Şirin Sever

14 Mayıs 2026, Perşembe 07:00

Bazen bir top, bir kızın hayallerini gerçeğe dönüştürür

Salı günü Rize’ye geldim, bu yazıyı da oradan yazıyorum… Rize’nin Fındıklı ilçesindeki bir köy okulunda, kızların yüzündeki gülümsemeyi izlemek için buradayım. Kız çocuklarını küçük yaşta sporla tanıştırmak isteyen şahane bir ekiple ve onların canla başla çalışıp hayata geçirdikleri projeyle tanıştım. Nedir bu proje, derseniz… adidas ve Kızlar Sahada platformu; Türkiye’nin dört bir yanındaki kız çocuklarına sporla tanışma fırsatı sunuyor, aynı zamanda onları sahada kalmaları, kendilerine güvenmeleri ve hayallerinin peşinden gitmeleri için teşvik ediyor. Fındıklı’daki Çağlayan Osman Hacıalioğlu Ortaokulu da bu projenin hayata geçirildiği okullardan biri. Projenin ilk adımı, “Önyargılara ilk şutu birlikte atalım” sloganıyla 2021 yılında hayata geçirilen ‘İlk Topum’ projesi... Futbolu daha erişilebilir kılmak ve kız çocuklarını küçük yaşta sporla tanıştırmak için yola çıkıldı. Kısa sürede büyüyen proje, ilk yılında Türkiye genelinde 74 ile ulaştı. 1000 adet futbol topunun bireysel olarak 500 çocuğa ve 50 devlet okulundaki 50 öğretmene hediye edilmesiyle birlikte binlerce kız ve oğlan çocuğu oyuna dahil edildi. Projenin ikinci yılında ise; bir topla başlayan hikâyeyi sürdürülebilir bir deneyime dönüştürmek ve kız çocuklarını bir takımın parçası yapmak amacıyla ‘İlk Takımım Projesi’ başlatıldı. Kız çocuklarının yalnızca futbol oynamayı değil; birlikte hareket etmeyi, sorumluluk almayı ve kendilerini ifade etmeyi deneyimlediği proje, 2025-2026 döneminde 10 ilde 13 okulda 300’den fazla kız çocuğunu futbolla buluşturdu. Sahadaki kazanımlar yalnızca çocuklarla sınırlı kalmadı; binlerce akran ve aile üyesi, kız çocuklarını ilk kez futbol oynarken izleyerek sporda eşitlik ve kapsayıcılık odağındaki bu dönüşüme tanıklık etti. Sahada olduğu kadar sınıflarda da dönüşüm başlatmak için eğitim programları hazırlandı. Projenin 2024-25 dönemine ait etki raporu sonuçlarına göre, proje sonrası öğrencilerin beden eğitimi derslerine katılımı ve spora ilgisi arttı. Kız öğrencilerin özgüveninde belirgin artış oldu, hata yapma korkuları azaldı, katılım isteği yükseldi. Öğretmen geri bildirimlerine göre ise İlk Takımım Projesi’nin öğrencilerde yarattığı en belirgin değişim kız çocuklarındaki özgüven artışı oldu.

Hadi çık sahaya, yapabilirsin!

‘İlk Topum’ ve ‘İlk Takımım’ projeleriyle kız çocuklarını sahaya çıkmaları ve hayallerinin peşinden gitmeleri için cesaretlendirmeyi hedeflediklerini söyleyen adidas Türkiye Kıdemli Pazarlama Direktörü Onur Demircan, şöyle diyor: “Bazen harekete geçmek için tek ihtiyacın, birinin sana ‘yapabilirsin’ demesidir. Ne yazık ki kız çocukları çok erken yaşlardan itibaren ‘yapamazsın’ diyen görünmez bariyerlerle karşılaşıyor, bu da onları hayallerinden uzaklaştırıyor. Amacımız tam olarak bu bariyerleri kırmak ve onları sahaya çıkmaları için cesaretlendirmek…” Kızlar Sahada Kurucu Ortağı Kiraz Öcal ise, iş birliğinin yarattığı etkiyi şu sözlerle anlatıyor: “Futbol cinsiyet ayrımının en keskin görüldüğü alan. Dolayısıyla biz, futbolu sadece bir spor branşı olarak değil, toplumları dönüştürme potansiyeli olan güçlü bir araç olarak görüyoruz.”

En Güçlü Veri: Değişen Hayatlar

‘İlk Topum’ ve ‘İlk Takımım’ projelerinin etkisi rakamların ötesine geçerek gerçek hayatlarda karşılık buluyor:

Rize’deki köy okulundan projeye katılan bir kız öğrenci, okul tarihinde ilk kez spor lisesini kazandı.

Ankara’dan bir ortaokul ise, proje kapsamında kurdukları kız futbol takımı ile katıldığı müsabakada il birincisi oldu.

10 Mayıs 2026, Pazar 07:00

Küçük bir başkanlık meselesi...

Posta yazarı sevgili Murat Çelik’in YouTube programına konuk olan Ercan Saatçi diyor ki; “Şuna çok inanıyorum; Fenerbahçe bugün şampiyon olsun, ekonominin bile gazı alınır. Millet rahatlar, enflasyon da iki üç puan oynar…” Gülerek konuşuyorlardı ama haklılık payı var sanki. Fenerbahçe’deki şu talihsizliğin toplumda bir gerginlik yarattığı muhakkak. Evde ağlayan Fenerli çocuklarını teselli edemeyen ciddi bir kitle var neticede. Daha dün bir arkadaşım dedi ki; “Çocuk doğduğundan beri Fenerli ama bir kez şampiyonluk kutlaması göremedi, kahroluyoruz…” Allah başka dert keder vermesin ama bazı evlerde durum böyle. Gel gör ki, tüm bu mutsuzluğun ortasında Fenerliler yeniden başkan seçmeye hazırlanıyor. Vallahi yıldık, billahi yıldık sürekli başkan seçmekten ve yine de hezimete uğramaktan. Bunun böyle olacağı belliydi ama… Futbolla çok haşır neşir değilim ama bir gazeteci hatta bir taraftar olarak bazı şeyleri görebiliyorsun. Nitekim yeni başkan Sadettin Saran’ın seçildiği 25 Eylül günü aynen şöyle yazmıştım: “Onu bunu bilmem ama bir Fenerbahçeli olarak Ali Koç’a üzüldüm. En azından bir şampiyonluk görmesini isterdim. 7 yıl boyunca hem finansal gücüyle, hem güçlü soyadı ile, gerektiğinde de kavga etmekten çekinmeyerek elinden geleni yaptı fakat olmadı. Bütün çabasına rağmen istenilen sportif başarı sağlanamadı. Şimdi yeni bir dönem. Saran, Fenerbahçe’nin 34. başkanı seçildi. Yani rüyası gerçek oldu. İnşallah başarılı olur ama hepimiz biliyoruz ki işi çok zor. Bakalım, her maçtan sonra evde ağlayan çocukların kahramanı olabilecek mi? Fener’in makus talihini değiştirebilecek mi? Koca bir camia bunun cevabını bekliyor.”

Koca bir camia cevabı aldı! Biri Fenerbahçe’ye beddua etmiş gibi. O lanet kalkmadan da evde ağlayan o çocuklar şampiyonluk yüzü görmeyecek belli ki. Şimdi dön dolaş başa döndük. 6-7 Haziran’da seçime gidecek Fenerbahçe’de, eski başkan Aziz Yıldırım, Fenerli çocuklar için yeniden başkanlığa aday. Kendi kızı Yaz’ın da ‘şampiyonluk görmesini istiyormuş’ çünkü. Üstelik kendisinden başka kimsenin de şampiyonluk getireceğine inanmıyormuş. “Formülü biliyordu madem, onca yıl neden şampiyon olamadık?” diye sorasım var. İşin kötüsü de şu; vizyon sahibi yeni bir isim de çıkmıyor, anında eleştiri bombardımanı. Fenerbahçe başkanlığı öyle ateşten gömlek ki, kimse giymek istemiyor. Ali Koç bile “İyi ki kurtuldum” diyordur, buna yemin edebilirim ama ispatlayamam. Neyse, biz yine izleyip göreceğiz. Bir kez daha. Her kim gelecekse, toplasın şu takımı artık; Ercan Saatçi’nin dediği gibi ülke ekonomisi de, biz de rahatlayalım az biraz.

MÜZİK DÜNYASINDA NELER OLUYOR?

Müzik dünyasında yapay zeka seslerle gerçek sanatçılar kapışırken… Birileri de işine gücüne bakmaya, üretmeye devam ediyor.

Şebnem Ferah fırtınası esiyor şu ara mesela. 6 yıl aranın ardından 3 Haziran’da KüçükÇiftlik Park’ta konser vereceği açıklandı, biletleri satışa çıktığı an tükendi. Öyle bir heyecan dalgası oluştu ki, herkes birbirine bilet sormaya başladı. Bu yoğun ilgiye karşılık 27 Haziran’da, yine KüçükÇiftlik Park’ta bir konser daha eklendi takvime. Bana sorarsanız, gerçek sanatçıların yapay zekaya karşı vereceği en güçlü savaş da tam burası, kanlı canlı konseri yapay zeka nasıl versin?

Oyuncu Gökçe Bahadır, eşi Emir Ersoy’un imza attığı ‘Papatya’ şarkısıyla gündemde. Daha önce Aykut Gürel desteğiyle albüm çıkaran oyuncu, eşiyle de sık sık sahneye çıkıyordu. ‘Papatya’ya gelince; romantik, tatlı bir şarkı ama o kadar. Hobi olarak söylemeye devam.

07 Mayıs 2026, Perşembe 07:00

‘Şeytan’ markayı giyememiş!

Bazı kült filmler vardır, yıllar geçse de unutulmaz, hep keyifle hatırlanır… ‘Şeytan Marka Giyer’ de (The Devil Wears Prada) o filmlerden biridir. Dünyanın en prestijli moda dergisinde işlerin öyle göründüğü gibi güllük gülistanlık olmadığını ve dergicilik dünyasının perde arkasını çok güzel anlatmıştı 20 yıl önce. Meryl Streep’in paltosunu insanların suratına fırlatan, acımasız yayın yönetmeni rolü muhteşemdi. Hatta sinema tarihinin en kült rollerinden biri oldu. Filmin diğer başrolü Anne Hathaway ise her birimizin geçtiği o meşakkatli yollardan geçen acemi editördü. Ciddi bir gazeteci olmak isterken, kendini bir moda dergisinde bulan bu ilkeli editörün değişimini ve dönüşümü izlemek çok keyifliydi. Çok renkli, cafcaflı, eğlenceli bir filmdi özetle. Kendi klasmanındaki filmler arasında, en konuşulanlardan biriydi. Şimdi yani tam 20 yıl sonra filmin ikincisi geldi; ‘The Devil Wears Prada 2’. Üstelik epey para harcanarak! Kampanya ve pazarlama masraflarının 80 milyon dolar olduğu söyleniyor. 233 milyon dolar da gişe hasılatı yapmış. Fakat gel gör ki; aşırı sıkıcı bir film olmuş! Hafta sonu büyük bir merakla gittim ama hüsrana uğradım. Akmadı, bitmedi bir türlü. Çünkü hikaye çok zayıf, sıradan. Oysa 20 yıl sonra bir filmin devamını çekiyorsan, çarpmak zorundasın izleyiciyi. Yine mali krizdeki bir dergi grubu, tek başına onu kurtarmaya çalışan bir editör, yanına aldıkları, karşısında duranlar derken hiçbir sürprizi yok! Tek fark, Runway dergisi koridorlarında fırtınalar estiren patroniçe ‘Miranda’nın yumuşamış olması. Artık şeytan değil. En azından paltosunu kendi asıyor birilerinin suratına fırlatmak yerine! Ayrıca ağzından çıkan her kelimeye de dikkat etmek zorunda çünkü zaman değişti; ötekileştiren ve hakaret sayılan hiçbir kelimeyi kullanamıyor. Sözlerini düzelten bir asistanı bile var. Zorbalık yapamıyor ama bakışları buna engel değil elbette. Ben epey sıkıldım ama bir taraftan da nostalji oldu… O eski şaşaalı gazetecilik ve dergicilik günlerinden bu yana ne çok şey hızla değişiyor, gözünün önünden bir bir geçiyor. Dijitalleşen medyada zorlanan eski kuşağı, reklam verenlerin borusunun nasıl öttüğünü, ‘onlar ne derse o’ anlayışını, değişen ofis ortamını, gazetecilerin yaşadığı sıkıntıları izlerken eski bir dostu görmüş gibi oluyorsun. ‘E ne diyorsun, gitmeyelim mi yani?’ diye soruyorsanız… Meryl Streep’i izlemek her zamanki gibi şahane ama zamanınıza yazık derim! Sanırım en güzel filmler çekildi ve bitti; üzgünüm.

‘Sarı Zarflar’ın Oscar şansı ne?

Film dünyasına girmişken… Çok güzel bir haberi de paylaşmak isterim duymayanlar varsa diye: 76’ncı Berlin Film Festivali’nde büyük ödül ‘Altın Ayı’yı alan İlker Çatak imzalı ‘Sarı Zarflar’ uluslararası film kategorisinde Oscar aday adayı olarak belirlendi. Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi’nin 1 Mayıs tarihli kararına göre; İngilizce çekilmemiş filmler, Berlin gibi uluslararası festivallerde ana ödülü kazandığı takdirde, Oscar’a aday gösterilebilecek. Yani ön eleme ya da ülke onayı gerekmiyor. ‘Sarı Zarflar’ da böylece herhangi bir ülke tarafından aday gösterilmeden, adaylık hakkı elde etmiş oldu. Yeni düzenlemeye göre; artık uluslararası yarışmada ödül ülkeye değil doğrudan yönetmene verilecek. Başrollerinde Özgü Namal ve Tansu Biçer’in yer aldığı filmin şansı yüksek çünkü evrensel bir sorunu anlatıyor. Siyasi baskılar yüzünden hayatı değişen bir çift, yaşadıkları zorluklara rağmen ideallerinin peşinde mi koşar, sistemin adamı mı olur? Alın size Oscarlık bir hikaye

‘Saygı’da kusur olmuş sanki…

Yapay zeka yüzünden ortalık yine toz duman.. Popun önemli isimlerinden Mustafa Sandal için düzenlenen ‘Saygı’ konserinde sahneye çıkan Nikbinler grubunun ‘Denize Doğru’ performansı yapay zekaydı diyenler, değildi diyenlere karşı! İddia o ki; şarkı yapay zeka tarafından düzenlendi, Nikbinler isimli grubun solisti Berika Karadağ da sahnede playback yaptı! Murat Dalkılıç topa girenlerden. “Az önce yapay zekanın söylediği şarkıyı kendi söylüyormuş gibi yapan, şarkıcı rolünde birini gördüm” diye paylaşım yaptı. Tan Taşçı da duramadı. “Konser adı altında playback yapılan, orkestranın sadece çalıyormuş gibi göründüğü gecelerden, yapay zeka vokallerle sahnelenen gösterilerden, reklam bütçesi ve magazinle şişirilmiş, davetiyeli ve ünlü kalabalıklarla doldurulmuş salonlardan sıkıldıysanız, son kez geliyorum” diyerek konser takvimini açıkladı. E haklı, Tan Taşçı konserlerinde çıplak sesini konuşturan solistlerden. Tartışmalar üzerine Berika Karadağ aynı şarkının canlı performansını paylaştı. Mustafa Sandal da şunu söyledi; “Benim için ‘şarkıyı o değil, yapay zeka söylemiştir’ tartışması kapanmıştır. Elbette takdir sizin. Müzisyen kardeşlerimin yolları, bahtları açık olsun…” Ne desin, ortalığı sakinleştirmek ona kaldı! Gel gör ki; saygı gecesindeki performansına, bir de canlı performansına bakınca dağlar kadar fark olduğu ortada. Otorite değilim ama dinleyince anlıyorsun. Sonuç? Yapay zekanın söylediği şarkılar ortalığı kasıp kavuruyor, en çok dinlenenler arasında yer alıyor, orası belli de… Peki popun starlarından birine saygı gecesi yapıp, yapay zeka destekli bir grubu olaya dahil etmek saygısızlık değil mi? O starın bunca yıllık emeğine ayıp değil mi? Bir ustaya yapay zekayla saygı mı olur? Onu da geçelim, playback yakışıyor mu böyle bir konsere?

03 Mayıs 2026, Pazar 07:00

Sosyal medyaya nihayet sınır!

Hep yazıyor ve söylüyoruz… Sosyal medya delilik halini almış durumda. Algoritmalar yüzünden hiç izlemeyeceğimiz şeyler izliyoruz, olmadık içeriklere maruz kalıyoruz. Şöyle bir kaydırayım bakayım dediğinizde ise, saatlerin geçtiğini çok geç anlıyorsunuz. Öyle korkunç bir bağımlılık ve zaman kaybı. Öte yandan, normalde bakıp geçilecek, oralı bile olunmayacak pek çok şeye durup/dönüp yorum yazıyor, küfür ediyor, hesap soruyor millet. ‘Ya siz hayırdır’ demeye kalmadan linçlemeye başlıyorlar. Küstahlık ve hadsizlik öyle artmış durumda ki, ‘klavye delikanlılığı’ dediğimiz bu durum çığrından çıkmış durumda maalesef. Asıl önemli sorun da şu; tıklanmak için insanların düştüğü haller içler acısı. Daha dün önüme düştü; İzmir Buca’da etkileşim almak için sokakta uyuyan savunmasız bir adamı tekmeliyordu gençler. Eğleniyorlardı, hiç utanmıyorlardı. Etkileşim dertleri olmasa yapmayacaklardı belki de, içlerinde yatan o kötülüğü ortalığa salmayacaklardı kim bilir… Ama “Sosyal medya çıktı mertlik bozuldu” diyoruz ya, tam öyle bir hal var. Çocukların karıştığı şiddet olayları, akran zorbalığı korkunç boyutta. Hadi büyükleri geçtik, çocukları nasıl kurtaracağız bu sosyal medya çamurundan derken… Sonunda sanal dünyaya ilişkin yasal düzenleme Resmi Gazete’de yayımlandı. Yeni düzenlemeye göre; oyun platformları, usulüne uygun olarak derecelendirilmeyen oyunları satışa sunamayacak. Yaş kriteri olacak. Ayrıca oyun platformları ebeveyn kontrol araçları sağlayacak. Yasayla birlikte, sosyal medyada yaş sınırı da yürürlüğe girmiş oldu. Buna göre, sosyal ağ sağlayıcı 15 yaşını doldurmamış çocuklara hizmet sunamayacak ve yaş doğrulama dahil gerekli tedbirleri almakla yükümlü olacak. Yani sosyal medyaya dijital rüştünü ispatlamayan giremeyecek! Kulağa gayet iyi geliyor, yeter ki uygulansın. Uygulama aşamasında neler yaşanacak, kurallara hem platformlar hem ebeveynler uyacak mı izleyip göreceğiz. Burada ebeveynlere de büyük iş düşüyor; “Yasaklar delinmek içindir” demezlerse, çocuklarıyla ilgilenirlerse belki onları kurtarabilecekler. Biz mi? Biz de kendi kendimize sınırlar koymayı öğreneceğiz bir zahmet... Yoksa bunun sonu ruh ve sinir hastalıkları hastanesi!

Ortaya karışık sayıklamalar…

Madem sosyal medya dedik, “Gerekli gereksiz her şeye maruz kalıyoruz” dedik, ortaya karışık söyleneyim biraz…

Herkes 55 yaşında hamile kalan astrolog Nuray Sayarı’yı konuşuyor. Soru da şu: Bu yaşta hamile kalmak mümkün mü? Uzmanlar ne diyor? Hürriyet’ten Fulya Soybaş sormuş mesela; “50’li yaşlarda doğal yollarla hamilelik milyonda bir görülür” cevabını almış. Yani imkansız değil ama olması bir mucize. Peki Sayarı’nın başına gelen mucize mi yoksa başka tedaviler denedi ama etkileşim peşinde mi? Yakında çıkar kokusu. Ama mucizeyse de, kadınlara moral olmaz mı?

Pınar Sabancı konuşmuş, “Göze sokmak istemiyorum bir sürü şeyi” diyor, “Para bir insanın mutlu olması için yeterli değil” diyor. Gayet usturuplu, hatta ailedeki en akıllı kadın olabilir. Fakat kadının ailesinde yaşanan sıkıntıları da beğenmiyorlar, linçliyorlar. Niye mesela? Zenginlerin sorunu/ derdi olamaz mı? Fakir olduğun için zengine kızmak, zengin diye birini linçlemek normal mi sizce?

“Engin Altan Düzyatan estetikli mi?” tartışması var bir de sosyal medyada. “Estetik yok” diyor, bu kez “Bakın eski burnuna” diye eski fotoğrafları çıkarılıyor. Yani normalde hiç karışmam, insanların beğenmediği yerlerini düzeltmeleri de gayet normal bana göre ama kadınların estetikleriyle o kadar uğraşılıyor ki, biraz da erkekleri konuşmanın kime ne zararı var?

“1 yıldır yüzüme topuk kremi sürüyorum” diyen Sarp Apak komik ama… Kazara eşinin topuk kremini sürmüş yüzüne, çok memnun kalmış. “Yüzümde hiç çatlak yok” diyor. Yıllar önce yüzüne hemoroid kremi sürdüğünü söyleyerek gündem olan Ebru Akel’in tahtını devirir mi sizce?

30 Nisan 2026, Perşembe 07:00

Soluksuz izlediğim haberler

Yerin bilmem kaç metre altında çalışıp alın teriyle parasını kazanan ancak işveren parasını vermediği için aç kalan işçiler eylemdeydi biliyorsunuz… Günlerdir izliyorum; tek dertleri evlerine ekmek götürmek, pazara gidip alışveriş yapabilmekti. O insanların acısını yüreğimde hissettim. Sendika liderleri müthiş savunma yaptı, bakanlar devreye girdi ve sonunda anlaşma sağlandı. Çok sevindim, derin bir ‘oh’ çektim. Her şey iyi güzel de; bu işçilere bu eziyeti reva gören şirkete, herhangi bir yaptırım yok mu? Keşke olsa da, hak yiyen herkese örnek olsa… 

Amerikan filmlerinde, başkanlara suikast sahneleri o kadar havalıdır, ajanlar ve korumalar işini o kadar iyi yapar ki, izlerken büyülenirsin resmen. Geçen gün Trump’a yönelik suikast girişimine bakınca ise kelimenin tam anlamıyla hüsrana uğradım. O neydi öyle ya; koca başkanı çekiştirdiler, yere düşürdüler falan… Resmen düşük bütçeli Hollywood filmi gibiydi!

Şampiyonluğu kaçıran Fenerbahçe’de yaprak dökümü var. Başkan Saran zaten ‘şampiyon olmazsak kalmam’ demişti, gidiyor. Tedesco da gönderilmiş. Bir Fenerli olarak soruyorum; tek suçlu hoca mıydı yani? Takım kazandığında övülen, yenildiğinde ‘git’ denilen bir görevde kim başarılı olabilir? O yüzden yorumculara katılıyorum; yeni bir Fenerbahçe’ye ihtiyaç var artık! 

Cesur bir savcı çıktı bütün hikayeyi değiştirdi; dokunulmazlara dokundu. Tunceli’de 2020’de kayıplara karışan Gülistan Doku’nun, Başsavcı Ebru Cansu’nun yürüttüğü soruşturma sonucunda cinayete kurban gittiği anlaşıldı. Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel ile oğlu da dahil 12 kişi tutuklandı. İnşallah katil ya da katiller bulunur, hak ettikleri cezalar verilir de, adalete olan inancımız tekrar yeşerir.

F1 İstanbul’a çok yakışacak

En son 2020 yılında Formula 1 yarışlarına ev sahipliği yapmıştık… 6 yıllık aranın ardından Formula 1 yeniden Türkiye’de! Resmi olarak 5 yıl boyunca Formula 1’e ev sahipliği yapacağız. Haber müthiş bence. Anlaşma duyurulduktan sonra Japon pilot Yuki Tsunoda’nın yarış aracıyla attığı İstanbul turuna da ayrıca bayıldım. Boğaz köprüsünden, camilerin ve tarihi binaların önünden geçişi öyle güzeldi ki, insan ister istemez heyecanlanıyor. Meseleye sadece yarış olarak bakmayın diye söylüyorum… Turizm ve ekonomi canlanacak, her anlamda enerjimiz değişecek. Zira bu yarışlar, özellikle yüksek harcama yapan nitelikli turisti ülkeye çekecek. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Singapur örneğini boşuna vermedi; 2025 Singapur Grand Prix’inde yabancı turist sayısının yüzde 25, turizm gelirlerinin ise yüzde 45 arttığının altını çizdi. Dolayısıyla bu etkinlik bize de her anlamda iyi gelecektir. Hatta bu pozitif etki tetikleyici de olabilir. Başka etkinliklerin, çok önemli konserlerin ve gösterilerin gelmesine de vesile olabilir pekala. Yeter ki kazıklamayan taksiciler, kazıklamayan esnaf, iyi hizmet, her anlamda temiz ve modern bir misafirperverlik sunalım. ‘İmzayı attık işimiz bitti’ diye bakmazsak, bu işin geleceğine de yatırım yaparsak uzun vadede kazanırız. Meseleye biraz da buradan bakmalı ve çalışılmalı derim, naçizane.

26 Nisan 2026, Pazar 07:00

Popun ikonu ‘Michael’ vizyonda

Michael Jackson, 20. yüzyılın en etkili pop ikonlarından. Dünya çapında 750 milyonun üzerinde albüm satışıyla tüm zamanların en çok satan sanatçılarından. Ve şimdi bu efsanenin hayatı ‘Michael’ adıyla sinemalarda. Müzikleri, dansı, stili ile müzik dünyasında sarsılmaz bir yeri olan Michael Jackson’ın yükseliş yıllarına ve altın çağına odaklanan bir hikaye bu. 1966 yılında başlıyor film. Çocukluğunu yaşayamayan, babasından şiddet gören/ zorla çalıştırılan, yalnız kalan 6 yaşındaki küçük Michael’ın hikayesini izliyoruz önce… Bu noktada da pek çok şarkıcının hikayesinin benzeştiğini idrak ediyoruz; Amy Winehouse mesela onlardan biri. Köle gibi çalıştırılan çocuklar, mutsuz şarkıcılar, hazin sonlar. Bu hikayede de hırslı ve zorba Joseph Jackson, beş oğluyla bir müzik korosu kurup, onları askeri bir disiplinle, hatta köle gibi çalıştırarak makus talihinden yırtmaya çalışan bir babadır. ‘Jackson 5’ isimli grupta en çok da en küçük olana, yani Michael’a yüklenir çünkü sesi ve geleceği parlak olan odur! Dolayısıyla zaman zaman çocukluğunu yaşamak isteyen oğlunu belinden çıkardığı kemerle dövüp terbiye ettiği de olur. Ve elbette bütün bunlar o çocuğun ruhunda iyileşmeyen yaralar açar. Provalar, konserler, turneler derken küçücük çocuk sadece çizgi filmler, oyunlar, ‘Peter Pan’ kitaplarıyla kendine bir hayal dünyası yaratır.

Michael’ın yetişkinlik çağında da aynı hayal dünyasında yaşamasının sebebi budur. Hiç arkadaşı olmayan, evine topladığı hayvanlarla büyüyen travmatik bir çocukluk! Hayvanlar da kedi, köpek falan değil yanlış anlamayın; en yakın dostu bir şempanze mesela! Odasında beslediği bir yılan, bahçesinde de zürafası var. Michael Jackson’un meşhur çiftliği ‘Neverland’deki yaşamını da görmüş oluyoruz böylece. Bütün bu travmatik ve kırılgan yapısına rağmen, ailesiyle dayanışma duygusunu da kaybetmek istemiyor. O yüzden de uzun süre babasından kurtulamıyor. Ancak tek hayali özgür kalmak, solo kariyeri için çalışmak ve dünyanın en iyisi olmaktır. İlk iş, kendine ünlü bir avukat bulur ve babasını bir faksla menajerlikten kovar. Böylece star olma yolculuğu da başlar. O andan sonra Michael Jackson’ın yükselişini ve müzik tarihinin en erişilmez starlarından biri oluşunu izlemeye başlıyoruz. Nelerden beslendiğini, ilham kaynaklarını öğreniyoruz mesela… Özellikle bu kısımların çok iyi işlendiğini söyleyebilirim; sokaklarda şiddet yaratan çete üyelerinden ilhamla yazdığı ‘Beat It’ şarkısı, klibi onlarla birlikte nasıl çektiği ilgiyle izleniyor. Hele de o klipteki balık sürüsü koreografisi müthiş. Korku filmlerinden aldığı ilhamla yaptığı ‘Thriller’ albümü, yine zombi kılığına girdiği klibinin hikayesi de keza müthiş bir seyir zevki. 80’lerde müzik endüstrisine yön veren ancak siyahilerin video kliplerini asla yayınlamayan MTV’nin Michael Jackson için bu yasağı delmesi de filmin en iyi sahnelerinden biri.

JACKSON'I YEĞENİ OYNUYOR VE PERFORMANSI MÜTHİŞ!

Peki ‘Michael’ filmi mükemmel mi? Hayır değil. Eleştirmenlerin de söylediği gibi, ‘onun karanlık taraflarına dair hiçbir şey yok’. Bir starın yalnızlığı çok iyi işlenmiş evet ancak kardeşleriyle ilişkisi, anneyle kurulan çocuksu bağ, sonraki döneminde çıkan tartışmalar es geçilmiş. Buna hakkındaki suçlamalar, ‘pedofili’ iddiaları da dahil. Film, Michael Jackson’ın mirasçıları tarafından desteklendiği için güvenli sularda yüzüyor diyebiliriz. Hatta hikaye, Michael’ın 2009’daki ölümüne kadar da uzamıyor; 1988’deki Londra konseriyle bitiyor. Filmin sonunda “Hikayesi devam ediyor” yazısı beliriyor… Bu filmin ikincisi geliyor demek mi, yoksa ‘o hâlâ müziğin ikonu, hâlâ dinlenmeye devam ediyor’ demek mi, orası henüz bir muamma. Özetle; ‘Michael’ derin bir film değil, çok eksiği var. Buna rağmen izlenir mi? Kesinlikle izlenir! Hatta izlemeyen çok şey kaçırır. Zira konser sahnelerinin prodüksiyon kalitesi, kostümler, dans koreografileri muazzam. Bu arada bütün konser sahneleri aslına sadık kalınarak tasarlanmış. Bu sahnelerde tüm becerilerini sergileyen yönetmen Antoine Fuqua’yı alkışlamak lazım. Öyle iyi sahneler ki, Michael konserine gitmiş kadar oluyorsunuz. O eskimeyen şarkıları tekrar dinlemek, coşmak, keyiflenmek için bile bilet alınır. Tam bu noktada Michael Jackson’ı oynayan kişinin, şarkıcının yeğeni Jaafar Jackson olduğunun da altını çizeyim. Amerikalı şarkıcı, 2019 yılında ilk teklisi ‘Got Me Singing’i yayımladı. Sinemada ilk çıkışını da bu filmle yaptı. Amcasının sahne performanslarını, dansını, duruşunu o kadar iyi yansıtıyor ki, tek kelimeyle kusursuz. Ben bir tek yüzünü çok benzetemedim, fazla karikatürize geldi ama performansı müthiş elbette. Genç bir oyuncunun yüzyılın ikonlarından birine hayat vermesi, onu bu kadar başarıyla oynaması ve bu oynadığı kişinin amcası olması ne muazzam düşünsenize. Okuduğum kadarıyla film, tüm tartışmalara rağmen dünya genelinde büyük bir gişe hasılatı elde etmiş. Anlayacağınız uzun zaman sonra müthiş bir gişe filmi vizyonda. Özellikle yüksek seyir kalitesine sahip bir perdede izleyin ve tadını çıkarın.

23 Nisan 2026, Perşembe 07:00

Bunun adı net olarak seyirci terörüdür!

Geçen akşam İstanbul Kongre Merkezi’nde ‘Gırgıriye’ müzikali sahneleniyor… Salon tıklım tıklım dolu. Gösteri tam başlamışken, VIP bölümde bazı seyirciler yerlerini beğenmediği için seslerini yükseltiyor, olaylar büyüyor ve kavgaya dönüşüyor. Tartışma çözülemediği için de oyun iptal ediliyor! Gösteriyi izlemeye gelen 3 bin küsur kişi mağdur, oyuna emek verenler mağdur. Müjdat Gezen üzüntüden hastanelik, Perran Kutman kuliste gözyaşları içinde. Bu nasıl bir küstahlıktır ya? Seyirci ödediği bilet parasının karşılığını alamadıysa, haklıdır elbette; itirazını etsin. Yapım şirketi de memnuniyetsizlik konusu neyse, onu gidermeli zaten. Burada tartışılacak hiçbir şey yok. Ancak hiçbir haklı gerekçe, bir seyircinin ya da seyircilerin bir oyunu sabote etmesine ya da durdurmasına sebep olamaz. Gerekirse salondan çıkar protestonu yaparsın, bilet ücretini geri alırsın ya da başka bir gün izlemeyi kabul edersin ama oyun esnasında bu ne? Görüntüleri izlediniz mi? Bir kadın sahnenin önüne gitmiş dikiliyor ve oradan izliyor oyunu. (Bu da bir ilk mesela!) Rahatsız olmak yok, utanmak yok! İnanılmaz bir insan modeli. İnsan haklı oluşunu böyle mi gösterir?! Oyuncu kadrosundaki Gülben Ergen bir mesaj yayınlayarak, “Bunca yıllık meslek hayatımda, oyun sırasında bir izleyicinin sahnedeki oyuncuyla münakaşaya girdiğine ilk kez tanık oldum” demiş. Ben de, pek çok insan da ilk kez böyle bir şey görmüşüzdür eminim. Ergen ekliyor; “Daha da çarpıcı olan şu, Müjdat Gezen’in ‘yarın sizi en önde misafir edelim’ diyerek durumu nezaketle çözmeye çalışmasına rağmen, ilgili izleyicinin ısrarla bağırarak konuşmayı sürdürmesi gerçekten yakışıksızdı. Bu saygısız tavır, yalnızca sahnedeki sanatçıya değil, salondaki 3 bin 500 kişiye de haksızlıktı…” Net olarak öyle. O gününü oyun izlemeye ayırmış seyirciye de, sahnedekilere de çok üzüldüm… Asıl dikkat çekici olan da, insanların hakkını ararken diğer insanlara haksızlık yapıyor olması. Koca bir kadro var orada, ne hakkın var senin oyunu durduracak kadar delirmeye? Çık salondan, git ötede delir mesela! Maalesef bu tipler yüzünden eğlencemizi kaybediyoruz, vazgeçiyoruz, içimize kapanıyoruz işte. Bravo; bir kez daha başardınız. ‘Bakın bana, oyun iptal ettirdim’ diye gururlanabilirsiniz kendinizle.

İzlemeyi bilmiyoruz!

Yeri gelmişken bahsedelim… Biz genel olarak izlemeyi, dinlemeyi bilmeyen bir milletiz! En son Ajda Pekkan sahnede “Dinlemeyi bilmiyorsanız gidin” diye ön sıralara sitem etmişti. Usta sanatçı Alpay da bir etkinlikte sahneye çıkmış, ön sıradaki dinleyicilerin kendi aralarında konuşmasına kızıp “Dinlemeyecekseniz gidin” diye azarlamıştı onları. Gece kulübünde de aynı şeyi yapıyoruz, konserde de, tiyatroda da. Onca para verip sahnelerin önlerine kuruluyoruz ama bağıra bağıra sohbet etmeyi tercih ediyoruz, gerçekten müzik dinlemeye gelenleri de, sanatçıyı da umursamıyoruz. Sanatçı uyarınca da ‘vaaay nasıl yapar’ diye linç ediyoruz. Kendinizi koysanıza o sanatçının yerine, tahammül edebilir miydiniz? Bence kabalaşmadan, kibarlığı elden bırakmadan uyarmak sanatçının en doğal hakkı. Belki böyle böyle dinlemeyi, izlemeyi öğretirler. Tabii utanma duygusu olana.

Babalık spermden mi ibaret?!

Oyuncu İrem Helvacıoğlu, işletmeci eşi Ural Kaspar ile boşandı. İddiaya göre de Kaspar; dava sürecinde tazminat ve nafaka ödemeyeceğini, çocuğun okul masrafına da karışmayacağını söylemiş. Ee, bu kadın bu çocuğu tek başına mı yaptı?! Spermini verince babalık görevin bitti mi yani? Şok oldum okurken, doğru olabilir mi bu saçmalık diye kalakaldım biraz. İrem Helvacıoğlu da ne yapsın; “O zaman soyadını da veremezsin” demiş, ki sonuna kadar haklı. Sözüm ona baba olan da, bu şartı kabul etmiş hemen. Canına minnet yani. Çocuk yapmayı kabul etmiş bu gibi adamların (lafın gelişi) hiç babalık duygusu hissetmemesi normal mi? Bu nasıl bir duygusuzluk ve vicdansızlık? Herkes “Allah seni kurtarmış İrem”, “Zararın neresinden dönersen kârdır” diye destek oluyor ama olayı en iyi özetleyen yorum da şu sanırım: “Bir kadının en büyük sınavı, arkasında dimdik duramayan bir erkek sanırım.” Maalesef öyle. Ey kadınlar, genç kızlar… Karpuz değil bu adamlar, seçemiyorsunuz tamam ama herkesten hemen çocuk yapmayın.

19 Nisan 2026, Pazar 07:00

‘O bir birey’ ve ‘özgür’ diye yetiştirdiğiniz çocuklarınız…

Yanına birden fazla silah almış, gitmiş okula, 8 çocuğu ve bir öğretmeni öldürmüş. 13-14 yaşlarında bir çocuktan bahsediyoruz. Sınıftaki videoları düşüyor sosyal medyaya; normal değil. Bunu aşağılama anlamında söylemiyorum, bir anne babanın dikkatini çekecek, meraklandıracak türden bir tuhaflık var. Ama o anne baba çocuğu ‘görmek’ yerine atış yapmayı öğretiyor, silahları da evde tutuyor. Böylesi korkunç bir olaydan sonra o anne baba nasıl suçsuz sayılsın peki? Kötü ve yanlış ebeveynliğin bedelini mutlaka ödemeleri gerekiyor. Ve bütün annelerin babaların da ders çıkarması şart. Çocuk dediğin “Doğurdum, altını temizledim, yemeğini verdim” diyeceğin bir şey değil. Sevgini, ilgini de vereceksin, iyi insan olması için de çabalayacaksın. Anne babalık tam olarak böyle bir şey. Boşuna yırtınmıyoruz, yazıp çizmiyoruz; anne babalığın da ehliyeti olmalı diye… Çünkü senin bakmadığın o çocuk, senin ‘görmediğin’ o çocuk; gidip başkalarının çocuğunu öldürüyor. Ne kadar yazık iki tarafa da. Elbette hiçbir anne baba kasten böyle bir çocuk yetiştirmez ama unutulmamalı: Bugünün şartlarında çocuk yetiştirmek eskiye oranla çok daha zor, çok daha dikkat gerektiren, özen isteyen bir iş. ‘Sen nerden biliyorsun?’ derseniz, kendi çocukluğumla, öğrenciliğimle kıyaslıyorum…

Biz saçını örüp tek tip kıyafetle okula giden, ihtiyaçtan fazla kılık kıyafeti/ayakkabısı olmayan, cep telefonu, tablet, bilgisayar oyunları bilmeyen, belki şimdiki çocuklar gibi ‘aşkım, bitanem’ diye büyütülmemiş ama mutlu çocuklardık. Şimdiki çocukların istekleri, ihtiyaçları, aradıkları ve bulamadıkları o kadar çok ki. Beyinleri o kadar farklı çalışıyor ki... Bizim gibi ‘çocuklar’ değiller. ‘Birey’ olduklarına, özgür olduklarına, istediklerini yapabileceklerine inanıyorlar. Küçüklükten buna inandırılıyorlar. Dolayısıyla da kimse, öğretmenleri dahi müdahale edemiyor yanlışlarına. En ufak bir azarda anne baba okula koşuyor; “Siz benim çocuğuma nasıl bağırırsınız?” diye başlıyorlar, hocaya resmen çullanıyorlar. Yahu bizim öğretmenlerimiz bizi sıraya dizer, cetvelle parmak uçlarımıza vururdu. Veliler de hocaya tek kelime edemezdi, saygı esastı. Ne yani çok mu travmatik insanlarız biz? Bence şimdiki nesle göre daha normaliz! En azından silahla okul taramadık hiçbirimiz. Belki de eski eğitim ve terbiye sistemine geçmek gerekiyordur; hem evde, hem okulda. Çocuklara ‘sen bir bireysin’ vurgusu yapmak yerine, ‘sen bir çocuksun, kendi başına karar veremezsin, yerini hududunu bil’ demek gerekiyordur. Kim bilir belki çocuğun da ihtiyacı budur, çocukluğunu bilir hiç değilse. Uzman değilim, bilmiyorum ama yetiştirilen çocukları görüyorum da söylüyorum…

KILIK KIYAFETE DE EL ATSALAR KEŞKE...

gelmişken… Şu kılık kıyafet olayına da el atılmalı bence. Arkadaşlarımın özel okula giden çocukları sayesinde okullardaki vahameti görüyorum. Longchamp çantası olmayan, Golden Goose spor ayakkabı giymeyen, eline Stanley termos almayan öğrenci yok. Bir de çılgınlık boyutunda kozmetik düşkünlüğü var! En son bizimki, sabah servise binerken annesinden göz altlarına koymak için maske istemiş (eye patch)! Herkes kullanıyormuş, servise bu ıslak maskelerle biniyorlarmış. Sabahın köründe ne yaşıyorlarsa artık! Ojeler, rimeller, dudak parlatıcıları, salkım saçak saçları bir yana, kıvrılan etek boyları, dekolteler başka yana. Bu nasıl bir okul ortamıdır? Okul yönetimi dudak uçuklatan senelik ücretini aldıktan sonra, ne karışır zaten? Karışabilir mi? Dinleyen olur mu ki bu saatten sonra? Ben oldum olası tek tip kıyafeti savundum bu yüzden. Mis gibi, tertemiz giyinip saçımızı başımızı tarayıp okula giderdik. Kimse kimseye özenmez, kimse kimseyle yarışa girmezdi. Olması gereken bu değil mi gerçekten?

DUYAR KASANLARDAN DA BIKTIK!

Okul saldırılarına herkes kahroldu. İnsansan öyle olmalı çünkü; için yanmalı, acımalı. Öbür türlüsü mümkün mü? Ancak duyarlı olmayı, üzülmeyi; sosyal medyaya iki satır yazıp sonra hayatına kaldığın yerden devam etmekle eş anlamlı hale getirdiler. Efendim neymiş, paylaşım yapmamış! Sana ne?!! İki satır duygusal mesaj yazmadı diye ayar çekenlere takığım! Gerçekten tuhaf bir yerlerde debelenip duruyoruz. Kimse sokakta dövülen kadının yardımına koşmaz… Sokakta çocuk kaçırıldığını görse, istifini bozmaz... Onca çocuk istismarı yaşanır; “Neden bu önergeler Meclis’te reddediliyor?” diye sorgulamaz. “Bir mahkeme tecavüzcüye iyi hal indirimini nasıl yapar?” diye hesap sormaz. Ama sosyal medyada duyar kasınca görevini yapmış sayar! Ne saçmasınız ya!