Sadık Gültekin’le Doğru Tercih

10 Ağustos 2022, Çarşamba 07:00

Işığınız bol olsun!

1977'de Michigan Üniversitesi’nden Richard Nisbett ve Timothy Wilson, fiziksel olarak çekici insanların, çekici olmayan insanlara göre; zeki, başarılı ve canayakın bir izlenim bırakma olasılıklarının daha fazla olduğunu kanıtlayan bir deney yapıyor. Nisbett ve Timothy, denek olarak üniversite öğrencilerini kullanıyor ve katılımcıları rastgele iki gruba ayırıyor.

Grup üyelerine, anadili Fransızca olan ancak İngilizce'yi aksanlı konusan bir psikoloji eğitmeninin iki farklı videosu izletiliyor. Eğitmen ilk gruba, öğrencilerin zekasına, fikirlerine saygılı, öğretmeye istekli, yeniliklere açık, sıcakkanlı bir profil çizerken; ikinci gruba karşı mesafeli, kibirli, güvensiz ve katı bir intiba bırakıyor.

İlk gruptaki öğrenciler, sıcakkanlı olarak algıladıkları eğitmenin, tüm değerlendirme konularında pozitif olduğunu ve hatta aksanının dahi çok hoş olduğunu söylüyor. Eğitmeni, daha mesafeli bulanlar ise eğitmenin her özelliğine daha düşük not veriyor. Her iki grup da ne yazık ki düşünce ve değerlendirmelerini bilinçli bir şekilde değil, farkına varmadan bir takım pozitif veya negatif algılara göre şekillendiriyor.

***

Aslında bu hatayı hepimiz her gün yapıyoruz; karşımızdaki insanın sadece dış görünüşüne bakarak onun hakkında pek çok farklı yargıya varıyoruz. Tek bir özellik üzerinden hareket ederek, elimizde başka herhangi bir veri olmamasına rağmen genellemeler yapıyoruz. Psikolojide bu duruma ‘Halo Etkisi’ deniyor. Halo Etkisi, aslında psikolojik bir yanılgı.

Halo, İngilizce’de ‘hale, ışık halkası’ anlamına geliyor. Halo Etkisi, ‘baskın özellik etkisi ve genelleme hatası’ gibi farklı kavramlarla da adlandırılıyor. Halo Etkisi; ilk kez 1920 yılında Amerikalı psikolog Edward Thorndike tarafından ‘özel çıkarıma dayanarak genel izlenim yaratma eğilimi’ olarak tanımlanıyor.

Thorndike, I. Dünya Savaşı sırasında orduda bir araştırma yapıyor. Komutanlardan ‘üstün asker’ olarak gördükleri askerlerin isimlerini istiyor. Komutanların isimlerini verdiği askerlere baktığında, neredeyse tamamının vücutları yapılı ve yakışıklı askerler olduğunu görüyor.

Komutanlar aynı zamanda tüm bu askerlerin cesur, kararlı, iyi nişancı, fedakar olduklarını söylüyor ama gerçeğin bununla pek alakası olmadığı anlaşılıyor. Yani komutanlar her gün birlikte oldukları askerler hakkında bile dış görünüşlerine bakarak yanılabiliyor!

08 Ağustos 2022, Pazartesi 07:00

‘Türkler öldürülür fakat asla yenilemez!’

Napolyon, savaşı kazanmak için üç şey lazım demiş: Para, para, para! Herkes bu sözü bilir, ancak “Türkler öldürülür, fakat yenilemez!” sözünü pek bilen yoktur. Başlıktaki söz, tarihin en sıradışı liderlerinden Napolyon Bonapart’a ait…

Napolyon, Fransa’ya önderlik ettiği gibi tüm Avrupa’yı da etkilemiş önemli bir komutan. Girdiği savaş ve çatışmaların büyük bölümünü kazanmış, 1815’teki nihai yenilgisine kadar Avrupa kıtasının hakimiyetini ele geçirmiştir. Tarihteki en önemli komutanlardan biri olan Napolyon’un savaşları dünyanın her yerinde askeri okullarda ders olarak okutulur ve kendisi Avrupa tarihinin en ünlü ve en tartışmalı siyasi figürlerinden biridir.

***

Napolyon ilk yenilgisini 1796 yılında İkinci Bassano Muharebesi’nde Habsburg Hanedanlığı’ndan, ikinci yenilgisini ise 1798 yılında Nil Muharebesi’nde İngilizlerden aldı. 1799 yılında Akka Kalesi Kuşatması’nda Osmanlı İmparatorluğu’na karşı aldığı yenilgi ise Napolyon’un üçüncü yenilgisi.

Fransa’nın Mısır ve Suriye seferi sırasında yapılan bu başarısız kuşatmada Fransız kuvvetlerini Napolyon Bonapart, Osmanlı kuvvetlerini ise Cezzar Ahmet Paşa yönetiyordu. Napolyon’un Filistin’de Akka Kuşatması 1799 yılında gerçekleşiyor ve Cezzar Ahmet Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri Napolyon’un birliklerini geri çekilmeye zorluyor.

***

Kahire'ye giden Napolyon, yolda yerel yöneticilere "Dünyaya düşman olsam, Osmanlılar’ın dostuyum" deyip, halka tam tersini söyleyerek ikiyüzlülük etmeye başladı. Fransızların İslam’a saygı duyduklarını söylemelerine rağmen Mısır’ı sömürmek için ellerinden geleni yapmaları, ülkede Fransızlara karşı tepki doğurdu.

21 Ekim’de El-Ezher Camisi etrafında kümelenen Müslümanlar ayaklanma başlattı. Ayaklanmayı çok kanlı bir şekilde bastıran Napolyon, durumunun sağlam olmadığını görüyordu. Mısır’a kara yönünden gelecek tehditleri engellemek için orduyu Filistin’e doğru yürüyüşe geçirdi. Hedefi, “Doğu’nun İmparatoru” olmaktı.

03 Ağustos 2022, Çarşamba 07:00

Psikoloji sorunsalı…

Türkiye’deki üniversitelerde 107 psikoloji bölümü bulunuyor. KKTC ile birlikte YÖK’te kayıt olan psikoloji bölümünün sayısı 117. Sadece İstanbul’da 43 psikoloji bölümü var. Alan dışı bölümlerden de yılda 6-7 bin kişinin bu alana yöneldiği düşünüldüğünde, yılda ortalama mezun sayısı 20 bini buluyor. Bu kadar psikoloji bölümünün olması ve yılda bu kadar mezun verilmesi tam bir tartışma konusu.

***

Vakıf üniversiteleri talep fazla olduğu için bu bölümü açıyor, öğrenciler de havalı olduğu için bu bölümü tercih ediyor. Oysa ortada başka bir sorun var: Bu bölümlerde ne yapılıyor, sadece ders mi anlatılıyor, yoksa araştırma da yapılıyor mu? Bugünkü yazımızda psikoloji alanında yapılan bazı ilginç araştırmalara değineceğim. Araştırma konuları basit gözüküyor ancak ilgi çekici. Bu araştırmaların psikoloji bölümlerine ve o bölümlerde okuyan öğrencilere örnek olması dileğiyle…

***

Yaşları 4 ile 11 arasında değişen 330 çocuk üzerinde yapılan bir araştırmada, çocukların “hoş” bir karakter çizerken en sevdikleri renkleri kullandıkları, “kötü” karakter içinse siyah renk kullanma eğiliminde oldukları görülmüş. Çocukların ergenlik dönemine girdiklerinde renk seçimlerinin daha kasvetli bir ton aldığı düşünülüyor. Renk paletleri, insanların yaşı ilerledikçe birbirine yaklaşıyor gibi görünüyor. İlginç bir şekilde, yetişkinlerin çoğu mavi rengi tercih ettiklerini söylerken, en az sevdikleri renk konusunda ise hemfikirler: Kahverengi.

***

İngiltere'deki Sussex Üniversitesi'nde Renk Grubu ve Bebek Laboratuvarı’ndan Alice Skelton, en küçük çocukların bile renkleri algılayabileceğini ve tercih sırasına koyabileceğini öne sürüyor. Skelton, erken yaşlardaki renk tercihlerinin ilerleyen yaşlarda estetik tercihlere dönüştüğünü belirtiyor. “Bebeklerin doğuştan itibaren renkleri göremediği büyük bir yanılgıdır, görebilirler” diyor ve gözün gelişiminin eşitsiz olduğunu belirtiyor. Yeşilleri ve kırmızıları algılayan reseptörler doğumda mavileri ve sarıları algılayanlardan daha olgunlaşmış olduğundan, özellikle yoğun kırmızılar yeni doğanlarda daha kolay algılanıyor. Skelton “Çocuklar renklere ancak bir işlevi olduğunda dikkat ediyor” diyor.

***

01 Ağustos 2022, Pazartesi 07:00

Tuhaf bir hayat!

Aşırı milliyetçidir, Ruslar dışındaki hiçbir milleti sevmez. Yazılarında Avrupa’yı Rusların kurtaracağını vurgular. Koyu bir Ortadoks olduğu söylenir, İsa’nın Rus olduğuna dair uç iddiaları da vardır. Ona göre İsa'nın geri döneceği tek yer Rusya topraklarıdır.

Türkleri hiç sevmezdi, hatta nefret ederdi. “Moskova başkent olarak kalmalı ancak İstanbul elbet bir gün Rus şehri olacaktır, Ayasofya’ya haç takılmalıdır” gibi Türk karşıtı sözleri, bu nefretin açık bir göstergesidir. Romanlarında bu görüşlerine sıkça yer verir. 15 yaşındayken ailesinin zoruyla mühendislik enstitüsüne gönderilir. Burada okurken annesini ve babasını kaybeder. Mezuniyetinin ardından mühendis olarak çalışmaya başlar, ancak mühendisliği hiç sevmez, bu işe bir yıl bile katlanamaz. Fransızca’dan çeviriler yapmaya başlar.

Bu sırada ilk romanını yazar. İlk yazdığı romanın müsveddesini, şair dostuna okuması için gönderir. Şair dostu, aynı gece ağlayarak kapısını çalar; muhteşem bir eser yazdığını, bunu mutlaka eleştirmenlerin görmesi gerektiğini söyler. Belinski, o dönemde ülkenin en saygın eleştirmenidir. Şayet Belinski beğenirse, tüm Rusya romanı beğenir. Dostu, romanı Belinski’ye takdim ederken ‘Yeni bir Gogol doğdu’ der. Belinski buna sinirlenir ve ‘size kalsa etrafta bir sürü Gogol olur’ karşılığını verir.

Romanı okuyan Belinski, fikrini değiştirir. Onu Rus halkı nezdinde öne çıkaran şey, yazdığı romanlardan ziyade, Puşkin’in heykelinin açılış töreninde yaptığı etkili konuşması olur. Turgenyev dahil, bütün büyük Rus yazarlar törendedir. Herkes sırayla konuşmasını yapar. Sıra kendisine geldiğinde, öylesine heyecanlı bir konuşma yapar ki, bütün halk coşkuya kapılır.

Konuşması bittiğinde, çevresindeki yazarlar etrafını sarıp elini öpmeye çalışırlar. Küs olduğu Turgenyev bile gözyaşları içerisinde onu kucaklar. Halktan “peygamber, peygamber” sesleri yükselir. Daha sonra hiçbir yazar, bu muhteşem söylevinin ardından bir şeyler söyleme cesareti gösteremez. Kendi ülkesinde ünlü bir yazardır, ama Avrupa’da pek tanınmaz. Onu Avrupa’da tanıyan kişiler, genellikle kumarhane sahipleri ve bankacılardır.

Kumar tutkusu yüzünden o kadar borçlu ve muhtaç bir durumdadır ki, Rusya’daki dostlarından para gelip gelmediğini kontrol etmek için her gün bankaya gider “Benim çek gelmedi mi hâlâ” diye sorar. Kumar tutkusu o derece yoğundur ki, karısının elbiselerini çalıp para karşılığı sattığı dahi söylenir. Günü kurtarmak, kumar oynayabilmek için düşmanlarından dahi para dilendiği olur…

Döneminin eleştirmenlerine göre zekası olmasa acınacak ve alaya alınacak bir kişidir. Tolstoy’un ölüm döşeğindeyken “Puşkin’in romanları dahil, bunlardan daha iyi roman okumadım. Onun kalemini Tanrı yönetiyor” dediği söylenir. Sürgünde yaşadığı süreci romanlaştırır.

Roman, Rusya’da deprem etkisi yaratır. Hatta Çar’ın kitaptan etkilenerek köleliği kaldırdığı iddia edilir. Cenaze törenine 30 bin kişi katılır. Bu, o tarihe kadar Rusya’nın tanık olmadığı kadar büyük bir kalabalıktır.

27 Temmuz 2022, Çarşamba 07:00

ABD’de hakkında özel kanun çıkarılan Türk!

16 Şubat 1965'te bazı gazetelerde İrfan Mavruk’la ilgili geniş bir haber yer aldı. Dış kaynaklı olan, ‘Amerikalıların üstüne titrediği harika çocuk: İrfan Mavruk’, ‘Hakkında özel kanun çıktı, gizli polis de onu koruyor’ üst başlıkları altında, ‘25 yaşındaki bir Türk genci feza ilmine ışık tutuyor’ başlığıyla verilen haberde, ‘İrfan Mavruk tarafından yapılan ve radarsız olarak uzaya fırlatılan roket büyük bir başarı sağladı’ deniyor.

***

1940 yılında Adana’da dünyaya gelen İrfan Mavruk, ilk ve ortaokulu bitirdikten sonra öğrenim hayatına Erkek Sanat Enstitüsü’nde devam eder. Okulda amatörce yaptığı projeleri kimseye kabul ettiremez. Destek almak için başvurduğu Adana Elektrik Mühendisleri Odası, Mavruk’un projelerini imkansız olarak değerlendirir.

1959 yılında odanın dergisinde yayınlanan bir makalede, Mavruk’un projeleriyle ilgili, “İrfan Mavruk’un elinde dolaştırdığı füze projesi meraklı bir çocuğun çizdiği karmaşık bir takım şekillerden ibaret olup, teknik bir makine resmi ile herhangi bir alakası yoktur. Verilen izahattan anlaşıldığına göre İrfan Mavruk, maalesef geniş fantezisi ile mevcut olmayan şeyleri olmuş gibi göstermekte ve hiçbir hesaba dayanmayan bir takım iddialar ileri sürmektedir” denilir.

***

İrfan Mavruk, olumsuz eleştirilere ve kimsenin kendine inanmasına aldırmadan mücadelesini sürdürür. Ağabeyi Abit Mavruk, okulda atom dersi işlenirken Mavruk’un atomlarla ilgili anlattıklarının, kendisine ABD’nin kapısını açtığını belirtiyor. Abit Mavruk “İrfan’ın anattıklarını öğretmen idareye haber verir ve konu valiye kadar gider. ABD mühendisleri okula gelir ve tepkili motorları sorarlar, kardeşim de izah eder.

‘Bunda bir fevkaladelik var’ derler.” Bu gelişmelerin ardından vali, eski TBMM Başkanı Refik Koraltan’a bir mektup gönderir. Koraltan da durumu dönemin Başbakanı Adnan Menderes’e açar. Koraltan, bakanlar ve Menderes, İrfan Mavruk’la Dolmabahçe Sarayı’nda bir araya gelir. Koraltan, “Bahsettiğim çocuk bu” diyerek Mavruk’u tanıtır. Kurulun aldığı karar doğrultusunda İrfan, üstün zekalı çocuklar fonu ile ABD’ye gönderilir.

***

25 Temmuz 2022, Pazartesi 07:00

En kolay iş bulan meslekler…

Şu sıralarda üniversite tercihi yapan pek çok adayın aklını ‘üniversiteyi bitirdikten sonra kolay iş bulup bulamayacakları’ sorusu kurcalıyor. Her aday üniversiteden mezun olduktan sonra iyi bir ücret ve iyi bir unvanla iş hayatına atılmak istiyor.

Yetenek ve ilgilerine uygun meslek seçen bireylerin işlerini severek yaptıklarını ve buna bağlı olarak da mesleki kariyerlerinde yükseldiklerini biliyoruz. Bu konuda doğru karar verebilmek için meslekleri ve kendinizi iyi tanımalı, seçeceğiniz mesleğin kendinize uygunluğunu çok iyi bilmeniz gerekiyor.

Gelecekte hangi meslekler ön plana çıkacak, işsizlik problemi yaşamak istemeyen gençlerin nelere dikkat etmesi gerekiyor, yazımızda bu konulara değindik. Türkiye, genç işsizliğin en yüksek olduğu ülkelerden biri. Bunun nedenlerinden en önemlisi, bazı bölümlerin talepten çok daha fazla mezun veriyor olması.

“Cumhurbaşkanlığı İnsan Kaynakları Ofisi”, kolay iş bulunan meslekleri yüzdelerine göre açıkladı. “ÜNİ-VERi” bilgilerine göre ülkemizde en kolay iş bulan mesleklerin başında tıp fakültesi mezunları geliyor. Yine listenin ilk sıralarında eczacılık, hemşirelik, odyoloji ve fizyoterapi gibi sağlık alanları yer alıyor. Bu veriler ışığında sağlık alanındaki bölümlerin iş bulmada kolaylık sağladığını söyleyebiliriz. Şimdi gelelim en kolay iş bulan on mesleğin sıralamasına…

1- TIP: Birinci sırada tıp fakültesi mezunları yer alıyor. Tıp fakültesi mezunlarının kamuda iş bulma oranı yüzde 100. Mezuniyet sonrası 6 aylık dönemde iş bulma olasılıkları ise yüzde 91.5.

2- ECZACILIK: İkinci sırada ise eczacılık mezunları yer alıyor. Mezuniyet sonrası iş bulma olasılığı 67.9, mezun olmadan iş bulma oranı ise yüzde 3.3. Eczacılık bitirip kamuda iş bulmak ise oldukça zor.

3- ODYOLOJİ: İşitme ve denge üzerine uzmanlaşılan bu bölümde ilk altı ayda iş bulabilme oranı yüzde 67.1.

4- FİZYOTERAPİ:

20 Temmuz 2022, Çarşamba 07:00

Hayallerinin peşinden koş

John L. Holland, eğitsel, askeri ve psikiyatri kurumlarında çalışan bir meslek danışmanıdır. Ona göre meslek seçimi, kişiliğin iş dünyasına yansımasıdır. Holland, insanların, tanımladığı altı kişilik tipinden (gerçekçi, araştırmacı, sanatçı, sosyal, girişimci, geleneksel) birine sahip olduğunu ve ona uygun mesleklerden birini seçtiğini savunuyor. Holland’a göre meslek seçimi; bireyin motivasyonunu, bilgisini, kişiliğini ve yeteneğini yansıtan etkileyici bir eylem. Bir meslek seçmek sosyal ilişkilerden, beslenme ve uyku düzenine kadar her şeye etki edecek bir karardır. Bireylerin önceliği, kişilik özellikleri ile uyumlu meslek seçimi olmalıdır.

***

Sınav sonuçları açıklandığında elde ettiğin sıralamayı tabii ki dikkate alacaksın. Ancak sıralamaların arasında kaybolmamanı tavsiye ederim. Daha düşük sıralı bir bölüme yerleşmek için mücadele vermek yerine, istediğin bölüme yerleşmeyi hedeflemelisin. Üniversiteleri ve bölümleri isteklerin doğrultusunda değerlendir.

Taban puanlar ve sıralamalar üniversitelerin, bölümlerin ve mesleklerin değerini göstermez. Kafandaki ‘bölüm mü seçmeliyim yoksa üniversite mi’ sorusunun yanıtı; ‘her ikisini de seçmelisin!’ olmalı. Olayı tek yönlü değerlendirme; sadece bölüme bakma, ‘seçeceğin bölümü mevcut olanaklar dahilinde en verimli bir şekilde hangi üniversitede okuyabilirim’ sorusuna yanıt aramaya çalış!

Keskin sorular sormaktan kaçın, devlet mi vakıf üniversitesi mi ikileminden kurtul! Üniversiteleri akademik kadroları, yurtdışı işbirlikleri, dil öğrenme olanakları, kampüs yaşamları, iş dünyasıyla ilişkilerine göre değerlendir. Tercih yaparken büyüklerinin yarım kalan hayallerini gerçekleştirmek için çabalama. Bu, senin tercihin, bu senin hikayen. Büyüklerin fikirlerini dinle ancak etki altında kalma. Kimsenin senin kırmızı çizgini geçmesine müsaade etme!

***

İsteklerini, yeteneklerini ve mevcut koşulları objektif bir şekilde değerlendir; ne mütevazı ol ne de gerçeklikten uzaklaş. Yetenek, meslekteki başarıyı etkileyen önemli etkenlerden biridir. Yetenek, hangi mesleklerde daha başarılı olabileceğini gösterir. Seçtiğin mesleğin gerektirdiği azami yetenek düzeyine sahip değilsen, o meslekte başarılı olman pek mümkün olmaz.

Sahip olduğun yeteneğin altında bir yetenek düzeyi gerektiren mesleğe yöneldiğinde, mesleki doyum sağlaman da mümkün değildir. Yetenek, hangi alanlarda daha başarılı olacağını belirler. İlgi, hangi faaliyetlerle uğraşmaktan zevk duyacağına işaret eder. İlgi, yeteneğin ile ilişkilidir. İlgi duyduğun alanlar, çoğunlukla yetenekli olduğun alanlardır.

18 Temmuz 2022, Pazartesi 07:00

Kalp atış sayımız belli mi?

Her kalbin belli sayıda bir çarpma kapasitesi olduğu ve bu sınıra ulaştıktan sonra duracağı düşüncesi gerçekten doğru mu, yoksa bu sadece bir varsayım mı? Oslo Üniversitesi’nden Kardiyolog Wasim Zahid, canlıların doğdukları andan itibaren geri sayım yapan bir kalbe sahip oldukları düşüncesinin bütünüyle bir varsayım olduğunu belirtiyor.

Kalbi hızlı atanların ölüm riskinin çok daha yüksek olduğunu baştan söyleyelim. Hayvanlar aleminde de durum aynı. Wasim Zahid, hayvanların kalp atış hızlarının boyutlarıyla orantılı olduğunu, küçük hayvanların kalbinin daha hızlı attığını söylüyor. Nabzı bin olan küçük dağ faresinin ömrü iki yıl iken, nabzı 20 olan balinanın ömrü neredeyse yüz yıl. Oysa hayatları boyunca bu hayvanların kalpleri aynı sayıda çarpıyor.

***

Genel anlamda küçük hayvanların kalbi büyüklerine göre daha hızlı çarpıyor ve ömürleri de o oranda daha kısa oluyor. Bu kurala uymayan tek istisna, insan. Son yüzyılda tıpta gerçekleşen gelişmeler, insan kalp atım sayısının beklenenden daha uzun olmasını sağladı.

Kalp atış hızları yüksek olan hayvanlar, örneğin fareler kısa ömürlüdür, kaplumbağalar ve balinalar gibi kalp atış hızı düşük hayvanlar ise uzun ömürlüdür. En uzun ömürlü hayvanlardan biri olan Galapagos kaplumbağasının kalbi, dinlenme sırasında dakikada 6 atıma kadar düşüyor; farenin kalbi ise bu durumda dakikada yaklaşık 240 kez çarpıyor. Peki, hızlı atan bir kalp uzun vadede neden dezavantajlı oluyor?

***

Kalbi daha yavaş atanlar, genellikle daha uzun süre yaşıyor. “BMJ Heart” dergisinde yayımlanan bir makaleye göre, kalbi dakikada 70-80 defa atan bireylerin herhangi bir zaman aralığında hayatını kaybetme ihtimali, kalbi dakikada 50 veya daha az kere atan bireylerden yüzde 51 daha fazla. Balinaların kalbi dakikada 20 kez ve ömürleri süresince toplamda 1 milyar kez atıyor ve bizden daha uzun süre yaşıyorlar.

Fillerin kalbi dakikada 30 kez ve ömürleri süresince toplamda 1 milyar kez atıyor ve 70 yıl kadar yaşıyorlar. Hamsterların kalbi dakikada 450 kez atıyor ve ve ömürleri süresince toplamda 1 milyar kez atıyor ve sadece 3 yıl kadar yaşıyorlar. Görüldüğü üzere birçok canlının toplam kalp atış sayısı yaklaşık olarak eşit, ancak bunun genel geçer bir kural olduğunu söylemek de pek mümkün değil.