetkilileri Topsy’den kurtulmaya karar verdi. Ancak yaşanan olaylardan sonra onu satma şansları yoktu. Sonunda öldürmeye karar verdiler. Ayaklarına iletken bakır sandaletler yerleştirilen 28 yaşındaki Topsy, 4 Ocak 1903 günü saat 13.30’da potasyum siyanür içeren havuç yedirildikten sonra 6 bin volt elektrik akımı verilerek infaz edildi. Topsy sadece 10 saniye içerisinde yere yığıldı ve öldü. Bu anların kaydedildiği video, bugün hâlâ YouTube’da yer alıyor. Yaşanan bu acı olay, Topsy’nin tarih kitaplarına girmesine neden oldu...

O yıllarda Edison ile Tesla arasında amansız “elektrik savaşları” yaşanıyordu. Edison’un sistemi doğru akımı, Tesla’nın sistemi ise alternatif akımı kullanıyordu. Edison’un sisteminin sorunu, elektriği uzun mesafelere iletememesiydi. Edison bunu sorun etmedi çünkü her kentin ve kasabanın kendi enerji santrali olacağını hayal ediyordu. Fakat Edison’un elektrik dünyasındaki hakimiyeti çok uzun sürmedi. Tesla, 1888’de ilk enerji santralini yaptı ve talepleri karşılayamaz duruma geldi. Ancak Edison savaş meydanını kolay terk etmeye niyetli değildi… Chicago Dünya Fuarı’nın aydınlatılması ile Niagara Şelalesi’ne hidroelektrik santral kurulması ihalelerini Tesla’ya kaptıran Edison için bu yenilgi kolay hazmedilir cinsten değildi. Edison’un halkın tercihini yeniden kendisine çevirecek başka sıra dışı düşünceleri vardı. Kullanıcılar alternatif akımın tehlikeli olduğuna inanırlarsa, ondan korkup uzak durabilirlerdi...

Daha sonra Edison’un desteğiyle alternatif akıma karşı bir kampanya başlatıldı. Bu kampanyanın başında elektrik mühendisi H. Pimey Brown vardı. Sözlerin yeterli olmayacağını düşünen Brown, hayvanların alternatif ve doğru akımın yüksek voltajlarına ne kadar dayanabileceklerini test etmek için deneyler yapmaya karar verdi. Halk böylelikle hangi akımın daha tehlikeli olduğunu görebilecekti. Bu süreçte çeşitli hayvan türleri denek olarak kullanıldı. Bu gösteriler başta insanların oldukça ilgisini çekti. Ancak hayvanlar öldürüldükçe hayvanseverlerin yaptığı kampanyalar sonucunda ilgi zamanla azalmaya başladı. Daha sonra ilginç bir gelişme oldu: Mahkumların elektrikli sandalye ile öldürülmesi fikri aynı süreçte kabul edildi.

Politikacılar “ölüm akımı” olarak alternatif akımı seçti. Ağustos 1890’da William Kemmler, karısını çekiçle öldürdüğü için elektrikli sandalyeye oturtulan ilk mahkum oldu. Bu sırada Topsy’nin haberleri gazete manşetlerini süslüyordu. H. Pimey Brown, son bir gösteri daha planladı. Brown, bu kez kurban olarak Topsy’yi seçti. Alternatif akımın öldürücü gücü en büyük hayvanın üzerinde denenecekti. Topsy’nin ölümü Tesla’nın öncülüğünü yaptığı alternatif akımın karşı propagandasında kullanılmak üzere filme çekildi. Olan bitenden haberi olmayan Topsy, insan egosunun kurbanı olarak tarih sahnesindeki yerini aldı!

19 Şubat 2024, Pazartesi 07:00

Çocuklar camdan yapılmadı, kırılmazlar!

Günümüz ebeveynleri, çocukları henüz bebekken onlara uygun programlar oluşturmaya, hayatlarını planlamaya başlıyor. Çocuğu için en iyisini isteyen aileler, daha ilk günden amansız bir yarışın içine giriyor. Bu duruma “aşırı ebeveynlik”, her türlü programla zamanı tıka basa doldurulan proje çocuğa da “aşırı programlanmış” çocuk deniliyor. Aşırı ebeveynlik, genellikle “helikopter ebeveynlik” olarak adlandırılır; bunun bir üst seviyesine de “kar küreyici ebeveynlik” denilir. Her iki ebeveyn grubu da çocukları adeta bir koza içindeymiş gibi sürekli koruma eğilimindedir…

“Kar küreyici ebeveynler”, hayal kırıklıklarını ve başarısızlıkları en aza indirme umuduyla, çocuğun hayatından mümkün olduğunca zorlukları ve engelleri kaldırmaya çalışır. Bu ebeveynler sürekli olarak çocuklarının ihtiyaçlarını karşılamak için tetikte bekler, çocuk istemeden her ihtiyacını anında karşılarlar. “Kar küreyici ebeveynler” de aynı “helikopter ebeveynler” gibi çocuklarının sorumluluklarını üstlenir, önlerine çıkan engelleri ortadan kaldırarak, çocuklarının hayatını mümkün olduğunca basit ve kolay bir hale getirmeye çalışır. “Kar küreyici ebeveyn” kavramı, dünyaca ünlü çocuk psikoloğu Dr. Michael Carr-Gregg tarafından ilk olarak ortaya atıldı…

Dr. Michael Carr-Gregg’e göre çocuklarının önüne çıkan her tür zorluğu ortadan kaldıran “kar küreyici ebeveyn” nesli, çocuklarını öylesine el üstünde tutuyor ki bu davranış artık günümüz ergenleri arasında salgın gibi yayılan bir vurdumduymazlığa dönüşüyor. Dr. Carr-Gregg, bu tür ebeveynlerin çocuklarının hayatını çok kolaylaştırdığını, böylece çocukların karşılaştıkları problemleri kendileri çözemez ya da önlerine çıkan engelleri kendileri aşamaz hale getirdiklerini söylüyor. Dr. Carr- Gregg, “Hepimiz çocuklarımız için en iyisini istiyoruz ama böyle davranmak onlara dirençli olma konusunda hiçbir şey öğretmediği gibi, evden ayrılıp dünyayla yüzleştiklerinde çok savunmasız olmalarına neden oluyor” diyor.

Ebeveynlerin artık çok az zamanı var, çocukları ile geçirdikleri zamanlarda onların her istediğini yapıp, çocuklarını şımartarak suçluluk duygularını biraz olsun bastırabiliyorlar. Dr. Carr-Gregg, giderek yaygınlaşan bu ebeveyn yaklaşımının, çocuklarına yeterince zaman ayıramadığını düşünen anne babaların suçluluk duymasından kaynaklandığını düşünüyor. Ebeveynler ‘zamanında biz zorluklar yaşadık, çocuğumuz yaşamasın’ diye düşünüyor, ancak bu tutum sonrasında çocuklar hayatın gerçekleriyle yüzleştiklerinde çok büyük şok yaşıyor. Şımartılmış ve fazla üstüne düşülmüş bu kuşakta depresyon, kaygı, madde bağımlılığı ve intihar oranları oldukça yüksek. Dr. Carr-Gregg, “Onları böyle el üstünde tutmayı bırakmalıyız artık, bu durum akıl almaz boyutlara ulaştı.

Temel kural, çocukların kendilerinin yapabilecekleri işleri onların yerine yapmamak olmalı” diyor. Kar küreyici anne baba davranışları, çocuklara “tehdit altındayım” algısı aşılar ve devamında çocukların yetersizlik hissi ve kaygısı artar. Bu korunmaya alışan çocuklar, ileride daha bencil, hazcı, narsist kişilik yapısına sahip olur. Ebeveynlerin çocuklarına gösterdikleri yoğun ilgiden dolayı kendini çok değerli hisseden çocuk, ailesinden gördüğü sevgiyi ve değeri, başka insanlarda göremediği zaman sosyal uyumsuzluk ve kişilik bozuklukları yaşıyor. Bırakın hata yapsınlar, çocuklarımızın geleceği için en doğru tutum budur. Bırakın çocuklar kendi karlarını kendileri küresin…

14 Şubat 2024, Çarşamba 07:00

‘Deja vu’nun tersi nedir?

Bazen gördüğümüz bir insanı daha önceden tanıdığımızı, gittiğimiz bir yerde önceden bulunduğumuzu, yaşadığımız bir olayı daha önceden yaşadığımızı sanırız.

Deja vu (daha önceden görmek) olarak adlandırılan bu olay, yaşanılan bir anı daha önceden yaşamışlık veya görülen bir yeri daha önceden görmüş olma duygusudur. Deja vu kelimesini ilk kullanan parapsikoloji uzmanı Emile Boirac’dır.

Uzun bir dönem bu his paranormal bir deneyim olarak görüldü. “Zaten görüldü” anlamına gelen Deja vu’nun tam tersi ise “jamais vu”dur. Jamais vu, tanıdık olduğunu bildiğiniz bir şeyin bir şekilde gerçek dışı veya yeni gelmesi durumudur. Bu deneyim, deja vu’dan daha nadir meydana geliyor ve nedeni kesin olarak bilinmiyor. Bir dostunuzla konuşurken aniden yabancı birisiyle konuşuyor gibi hissettiğiniz ya da daha önce sık gittiğiniz bir mekanın size yabancı gözüktüğü duygusunu yaşadınız mı? Jamais vu, bir şeyin tanıdık olduğunu bilip de ona karşı yabancılık hissine kapılmayı ifade eder.

Örneğin, tanıdığınız birinin yüzüne bakarken birden size yabancı gelebilir. Aynı his, bir kelimeyi yazarken de ortaya çıkabilir; bildiğiniz kelime birden gözünüze tuhaf gelebilir. Tanıdık bir kelimeyi anlamını yitirecek kadar tekrarladığınızda, bu kelime artık sadece bir ses öbeği haline gelir ve yabancılık hissi uyandırır. İşte yaşanan bu duygular “Jamais vu” olarak adlandırılır. Jamais vu “hiç görülmedi” anlamına gelir.

Bu nedenle de kelime anlamı olarak zaten görüldü anlamındaki, Deja vu’nun zıttı olarak kabul edilir. Bu durum anlık olarak yaşanan bir durumun tamamen yabancı geldiği, sanki daha önce benzer bir deneyim hiç yaşanmamış gibi hissedilmesine yol açan bir bellek yanılmasıdır. Başka bir deyişle, aslında çok iyi bilinen bir şeyin bilinmiyormuş gibi hissedilmesidir. Jamais vu’ya neyin sebep olduğu, hakkında çok az araştırma olduğu için uzun süre boyunca anlaşılamadı.

Bilim insanlarının kaşılaştıkları temel zorluk, yaşanan bu durumları laboratuvarda canlandırmanın zor olmasıydı. Uzun uğraşlar sonucunda araştırmacılar bu zorluğun üstesinden geldi. Birinden bir şeyi defalarca tekrarlamasını isterseniz, bu tekrarlanan şey bir süre sonra anlamsızlaşmaya başlar. Jamais vu ile ilgili araştırmanın çıkış noktası işte bu düşünce oldu…

İlk deneyde 94 kişi rastgele seçilmiş 12 kelimeyi, tekrar tekrar yazarak zaman geçirdi. Katılımcılar elleri acıdığında, sıkıldıklarında ya da bir şeyler tuhaf gelmeye başladığında durma hakkına sahipti. Kelimeler tuhaf gelmeye başladığı için durmak, seçilen en yaygın seçenek oldu. Katılımcıların yaklaşık yüzde 70’i, jamais vu olarak tanımladığımız duyguyu hissettiği için durduğunu söyledi. Bu durum genellikle yaklaşık 33 tekrardan ve tanıdık kelimelerden sonra meydana geliyor.

İkinci deneyde katılımcılar, İngilizce’de en yaygın olan “the” kelimesini kullandı. Bu kez ikatılımcılar 27 tekrar sonucunda yazmayı bıraktı. Jamais vu size bir şeyin fazla otomatik, fazla akıcı, fazla tekrarlı hale geldiğine dair bir sinyaldir. Mevcut işleyişimizden ‘aniden çıkmamıza’ yardımcı olur, aslında bir gerçeklik kontrolüdür. Tekrarlanan kelimelerin zaman içinde anlamını kaybetmesi, aslında beynimizin kendini koruma mekanizmasıdır.

12 Şubat 2024, Pazartesi 07:00

Her nefis ölümü tadacaktır!

İnsanoğlu, tarih boyunca “Ölümden sonra yaşam var mı?” sorusuna yanıt aradı. Günümüzde hâlâ bu konu hakkındaki araştırmalar devam ediyor. Gerçekten öldüğümüzde, kalbimiz durduğunda ve beynimizdeki tüm elektriksel faaliyetler sona erdiğinde neler oluyor?

Bu hepimizin dönem dönem düşündüğü bir sorudur. Bu soruya yanıt bulmak doğası gereği oldukça zordur. Ancak ‘gidenlerin geri geldiği’ vakalar, kısmen de olsa bu soruya yanıt bulmamızı sağlıyor. ‘Ölüm Eşiği Deneyimi’ (ÖED) olarak adlandırılan bu deneyim, ölümden sonraki hayata dair bazı ipuçları veriyor.

Peki, ‘Ölüm Eşiği Deneyimi’ ne anlama geliyor? Bunu ‘hayatın bir anda ölüme, ölümün de hayata döndüğü ince sınır’ şeklinde açıklayabiliriz. ‘Ölüm Eşiği Deneyimi’ne ilişkin araştırmalar yüzyıllar öncesine dayanıyor. Günümüzde de bu konudaki çalışmalar yoğun bir şekilde devam ediyor. Geçtiğimiz yıllarda yapılan bir çalışmada 289 kişinin ölüme yakın deneyimleri incelendi. Bu deneyimlerden 106’sının ‘gerçek’ olduğu kabul edildi. Ölüme yakın deneyim esnasında en sık bildirilen semptomlar arasında anormal zaman algısı, olağanüstü düşünce hızı, olağanüstü canlı duyular ve bedenden ayrı kalma hissi ön plana çıkıyor.

‘Ölüm Eşiği Deneyimi’ kavramı ilk kez 1975 yılında Psikiyatrist Raymond Moody tarafından tanımlandı. Bu kavram, klinik olarak ölen bir kişinin hayata geri dönmeden önce yaşadığı ‘mistik’ deneyimleri tanımlıyor. Dr. Moody’e göre bu fenomen kalp krizi, boğulma, trafik kazası gibi ani gelişen ve hayatı tehdit eden durumlar sırasında tetikleniyor.

Dr. Moody, ‘Ölüm Eşiği Deneyimi’nin dokuz belirgin özelliği olduğunu söylüyor: Ani bir huzur ve rahatlama, öbür dünyadan gelen rahatlatıcı bir ses, bilincin ya da ruhun kişinin vücudu üzerinde yükselmesi, ruhun dünyayı terk ederek ışık tüneline yükselmesi, çiçeklerin renk cümbüşü oluşturduğu cennet gibi bir yere ulaşmak, kişinin ailesindeki ölmüş bireylerle buluşması, hayatın film şeridi gibi gözünün önünden geçmesi, kişiye ölme zamanının gelmediğinin söylenmesi ve fiziksel bedene geri dönüş vb. Araştırmacılar, beyin dalgalarındaki değişimleri izleyerek, ölmekte olan insanların ileri sürdüğü deneyimlerin; ışık tüneline yükselme, hayatın film şeridi gibi gözlerinin önünden geçmesi, bedeni dışarıdan izleme vb. gerçekliğini sorgulamaya çalıştı. Komada olan insanların beyin aktivitelerini izleyen araştırmalar, ‘Ölüm Eşiği Deneyimi’ hakkında bazı fikirler edinmemizi sağlıyor.

Yakın zamanda yayınlanan bir çalışmada araştırmacılar, ölmek üzere olan dört hastadan ikisinin kalpleri durduktan sonra beyin aktivitelerinde bilince benzer bir artış yaşandığını bildiriyor. 2022 yılında da ayrı bir doktor grubu, 87 yaşındaki bir hastanın, kalbinin durmasından sonraki 30 saniye içinde beyin aktivitelerinde bir artış olduğunu söylüyor. Bu konuda yapılan başka bir araştırmada, ölüm anındaki dört hastanın beyin aktiviteleri Elektroensefalografi (EEG) ile izlendi.

Bu hastaların hepsi komadaydı ve tıbbi olarak artık yapılabilecek bir şey yoktu. İki hastanın beyin aktivitesi ölçümlerinde, yaşam destek ünitesinden çıkarıldıktan sonra güçlü ve birkaç dakika süren dalgalanmalar olduğunu görüldü. Araştırmacılar, bu kişilerde insanların rüya gördüklerinde beynin aktif olan bölgesine benzer sinyaller gördü. Beynin bu kısmının aktive olması, ölen kişinin bir şeyler gördüğü, bir şeyler duyduğu ve bir şeyler hissedebildiği anlamına geliyor.

07 Şubat 2024, Çarşamba 07:00

Eşsiz bir tanıtım projesi…

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra savaşın getirmiş olduğu iktisadi zararla sarsılan devletler kaybettiklerini kazanmak, ekonomilerini canlandırmak için bir takım çalışmalar yürütmeye başladı. Savaştan sonra kurulan devletler de pazar arayışına yöneldi.

Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti de bu doğrultuda hareket edip hem kendini tanıtmak hem de iktisadi konulara verdiği önemi göstermek için harekete geçti. Önce 1925’te Paris Uluslararası Endüstriyel Sanat Fuarı’na katılan Türkiye, bir yıl sonra daha büyük bir adım atarak Avrupa ülkelerini ‘Seyyar Sergi’ ile ziyaret etti. ‘Seyyar Sergi’ konusu, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin gündemine ilk olarak 1925 yılında Ticaret Bakanlığı’nın bütçesi görüşülürken geldi.

Öncelikle Türkiye Cumhuriyeti’nin tanıtılması için ülke dahilinde bir ticaret sergisi açılması düşünülmüşse de Avrupa’dan ziyaretçi gelip gelmeyeceği endişesi ile bu düşünceden vazgeçildi. Bunun yerine Ticaret Bakanı Ali Cenani Bey seyyar sergi oluşturma fikrini ortaya attı. Meclis’te yapılan görüşmeler sonucunda Karadeniz Vapuru’nun sergi için görevlendirilmesi ve bunun için 100 bin lira tahsisat ayrılması kabul edildi. Karadeniz Vapuru, yolculuk öncesinde Haliç’e alınarak üç ay boyunca bakımdan geçti. Yolculuk öncesi vapuru ilk olarak Atatürk denetledi. Atatürk, sergi defterine “Sergi muvaffak olmuş bir eserdir. Bende gayet iyi intibalar husule geldi. Teşhir tarzı çok iyidir. Müteşebbislerini takdir ve tebrik ederim” yazdı…

Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin başarılarını dünyaya tanıtmak amacıyla ‘Seyyar Sergi’ haline dönüştürülen Karadeniz Vapuru, 285 yolcusu ile 12 Haziran 1926’da İstanbul’dan hareket etti. İsveç’e kadar gidip dönecek olan gemide, yerli ürünler ve çeşitli sanat eserlerinin sergileneceği ve geminin uğrayacağı limanlarda halkın ziyaretine açılacağı açıklandı…

Karadeniz Vapuru, adeta bir yüzen fuardı, içinde Türk malı ürünlerden oluşan muazzam bir sergi vardı; üzüm, incir, Hereke halıları, Kütahya çinileri, lokum, Edirne sabunu, nakışlar, bakır tepsiler, tütün, yün, deri, koza, fındık… Tamamı Türk malı ürünlerden oluşan bir sergiydi. 86 gün süren gezide, Karadeniz Vapuru 13 ülkeye (Fransa, Almanya, İspanya, İngiltere, Sovyet Rusya, İtalya, Polonya, İsveç, Danimarka, Finlandiya, Belçika, Hollanda, Cezayir) uğradı ve gittiği yerlerde büyük ilgi gördü.

Toplamda 86 gün 22 saat süren yolculuğun 40 gün 16 saati hareket halinde 46 gün 6 saati limanlarda geçti. 13 Avrupa ülkesinin 16 liman kentine uğrandı, gemiyi 65 bin kişi ziyaret etti, gemide 16 balo ve ziyafet verildi, gemi dışında 36 ziyafete iştirak edildi. Seyahatte sadece mürettebat ve tüccarlar yer almadı; o günlerin Türkiye’sinin tanınmış ses, saz ve tiyatro sanatçıları, gazeteciler ve devlet adamları katıldı. Gemide ayrıca İstiklal Marşı’nın bestecisi Zeki Bey’in şefliğinde Cumhurbaşkanlığı Orkestrası da bulunuyordu. Vapurdaki görevli kadroyu Atatürk seçti.

İngilizce, Fransızca, Almanca ve Rusça broşürler basıldı. Avrupa hayretler içinde genç Türkiye’nin çağdaş yüzü ile tanışıyordu. Limanlarda verilen konserlerde adeta izdiham yaşandı, konserleri yaklaşık 10 bin kişi izledi. Geminin gittiği her ülkenin basınında Türkiye hakkında çok güzel haberler yayımlandı. ‘Seyyar Sergi’, öncülüğünü Atatürk’ün yaptığı ve Türk kültürünü Avrupa’ya tanıtan, Türkiye Cumhuriyeti’nin ticaretine enerji veren eşsiz bir projeydi...

05 Şubat 2024, Pazartesi 07:00

Koklayın hafızanız güçlensin

Duyu organlarının öğrenme sürecindeki etkisinin görme yüzde 83, işitme yüzde 11, koklama yüzde 3.5, dokunma yüzde 1.5 ve tat alma yüzde 1 şeklinde olduğu belirtiliyor.

Görme ve işitme duyusunun öğrenme sürecinde çok önemli olduğuna şüphe yok ancak gerçekten koku duyusunun öğrenme sürecindeki ağırlığı yüzde 3.5 düzeyinde midir? Özellikle son yıllarda yapılan deneysel çalışmalar, koku duyusunun öğrenme sürecinde yüzde 3.5’ten daha fazla ağırlığa sahip olduğunu gösteriyor. Bu konudaki araştırmalar, koku duyusunun öğrenme sürecinde başta dikkat, algı, hafıza ve duygu-durum üzerinde önemli etkileri olduğunu gösteriyor. Öğrenme ortamında kullanılan kokuların bilişsel performans, yaratıcılık, matematiksel başarı ve yazma becerisi üzerinde olumlu etkilerinin olduğunu; kokuların dikkat ve konsantrasyon üzerinde önemli etkileri olduğunu gösteriyor.

Eğitim Bilimci Prof. Dr. Burhan Akpınar, ilköğretim öğrencileri üzerinde yürütülen deneysel bir araştırmada, sınıf ortamına verilen limon aromasının, öğrencilerin dikkat düzeyini yükselttiğini söylüyor. Japonların yaptığı bir deneyde havaya lavanta kokusu verildiğinde işçi hatalarının yüzde 21, yasemin verildiğinde yüzde 33, limon kokusu verildiğinde de yüzde 54 düştüğü saptandı. Rus Bilimler Akademisi psikologlarının yaptığı benzer bir çalışmada da benzer sonuçlar elde edildi.

Ortama verilen limon, yasemin veya okaliptus kokularının bilgisayar operatörlerinin üretkenliğini artırdığı ve uyuşukluğu gidermede etkili olduğu görüldü. Aynı çalışmada, odaya yasemin kokusu verildiğinde klavye hatalarının yüzde 30, limon kokusu verildiğinde de yüzde 50 oranında düştüğü belirlendi. Freiburg Üniversitesi’nde yapılan bir başka araştırma, aynı koku ile çalışan ve uyuyan öğrencilerin “öğrenme başarısında yüzde 30 artış” olduğunu ortaya çıkardı.

Bilim insanları, uyku ve kokular arasındaki ilginç bağlantıyı araştırıyor. Son zamanlarda yapılan bir araştırma, belirli kokuların, uyku sırasında maruz kalındığında bilişsel işlevleri önemli ölçüde artırabileceğini gösteriyor. Bu bulgular, uyku ve kokular arasındaki ilginç bağlantıyı daha iyi anlamamıza yardımcı oluyor. Araştırmayı yürüten bilim insanları, deneklerin farklı kokular eşliğinde uyumalarını sağladı. Bu kokular arasında lavanta, biberiye ve çay ağacı gibi bitkisel esanslar yer aldı.

Denekler, normal bir uyku döngüsüne girdikten sonra belirli bir kokuya maruz bırakıldılar. Ardından deneklerin bilişsel işlevleri, hafıza, konsantrasyon ve problem çözme gibi alanlarda test edildi. Sonuçlar, belirli kokulara maruz kalmanın uyku sırasında bilişsel işlevleri artırabileceğini gösterdi. Denekler, bu kokulara maruz kaldıklarında hafıza görevlerinde daha yüksek başarı gösterdi.

Bilim insanları, koku alma yeteneği kaybının, yaklaşık 70 nörolojik ve psikiyatrik hastalığın gelişimini tetikleyeceğini belirtiyor. Araştırmacılar, orta dereceli demansı olan kişileri belirli bir süre boyunca günde 2 kez 40’a kadar farklı kokuya maruz bırakmanın hafızalarını ve dil becerilerini güçlendirdiğini, depresyonu hafiflettiğini ve koku alma kapasitelerini geliştirdiğini söylüyor. Yeni yapılan bir araştırma, geceleri belirli kokulara maruz kalan yaşlı kişlerin yüzde 226 oranında hafıza artışı gösterdiğini açıklıyor. Öğrenme ve Hafıza Nörobiyolojisi uzmanı Prof. Michael Yassa, “Koku alma duyusu, beynin hafıza devrelerine doğrudan bağlı olmak gibi özel bir ayrıcalığa sahiptir” diyor.