Okul önünde çocuklarını beklerken, bir kadının kafasına üç el ateş etti boşanmak üzere olduğu kocası. Kendini kurtarmak için de “Sadece korkutmak istemiştim’ dedi. Bu vahşeti POSTA’nın manşetinde okurken; yeni bir Kadınlar Günü geldi çattı. Değişmiyor maalesef. Kadınlara hep kıyıyorlar. İşyerinde, toplum içinde, aile içinde hep hakkı yeniliyor; haksızlığa, şiddete uğruyor ya da canından oluyor yok yere. Peki ne yapmak lazım? Bu soruyu soranlar ve düşünenler var Allah’tan! Elini taşın altına koyan ve her şartta farkındalık yaratmaya çalışanlar var.
Vodafone’un ‘Kadınlar her alanda hakkı olanı ister’ diyen Demet Evgar’lı reklamı.
Boyner Grup’un, ‘Kadınlar Günü Neden Var?’ sorusuyla çokça düşündürten reklamı.
İkisi de bu yıl en etkilendiğim işleri. Boyner Grup Yönetim Kurulu Üyesi Ümit Boyner, bu projenin basın toplantısına çağırdığında detayları öğrendim… 2009 yılından bu yana 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde hayata geçirdiği çalışmalarla toplumsal cinsiyet eşitsizliğine dikkat çeken Boyner Grup, bu yılki kampanyasında izleyiciyi bir ‘yüzleşme’ye davet ediyor. Kameranın vizörünü erkeklere çeviren ve ‘Kadınlar Günü Neden Var?’ diye soran film; küçük bir kız çocuğunun babasına sorduğu bu naif soru ile başlıyor.
Ümit Boyner, soruyu sorma nedenlerini şöyle anlatıyor: “Yıllardır kadın cinayetlerinden, iş gücüne katılımdan adaletsizliğe, çocuk yaşta evliliklerden cam tavanlara kadar her sorunu yüksek sesle dile getiriyoruz. Ancak 2026 eşiğinde durup tabloya baktığımızda, toplumsal cinsiyet eşitliğinde hâlâ gidilecek çok mesafe olduğunu görüyoruz. Bu kendimizle yaptığımız dürüst bir muhasebe. Artık kadın erkek eşitliğinin sağlanması için bir zihniyet dönüşümünün başlaması gereken noktadayız. Bizim amacımız suçlu aramak değil, o sessizliğin içine sığınan paydaşı uyandırmak. Çünkü bir dönüşüm istiyorsak, bunu erkekler olmadan asla başaramayız…” Kendi adıma Boyner’i tebrik ediyorum çünkü dönüşümün erkeklerden başladığına inananlardanım! Öbür türlüsü, kendimizi kandırmak oluyor. Biz zaten farkındayız da, peki ya erkekler?
CENAZESİNİ KALDIRAN OZAN...
Geçen gün bir yerlerde okudum şu cümleyi; “İnsanın yaşı büyüdükçe Dünya’ya daha çok üzülüyormuş meğer...” Ne kadar doğru. Yaş aldıkça olan bitenler daha çok ilgilendiriyor, düşündürüyor, yoruyor, en çok da umudunu kaybettiriyor insana. Bitmiyor çünkü! Depremidir, selidir, yangınıdır, ölenleridir, acı çekenleridir derken… Başımıza daha ne gelebilir ki diye sorduğun gün; cevap geliyor: ABD ve İsrail, İran’a saldırıyor bu kez! Bekleniyordu zaten ama ‘Ortadoğu’nun kaderi’ deyip geçemiyorsun çünkü savaş burnumuzun dibinde. Dahası öfkeden deliye dönen bir İran, başka yerleri de yangın yerine çevirebilecek kafada. Bakınız Katar, Dubai, Bahreyn. ‘Bana ne’ diyemiyorsun yani, her an başkalarının üzerine sıçrayabilir bu ateş. Savaşın ahlakı yok çünkü. Duru durağı da. Resmen canavarlık.
İran’ın Minab kentinde bir ilkokula düzenlenen saldırıda 165 kız öğrencinin ve öğretmenin öldürülmesi nasıl açıklanabilir başka? Kalbimiz acı çeken insanlar için çarpıyor elbette. Katledilen kız öğrencilerin tabutları sarsıyor insan olanı. Savaşa neden karşı olmamız gerektiğini anlatıyor bize o görüntüler. Öte yandan İran’da sevinen kadınlar izliyoruz Hamaney öldü diye… Susturulmuş kadınlar, özgürlük için, temel insan hakları için mücadele veren, bedel ödeyen kadınlar haklı olarak seviniyor. Öldürülen Hamaney’in fotoğraflarını ateşe vererek sigara yakma akımı başlatıyor, çıplak kıyafetler giyip dans ediyor ama… O tabutlar ne olacak peki? Özgürlüğün bedeli bu mudur? Hamaney’e karşı olabilirsin, özgürlüğün için sevinebilirsin ama bu mücadele İranlıların mücadelesi olmalı, Amerikalıların değil! Başka ülkelere minnet etmek daha acı sonuçlar doğurmayacak mı? Peki Amerika? Özgürlük mücadelesi veren o kızlara/ kadınlara Amerika’nın getireceği özgürlük bu mu? Tabutta mı özgür olmalıydı o kızlar? Değişik duygular elbette… Ölümü göze alarak saçını açan kadınların ne yaşadığını biz bilemeyiz, anlamamız da mümkün değil. İzleyip göreceğiz dünya nereye gidiyor diye… Bu arada kafayı yemeyiz inşallah!
Hazar Ergüçlü yalnız değildir!
Yukarıda kafayı yemeyiz inşallah diye bitirdim ya yazıyı… Oradan devam edip bir tespit yapayım: Kafayı yememize ramak kalmış durumda! Durumumuz pek de iç açıcı değil çünkü. Hevesimiz yok, keyfimiz yok, en önemlisi umudumuz yok! Yıkılmadık ama yan yatmış durumdayız çoğumuz. Kimle konuşsam böyle. Geçen gün Hazar Ergüçlü’nün katıldığı bir podcast yayını düştü önüme, gördüm ki o da aynı durumda. Özetle şöyle diyor, “Son bir kaç yıldır içimden hiçbir şey gelmiyor. Hiç hevesim yok. Dışarıya çıkmak istemiyorum, bir şey izlemek istemiyorum, yemek bile yemek istemiyorum. İştahım kaçtı her şeye dair. Sinefillik yarışından da çok sıkıldım! Entelektüel misin yeterince? Yeterince zeki misin? Hiçbiri değilim! Hiçbirini de izlemedim. Bu kadarım ya!” Onu izlerken anlıyorsunuz ki, tükenmişlik sendromu bu! Nerede olsam tanırım çünkü ben de dahil çoğumuz benzer bir ruh halinde. Bunun nedeni de büyük oranda sosyal medya.
Evet hayat yeterince tatsız, toplumda umutsuzluk hakim ama sosyal medyanın bizi götürdüğü yer de tam olarak tükenmişlik! Üzerimize boca edilen bir gündem var, çok da gereksiz. Aslında bizi hiç ilgilendirmiyor. Ama takip etmezsen yetersizlik duygusu sarıyor bünyeyi. Neden herkesle aynı anda her şeyi izlemek zorundayız, oturduğu yerden ahkam kesen insanla muhatap olmak zorundayız, herkesin gösterme ve görünme yarışına alet olmak zorundayız, neden? İşin kötüsü, Hazar Ergüçlü’nün söylediklerine öyle yorumlar yapmışlar ki… O kadar düşünmeyen, ne denilmek istendiğine kafa bile yormayan tipler var ki, işte bu vasatlık, bu tipoloji tüketiyor insanı en çok da! Seversin sevmezsin önemli değil, kadın ne diyor bir dinlesene güzel kardeşim! Toplumu esir alan bir şeyden bahsediyor, biraz düşünsene. Yok ama; ben laf sokayım, zehrimi akıtayım, iki espri yapıp bozayım onu derdinde herkes. İşte o yüzden tükeniyoruz. Demek istediğin karşı tarafa ulaşmıyor bir türlü. Derinlemesine konuşamıyorsun, anlatamıyorsun derdini. Gerçek iletişim yok! Belki de biraz kendimiz için yaşamaya dönmemiz lazım… Hobilerimize. Dostluklarımıza. Ufak mutluluklarımıza. İçimize. Olduğumuz kadarıyla mutlu olmaya bakalım. Akşam yorgun argın, tükenmiş şekilde uykuya dalmaktan yorulmadık mı?
Fatma Nur Öğretmen’in ardından…
“Anneler şu an iyi öğretmen arayışındalar. Bilseler ki öğretmenler de iyi anne arayışında! Çünkü annenin eğitemediğini eğitmek çok zor.” Lise öğrencisi tarafından bıçaklanarak öldürülen biyoloji öğretmeni Fatma Nur Çelik’in ardından suça sürüklenen çocuklar, suç batağına saplanan çocuklar, cezasızlık konuşuluyor ya hani… Rastladığım şu tespit gibi tespit, beni çok etkiledi. Eğitim şart, anne baba ehliyeti şart, adalette düzenleme şart. Topyekûn bir mücadele şart yani.
Büyük buluşma 15’inci yılda da gerçekleşmiş… Meşhur leylek Yaren yine gelmiş, dostu Adem Amca’nın kayığına konmuş! “Merak edenlere, soranlara, bir kuşla baharı bekleyenlere müjdeler olsun” diye haber veriyorlar sosyal medyadan. Bir nevi baharın müjdecisi, dostluğun simgesi oldu bu leylek. “Siz kavuştunuz biz ısındık” diyen, “Yaren gibi yâri olmalı insanın” diyerek olayı malum yerlere bağlayanlar, “Leylek bile çoğu insandan daha vefalı” diye göndermeler yapanlar, ne ararsanız var. Bu ikilinin buluşmasına bizi bu kadar bağlayan şey ne diye düşünüyorsun ister istemez… Değer vermenin, sevginin, vefanın, hatırlı olmanın iyice unutulduğu günümüze bir mesaj belki de. Herkesin duygulanması, aslında bu duygunun ölmediğini görmekten belki de. O yüzden bu kavuşma bu kadar özel, bu kadar güzel. G G G Öte yandan, hayatın beni getirdiği şu noktada gerçekçi olmak ve sizi uyarmak zorundayım: Bu hayvanlar alemi bize kafayı yedirtecek en sonunda! Başını alıp bilinmeze giden penguen, gölün ortasında ağlayan su samuru, Japonya’daki minik maymun Punch derken travmalarımıza travma ekleniyor. Neden? Çünkü aslında konuşamadığımız, tartışamadığımız her şeyi bu hayvanlar üzerinden ortaya döküyor, onlar üzerinden çıkarım yapıyor, kitlesel bir duygudaşlık yaratıyoruz. Ama bunun sonu iyi değil… Ayaklarımız yere basmalı biraz. Başıma bir şey gelmeyecekse şayet, sormak istiyorum: Bu leyleğin Yaren olduğunu nereden biliyoruz? Her yıl, hemen hemen aynı zamanda, aynı kişiyle buluşan bir leylek olabilir mi ya?!! Balık verilen herhangi bir leylek gelip konamaz mı o kayığa? Bakın herkes duygularımızla oynuyor, bu leylek familyası da oynamasın diye ben sizi dostça uyarıyorum.
NOT: Ee biz de hayal gücümüzü, inancımızı, güvenimizi bir günde kaybetmedik sayın okur, hayat bizi bu hale getirdi! Anladınız siz onu…
ALLAH BİZİ DE GÜLDÜRSÜN İNŞALLAH!
Sezen Aksu Bursa’da bir veteriner ile ilişkisi olduğu iddialarını yalanlamış. Sağolsun kendisi, bir ilişkisi olduğunu bu sayede öğrenmiş oldum ama yalanladığı için de hevesim kursağımda kaldı. Avukatı bu ilişki iddialarının ‘uydurmasyon ve dedikodu’ olduğunu belirtmiş… Müvekkilinin, haberi yapanlara ‘Allah da sizi güldürsün’ temennisini iletmiş; insanlara hiç yoktan gülümseme fırsatı verdikleri için! “Herkese neşesi bol, ümidi daim, gerçek gündemler” dilemeyi de unutmamış. Temennisi çok yerinde ama kusura bakmasın Minik Serçe; gerçek gündemlere giremediğimiz için, girdik diyelim çıkamadığımız için, artık o gündemlerin içinde boğulduğumuz için, az biraz nefes almaya ihtiyacımız olduğu için aşk falan konuşmak durumunda kalıyoruz. Ayrıca teessüf ederim; aşk başlı başına bir gündem değil mi? Bence gündemlerin en gerçeği, en güzeli, en gereklisi. Hem ‘Allah da onları güldürsün’ dediğine göre, aşk güldüren/gülümseten bir şey! Böyle olduğunun kanlı canlı kanıtı da var: Mahir Günşiray! Usta oyuncu bir TV programına katıldı geçenlerde; “Aşık mısın?” sorusuna da gözlerinin içi gülerek, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle “Evet” diye yanıt verdi. Malum, bir süredir meslektaşı Hatice Aslan’la birlikte… Heyecanı ve mutluluğu ekrandan öyle bir taştı ki Günşiray’ın; uzun zamandır yüzümüzü bu kadar gülümseten bir an izlememiştik herhalde. Sonra anlattı; Hatice Aslan’la Ankara Devlet Konservatuvarı’nda 4 sene birlikte okumuşlar ama 40 sene hiç görüşmemişler. WhatsApp grubunda yazışmışlar hep. O yazışmalarda hep ne kadar uyumlu olduklarını fark etmişler. Bir gün sınıf arkadaşlarını tekneye davet edince, Hatice Aslan kabul etmiş ve olanlar olmuş. Sosyal medyada herkes “Demek ki neymiş, çağrıldığımız yere gidecekmişiz” gibi çıkarımlar yapıyor, o kadar pozitif şeyler paylaşıyor ki bu ilişkiye dair… Sezen’in dediği gibi, insanlara hiç yoktan gülümseme fırsatı verdiler. Aşk için hiçbir zaman geç değilmiş, onu gösterdiler. Hatice Aslan ve Mahir Günşiray, bize pozitifi bastınız ya, Allah da sizi güldürsün madem.
RAMAZAN PİDESİNİ KİM GÖNDERDİ?
Kimi çok sevdi, kimi nefret etti: ‘Hamnet’ filmi seyirciyi tam anlamıyla ikiye böldü. Evlat acısını ve yası anlatan bu filmi ‘2026’nın ‘Babam ve Oğlum’udur’ diye lanse edenlerle… “Hamnet izleyip ağlayanlara hiç anlam veremedim, hiç mi ‘Babam ve Oğlum’ izlemediniz” diyenler karşı karşıya gelmiş Oscar gecesini bekliyor! Zira hiçbir ödül töreninden eli boş dönmeyen film, 8 dalda Oscar adayı. Ben de tüm bu tartışmaların gölgesinde izledim filmi ve şunu söyleyebilirim: Film değil, onda ne gördüğünüz önemli! Evet zor bir film, herkesin seveceği bir tür değil. Karanlık, kasvetli, epey sanatsal ancak hikayenin sonu çok etkileyici. ‘Hamnet’ Kuzey İrlandalı Maggie O’Farrell’in 40 dile çevrilen, ABD ve İngiltere’de 2 milyon satan aynı adlı romanından uyarlanan duygusal bir biyografi. ‘Hamlet’ adlı ünlü oyunun, asıl olarak kayıp evladın acı hatırası için yazıldığı tezini ortaya koyuyor. William Shakespeare’in ikisi ikiz, üç çocuğu var ve Hamnet 11 yaşında vebadan ölüyor. 6. yüzyıl İngilteresi’nde geçen hikaye de; William (Paul Mescal) ve eşi Agnes’ın (Jessie Buckley) oğulları Hamnet’in vefatının ardından yaşadıkları yas sürecine odaklanıyor.
Büyük kayıbın ardından, karı koca arasında çatlak meydana geliyor, acılı anne kendini yalnız hissediyor, kocasına öfke duymaya başlıyor. Will ise, ‘Hamlet’ adında bir oyun sahneleyerek acılarıyla yüzleşmeyi tercih ediyor. O meşhur repliği ‘olmak ya da olmamak’ı gece vakti, acı ve vicdan azabıyla, Thames Nehri’nin sularına karşı ‘yaşamak ya da yaşamamak’ olarak haykırıyor. Herkesin acısını ve yasını başka şekillerde yaşadığını ifade eden film; “Acı kaybolmaz biçim değiştirir; yazıya, şarkıya, sahneye sızar. Yaşamaya devam etmenin yolu budur bazen” mesajı veriyor. Film bittiğinde susuyorsun, dengeni bulmaya çalışıyorsun resmen. Sevginin doğasını ve kaybetmenin acısını en tiyatral, en ağdalı şekilde izletiyor size. Filme dair beğeniler tartışmalı olsa da, şurası net: Jessie Buckley, Oscar’da en iyi kadın oyuncu ödülünü kapar! Önceki akşam BAFTA’da aynı ödülü alması da bunun göstergesi. Son zamanlarda izlediğim en iyi kadın performansıydı.
BERLİN FATİHLERİ SİNEMALARDA
Bir tarafta her masada tartışılan Masumiyet Müzesi… Bir tarafta geri sayımına başlanan Oscar ödül töreni… Bir tarafta Emily Bronte’nin kült romanlarından ‘Uğultulu Tepeler’in vizyona girmesi ve edebiyat severlerin mutluluğu… Diğer yanda da 76’ncı Berlin Film Festivali’nde ödül kazanan Türk filmleri! Herhalde hiç bu kadar kültür sanatla dolu bir hafta yaşamamıştık. Şu an herkes Berlin’de ödülleri alan iki Türk filminin vizyon tarihini merakla bekliyor. O zaman gelsin hatırlatma: Emin Alper’in yönettiği ‘Gümüş Ayı’ ödüllü ‘Kurtuluş’ 6 Mart’ta.. İlker Çatak’ın yönettiği, büyük ödül ‘Altın Ayı’yı kazanan ‘Sarı Zarflar’ ise 27 Mart’ta vizyonda olacak. Belki de sinema salonları uzun zaman sonra ilk kez bu kadar dolacak. İzleyenlerle bu köşede buluşalım.
HEM KÖPEK HEM SAHİBİ YESİN!
Malum dava sonuçlandı: Metin Akpınar kabul etmediği kızına 6 milyon TL tazminat ödeyecek! Hikayeyi biliyorsunuzdur… Usta oyuncu Metin Akpınar’ın 1988 yılında dünyaya gelen ikiz kızları varmış. Kendisi yıllar sonra öğrenmiş ama babalık yapmayı istememiş. Kızı Duygu Nebioğlu’nun açtığı babalık davası 2023’te karara bağlanınca da tüm Türkiye olayı öğrendi. 35 yıl önce yaşanan tek gecelik ilişkiden doğan ikiz kızları anneleri terk ediyor, kızlar yetiştirme yurdunda büyüyor, bir aile tarafından evlatlık alınıp büyütülüyorlar, sonra dayılarından babalarının kim olduğunu öğreniyorlar, yıllar sonra bir tanesi babayla tanışıyor ama baba ‘hep bu anı bekliyormuş gibi’ kızı sarıp sarmalamadığı için gidip babalık davası açıyor. Olayın özeti bu.
Daha önce yazmıştım; tekrar yazıyorum ve aynı yerdeyim: Çocukların yaşadıkları hiç kolay değil, adil de değil, tamam. Ama seni istemeyen bir babaya mahkeme kararıyla sahip olsan ne olur, olmasan ne olur? Ya da şöyle sorayım: Bir adam; tek gecelik ilişkinin ardından, kendisine hiç sorulmadan doğurulan bir çocuğu bağrına basmak ve ona babalık yapmak zorunda mıdır? 81 yaşındayken kızları olduğunu öğrenmek, hormonal olarak baba hissetmeyi sağlar mı mesela? Dahası adil mi bu? 62 yıldır evli bu adam! Çocuk yapmamış, belki çocukları olamamış, bilemeyiz ama böyle bir özlemi, isteği yok belli ki. Zamanında bir kaçamak yapmış, o da onun ve karısının meselesidir, kimseyi ilgilendirmez. Sonra yıllar geçiyor, bir çocuk diyor ki “Ben senin kızınım!” Belki adamın haberi yoktur diye anlatmak istemiştir kızı, bu da normal… Ama seni anında nüfusuna geçirmemiş bir babaya ısrarla sahip olmayı anlamıyorum. Zorla babalık nasıl olacak? Hiç suçlamadan soruyorum; bunun sebebi gelecek güvencesi değilse ne?!
O gün böyle yazmıştım, şimdi ne oldu peki? Nebioğlu, babalık sorumluluğunu yerine getirmediği için Akpınar’a açtığı tazminat davasından 6 milyon TL kazandı. Kazandığı ‘zafer’den sonra da şöyle dedi: “Yıllardır yaşadığım o üzüntü ve çocukluk yaralarıma sahip çıkma arzusundan ötürü bu davayı açtık. Adalet yerini buldu.” Adalet yerini buldu mu sahiden? Çocukluk yaraların 6 milyon TL’ye kapandı mı? Süper valla! Neymiş, bu parayla önce zekatını verecekmiş, evi yokmuş, bir köy hayatı düzeni kuracakmış, bir araba alacakmış, hayvanlara ve kimsesiz çocuklara yardım eli uzatacakmış. 6 milyon TL’ye bunların hepsini zaten yapamazsın da, insan sormak istiyor: Bu muydu yani senin özlemini çektiğin babalık? Yasal olarak bir adam, çocuğuna bakmak, masraflarını karşılamak zorunda elbette ama bir gecelik ilişkinin sonrasında ‘sürpriz çocuk’ doğuranların hiç mi günahı yok? Hem bir adamın haberi olmadan onun çocuklarını doğuracaksın, hem onları ortalıkta bırakacaksın, onlar da yıllar sonra ‘baba biz geldik’ diyecek! Bence Duygu Hanım, annesine dava açmalıydı! ‘Hakkım var mı acaba?’ demeden herkes “hakkını” arıyor ya, işte buna deliriyorum. Neyse, 6 milyon TL’yi güle güle ye... Baba acısını dindirir umarım.
MAYMUN PUNCH'IN DRAMI VE BİZ
Önce Yaren Leylek’e taktık milletçe, hikayeler türettik.. Ardından, başını alıp bilinmeze giden penguene dertlendik. Geçen gün gölün ortasında ağlayan üzgün su samurunu da unutmayalım. Şimdi ise Japonya’daki minik maymun Punch ile travmalarımıza yeni travma ekliyoruz. Dalga geçmiyorum, insanın içine işliyor Punch’ın yalnızlığı. Annesi onu istemediği için, hayvanat bahçesi görevlileri Punch’a bir peluş maymun vermiş, günlerdir onunla oynuyor. Sonra arkadaşlar ediniyor, onlar da pataklayınca hayata küstüğü haberi geliyor. Biz de onunla birlikte heder oluyoruz. Çünkü Punch, çocukluğunda sarılma nedir bilmeyen herkese yarasını hatırlattı. Bazılarımızın yanlış insanlara sarılması da bu yüzden değil mi zaten? Yemin ediyorum bu hayvanlar alemi bitirecek bizi!
PUNCH'IN ANNESİ
Yeni bir Ramazan’a daha girmiş bulunuyoruz… Ben oruç tutabilen birisi değilim ama Ramazan ritüellerini severim, birlikte oturulan iftar sofralarını önemserim. O iftar sofrasının huzurundan ve keyfinden nasiplenmek isterim, iyi gelir bana. Ülkenin genelinde de orucunu tutana, iftar sofrasına saygı esastır. Aklını kaybetmediysen, aklından zorun yoksa şayet; böyledir. Oruç tutan da başkasının yediğine içtiğine karışmayacak elbette. Başkasının yediğiyle içtiğiyle ilgilenmeyecek, kendi orucuna bakacak. Bu kadar basit aslında. Bu sessiz kurallara uyulduğunda hayat kolaylaşıyor, huzurlu oluyor; uyulmadığında da kavgalar tartışmalar başlıyor maalesef, hayat yorucu oluyor. İşte bu nedenle… Ramazan dolayısıyla ülkedeki ‘malum’ ve ‘klasik’ tartışmalar tedavüle sokulmadan; eskiden bir yerlerde okuduğum çok çok beğendiğim bir temenniyi buraya yazmak istedim: “Başkasının oruç tutup tutmamasıyla ilgilenmeyen, kendi ibadetine bakan, silah zoruyla aç kalıyormuş gibi davranmayan, orucun anlamını bilen, kendini elaleme karşı değil sadece Allah’a karşı sorumlu hisseden, işi gösterişe çevirmeyen herkese hayırlı ramazanlar. Orucunuz kabul olsun.” Hislerim tam olarak budur, buraya da not düşmek istedim.
RESMİ GÜLLAÇ AYI DİYEBİLİR MİYİZ?
Dedim ya, ben oruç tutmuyorum ama zaman zaman iftar davetlerine katılıyorum. En sevdiğim de şunlar:
Hurmayla yemeğe başlamak...
Yemekte sürekli çay içmek. Sormadan otomatik olarak bardağın doldurulması şahane hareket!
Pideye kayıtsız kalamamak ve yemekten sonra bile ağzına atmak; doyamamak.
İlle de güllaç! Başka zaman aklımıza bile gelmeyen bir tatlının iftar sofrasının yıldızı olması çok enteresan değil mi?
Önce Grammy’ler, ardından Super Bowl… Sanatçıların bu gösterilerdeki mesajları, “sanatçı ve politik duruş” tartışmasını yeniden tedavüle soktu malum. Bu yıl 68’incisi düzenlenen Grammy Ödülleri’nde; ‘Wildflower’ ile ‘Yılın Şarkısı’ ödülünü kazanan Billie Eilish, sahnede ABD’nin göçmen politikalarına tepki gösterince geceye damgasını vurdu. Aynı törende ‘Yılın Albümü’ ödülü de ilk kez tamamı İspanyolca olan bir albüme verildi.
Ödülün sahibi rapçi Bad Bunny de, Trump yönetiminin göçmen politikasını eleştirenlerden biri. Bad Bunny, bu törenin hemen ardından Super Bowl’da tarihi bir performansa imza attı. Porto Riko’nun kimliğini, direnişini ve gururunu dünyanın en büyük sahnesine taşıyan sanatçı, gösteride göçmen politikalarına karşı mesajlar verdi. ABD Başkanı Trump’ı çıldırttı! Tabii bu çıkışlar, dünyada olduğu kadar Türkiye’deki müzik çevreleri tarafından da coşkuyla alkışlandı ve takdir edildi. Ama madalyonun öbür yüzü de var… Müziğine ve duruşuna çok hayran olduğum Ceylan Ertem gösterdi o ‘diğer’ yüzü. Geçen gün rastladım sosyal medyadaki paylaşımına ve tartıştığı şeyi sevdim. Konuşmaya değer bir konu olduğu için buraya da aktarmak istedim.
MESELE KİMİN MUHALİF OLDUĞU MU?
Ceylan Ertem çektiği videoda şunları söylüyor: “Bad Bunny ve Billie Eilish sahnede konuştuklarında, dünyaya dair bir söz söylediklerinde alkış kıyamet. ‘Ne kadar cesur, sanatçı dediğin böyle olur’ demeler. Ben de dahil hepimiz böyle söyledik. Çünkü küresel poptan, rocktan, folktan gelen bir politik duruş bize hep cool gelmiştir. Uzaktadır yani, risksizdir, bedelsizdir ama bu alkış biraz da bilgisizdir. Oysa müzik tarihine baktığımızda bu yeni bir şey değil…
Rage Against the Machine’den Pink Floyd’a, Bob Dylan’dan Björk’e, PJ Harvey’den Nina Simone’a say say bitmez bu isimler. Yıllardır müziklerini ve sahnedeki duruşlarını bir itiraz, bir hafıza ve toplumsal sorumluluk alanı olarak kullanmışlardır. Son birkaç haftadır Türkiye’de birçok müzik dinleyicisinin bu muhalif çıkışları coşkuyla alkışladığını görüyorum. Çok seviniyorum açıkçası, ne kadar şahane bir şey bu. Ama bu topraklarda yıllardır politik bir duruş, muhalif bir söz, toplumsal bir hassasiyetle müzik yapanlar linçlendiler, ‘bölücü’ denildi onlara, ‘Sen sadece şarkını söyle, çok konuşma’ denildi. Susturulmak istendiler, ülkeden sürüldüler. ‘Bu da bunlardan prim kazanmaya çalışıyor’ denildi, ‘Hayvan hakları, doğa hakları, içimiz şişti senden’ denildi, ‘Güvenli sulardan ayrılma kardeşim’ denildi. Demek ki mesele aslında muhalif olmak, gerçekleri haykırmak değil; mesele kimin muhalif olduğu, kimin nerede konuştuğu!! Bu da üzücü tabii. Müzik bir vicdan meselesidir, bazen taraf tutar, hatırlatır, rahatsız eder, hesap sorar, ağıt yakar. İliştirmek istedim bu sözleri sayfama. Yıl 2026, kenarda dursun…”
Son yıllarda ev sahipleri ve kiracılar arasındaki anlaşmazlıkları, tahliye haberlerini çok sık duyuyoruz, gazetelerde de sık sık okuyoruz… Kimine hak veriyoruz, kimini anlamakta zorlanıyoruz ama insan yaşamadan, bu hikâyelerin gerçek ağırlığını tam olarak hissedemiyor. Ben de uzun yıllardır severek yaşadığım bir evde, geleceğe dair planlarımı kurarak hayatımı sürdürüyordum. Sosyal hayatım, iş düzenim, spor alışkanlıklarım, günlük ritmim… Hepsi o evin etrafında şekillenmişti. Bir gün ansızın gelen bir telefonla bu düzenin değişebileceğini öğrendim: Ev sahibi evi satmak istiyordu ve çıkmamı teklif ediyordu. İşte o an, Türkiye’de emlak ilişkilerinin ne kadar çarpık bir zeminde ilerlediğini daha net anladım. İnsanlar hayatlarını planlıyor; çocuklarının okulu, işine ulaşımı, çevresi, alışkanlıkları… Ama bir gün, bu düzen başkasının kararıyla bozulabiliyor. O zaman kendime şunu sordum: Madem bu evden ayrılmak zorundayım, bu evi ben alabilir miyim acaba? Ya da bir ev alabilir miyim? Artık kirada sürünmekten kurtulabilir miyim? Bu düşünceyle bankaların yolunu tuttum, kredilere baktım.
Karşıma çıkan tablo, ikinci büyük gerçeği gösterdi: Ev sahibi olmak her geçen gün daha zor, kredi koşulları çok ağır, oranlar fazlasıyla yüksek. Tefecilerin eline düşmüş kadar olursunuz, durum o kadar vahim! İnsanın morali bozuluyor, umutları zayıflıyor haliyle… Tam da böyle bir araştırma içindeyken, bir arkadaşım bana farklı bir modelden bahsetti. Emlak Katılım Bankası’nın yürüttüğü bir sistemdi bu. Mantığı aslında çok tanıdık; altın günü geleneği gibi! Bu modelde insanlar bir havuzda toplanıyor, herkes bütçesi oranında para koyuyor sisteme; devlet güvencesi sağlanıyor, o birikim de sırası gelen kişi için büyük bir imkâna dönüşüyor. İnsanlar faiz yükü olmadan (sadece cüzi miktarda bir katılım payı ödeniyor) ev ya da araba sahibi olabiliyor. Açıkçası ilk duyduğumda anlamadım ama detayları gördükçe içimde bir umut filizlendi. Bu deneyimin bana öğrettiği en önemli şey de şu oldu: Hayatın zorlaştığı anlarda yeni yollar, yeni enstrümanlar, yeni fikirlerin olabileceğine her zaman inanmak gerekiyor. Bazen onları görmek için umudu diri tutmak gerekiyor. Bugün Türkiye’de pek çok insan ev sahibi olmanın hayalini kuruyor. Bu hayalin zorlaştığı doğru ama imkânsız olmadığını hatırlatan modellerin ortaya çıkması da bir o kadar önemli.
İKİ KADIN, İKİ CEVAP, İKİ VİCDAN
Epstein belgelerinde adı geçenler, konu konuşulmasın diye müthiş bir çaba içinde ama dünya kamuoyu bu meseleye ilgisini kaybetmiyor. Nasıl etsin ki? Zenginler liginden siyaset dünyasına hatta kraliyet ailelerine kadar herkes bu kirli düzenin içinde! O yüzden de şu an ‘Jeffrey Epstein-Korkunç Zengin’ belgeseli en çok izlenenlerde ilk sırada. Bu arada belgelerde adı geçen herkes çok gergin. Mesela ABD Başkanı Donald Trump ve eşi First Lady Melania Trump, Epstein skandalıyla ilgili sorulara sert tepkileriyle gündemde. Karı koca soru sormak isteyen muhabirleri kızarak ve basın toplantısından atarak tepkilerini gösteriyor. Hatta Melanie Trump, bu konuda soru sormak isteyen bir muhabiri, “Bu konunun yeri değil” diyerek tersledi. O sırada ‘tam da yeri’ diyerek konuşan biri vardı: Teknoloji milyarderi Bill Gates’ten Epstein bağlantısı nedeniyle 2021’de boşanan Melinda French Gates, bir podcast yayınında içinden geçenleri korkusuzca anlattı.
Herkesi bu konuda hesap vermeye çağıran Melinda Gates, şöyle demiş: “Öncelikle iki kız annesi olarak Epstein mağduru olmuş tüm genç kadınlar adına çok üzgünüm. Bu detaylar ne zaman gündeme gelse üzüntüm katlanıyor. Çünkü yayınlar, evliliğimdeki çok acı dolu zamanların anılarını geri getiriyor. Tek tesellim bu pislikten kurtulmuş olmak! Cevapları eşim dahil belgelerde yer alanlar vermeli. Hiçbir genç kız bu durumlara düşürülmemeli…” İşte empati yapabilen, duyarlı bir kadın. Boşanmasından da belli, üzerini kapatıp hayatına devam etmemiş. Konuyla alakası olmamasına rağmen üzüntüsünü dile getirebiliyor. Biri acımasızca eleştiriyor, diğeri soru soranları susturuyor. Evet biri belgelerde adı geçen şahsın hâlâ eşi ve o da ülkenin lideri ama bir kadın olarak yine de konuşmalı. Bu öyle bir mesele ki, vicdanı olan herkesin korkusuzca konuşması, meselenin üzerine gitmesi, sorumluluk hissetmesi gerekiyor. Ama önceki yazımda yazdığım gibi; bu kirli düzen böyle sürüp gitsin diye uğraşılıyor maalesef.
