Şirin Sever

04 Ekim 2026, Pazar 07:00

Kimler mutsuz ve umutsuz?

Bir tarafta fon krizi… Bir koyup beş alanlar, doymayan insanlar, acayip acayip paralar. Ve elbette onları gözümüze sokanlar. Bir tarafta aşırı fakirlik, mesela sırt çantası iplikle dikilmiş halde okula yollanan çocuklar. Bir tarafta yine, yeniden bir maden faciası; babasız kalan küçükler.. Yüreğinin sıkışmasına yetiyor da artıyor her biri. Her sabah başka bir komediye, başka bir zihni sinir açıklamaya uyanmak… Yoruyor artık! Memlekette sevinilecek hiç bir şey yok sanki. Ufak tefek mutuluklarla günü kurtarmaya çalışıyoruz kendimizce, sahte mutluluklar yaratıyoruz kendimize. Sabahları amaçsız uyanıyorsun resmen. Hatta uyanmak istemiyorsun. Bugün de kazasız belasız bitti diye uykuya dalıyorsun resmen. Yataktan kalkınca ne yapacağını bilemiyorsun, bilsen de yapmak istemiyorsun. Ruh gibi dolaşıp, ruh gibi yaşıyorsun. Depresyon desen depresyon değil, hastalık desen o da değil. Herkese yabancılaşmış, motivasyonunu kaybetmiş bir hal. Ortamlara akıyorsun, tatillere gidiyorsun, sosyal hayata karışıyorsun belki ama zevk almıyorsun, hiçbir mana bulamıyorsun.

İşte son zamanlardaki ben! Ama biliyorum ki, yalnız değilim. Öyle çok insan bu şekil yaşıyor ki, kimle konuşsam benzer halde. Sonra geçen gün; ‘Ben bunu hatırladım’ dedim kendi kendime. Daha önce de olmuştu bu saçma hal. ‘Languishing’ sendromu yaşıyorum yine! Durgunluk, tatsızlık anlamına gelen bir kelime bu. Tam da bu işte; saçma bir ‘tatsızlık’ var üzerimde yine. Pandemiden sonra üzerimize yapışmıştı bu hal. Pandeminin psikolojik mirasıydı bu hevessizlik, heyecansızlık, hayata dair bıkkınlık. Çok uzun süre belirsizliğe maruz kalmaktan kaynaklanan bir durummuş uzmanlara göre. Bence hâlâ bizden gitmedi bu hal; yerleşti resmen. Japonların ‘İkegai’ dedikleri kavramı konuşuyorduk ya hani bir süre önce; sabah kalkmak için bir amacının olmasını. İşte biz bu yaşam sebebini kaybettik sanırım. Olayın özeti bu! Bu ülkede o kadar çok şey yaşıyoruz ki, sıra bize gelmiyor bir türlü. Sosyal medya da beynimizi çürütüyor bence; onun da büyük payı var. Sürekli başkalarının hayatlarına maruz kalıyoruz, başkalarını izliyoruz. Ne almışlar, nereye gitmişler, ne demişler… İyice uzaklaşıyorsun kendinden. Eline bir kitap dahi alıp okuyamıyorsun. Hobilerin yok; paran yok, keyfin yok. Gerçekten büyük bir çıkmaz. Peki ne yapacağız?

ESKİ GÜNLERİNE DÖN DE BİR BAK!

Evet ne yapacağız böyle? Döndüm, daha önce de yaşadığımız bu ‘Languishing’ sendromundan nasıl kurtulacağımıza baktım. Uzmanlar şunları öneriyor: ÊÊ İlk olarak eski keyifli günleri referans alın, onları taklit edin. Yani diyor ki; eskiden keyif aldığın şeyleri yapmaya zorla kendini. ÊÊ İkincisi, bıkkın ve hevessiz olsan bile başka insanlarla temasta ol. Mutlaka başkalarına zaman ayır ve bunun için zorla kendini. Yani içine kapanma. Sana iyi gelecek, seni besleyecek insanlarla görüş, konuş. Birine yardım et, birinin derdine ilaç ol, birileriyle kaynaş mesela. ÊÊ Üçüncüsü, bölünmemiş ve tek bir şeyle uğraştığın zamanlar yarat. Çünkü sosyal medya yüzünden dikkatimiz bölündü, odağımız dağıldı, toparlanamıyoruz. Özetle diyor ki uzmanlar; bir şeylere konsantre olma zamanı. Hobiler bul kendine, kitaplara dön, spora git, dikkatini ver bir işe. G G G Şahane öneriler bunlar, hepsi de çok yerinde. İyi de, işte tam da bunları yapmak için halim yok benim. Nasıl yapacağız onu da söyleseler keşke!

JETON KARŞILIĞI KİTAP OKUMA MI?

İşte bugünkü ‘dertli’ köşeye uygun bir haber daha… Okuyanlar, okumayanlara anlatsın: Singapur hükümeti, dijital çağın ekran bağımlılığı ve kötü haber sarmalı ‘doomscrollinng’ ile mücadele için bir yol bulmuş. Geçen gazetede okudum; Ulusal Kütüphane Kurulu’nun hayata geçirdiği proje kapsamında vatandaşlara her gün en az 15 dakika kitap okuması karşılığında dijital jetonlar verilecekmiş. Eleştirel düşünceyi ve hayal gücünü canlı tutmayı hedefleyen proje kapsamında okurlar, her 15 dakikalık seans için 20 sanal jeton kazanıyor. Sistemde biriken 100 jeton ise 1 Singapur doları olarak nakde çevirebiliyor. Çaba çabadır. Peki bizde olsa? Nerden bileceksin o sayfalar okundu mu? O 15 dakikalık seansta kitap okumak dışında her nane dönerdi, buna yemi

01 Ekim 2026, Perşembe 07:00

Icardi’nin seçim özgürlüğü...

En baştan söyleyeyim; bu direkt futbolla ilgili bir yazı değil. Ama yazıya sebep olan kişi ünlü bir futbolcu. Yaz transfer döneminde takımsız kalan Mauro Icardi’nin şöyle bir demecini gördüm: “İşsizliği, başarısızlıkla karıştırıyorlar. Ben buna, hayatı garantiye almak diyorum. Sözleşmesiz olmayı seçeneksiz kalmakla karıştırıyorlar. Ben buna seçim özgürlüğü diyorum…” Bence müthiş! Bir insan çalışmadığında hemen “düştü” diyoruz. Bir süre sahneden çekildiğinde “bitti” diyoruz. İş gelmediğinde “başarısız” ilan ediyoruz. Oysa bazen insanın hayatındaki en doğru hareket, bir süre hiçbir şey yapmamak olabilir. Hele ki bugüne kadar kendini çok kere kanıtlamışsa! Elbette durumu acil olandan, ihtiyacı olandan bahsetmiyorum. Hayatta belli seviyeye ulaşmış olanlar için geçerli bu söylediklerim. Icardi’nin söylediği, futbolun çok ötesinde bir şey aslında… Hepimizin içine yerleşmiş o telaşa itiraz ediyor: “Hemen bir şey yapmalıyım…” Neden her boşluk doldurulmak zorunda? Neden her mola başarısızlık gibi algılanıyor? Neden bir insanın işsiz kalması, değersiz kalması anlamına geliyor? Bazen tam tersidir. Mola, insanın kendi değerini başkalarının ona verdiği iş üzerinden ölçmeyi bırakmasıdır. Bir de şu var: Hayatta bazı şeyler kovalayarak değil, bekleyerek elde edilir. Bir oyuncu düşünün. Her takıma gitmek zorunda değil. Her teklifi kabul etmek zorunda değil. Biraz bekleyebilir. Çünkü bazen sizin değeriniz, ne kadar çok çalıştığınızla değil, neyi kabul etmediğinizle de ortaya çıkar. Üstelik beklemek kolay değildir. Herkes koşarken durabilmek ciddi bir özgüven ve cesaret ister. Belki de bizim başarı tanımımızı biraz değiştirmemiz gerekiyor. Başarı sadece çok çalışmak, çok kazanmak, sürekli görünür olmak değil. Bazen başarı; “Ben kim olduğumu biliyorum. Bana uygun olan gelene kadar bekleyebilirim” diyebilmektir. Icardi’nin “Zamanımın sahibi olmak, geleceğimi güvence altına almak için çalıştım. Çalışmayı bıraksam da hayatım aynı şekilde devam eder” sözünü de bu yüzden sevdim. Çünkü hayatın bir yerinde insanın ulaşması gereken asıl konfor belki de budur: Çalışmadığın zaman bile kendini değerli hissedebilmek. Sözün özü; Hani insanlara sürekli “Ne yapıyorsun?” diye soruyoruz ya… Belki biraz da “Ne zaman duruyorsun?” diye sormalıyız. Çünkü çalışmak kadar çalışmaya ihtiyaç duymayacak bir hayat kurmak da bir başarıdır.

O NE DEDİ, HERKES NE ANLADI?

Peki Icardi’nin bu sözleri üzerine nasıl yorumlar yapılmış merak ediyor musunuz? Ben ettim baktım; aynen şöyle: 

Başarısızlığıma bahane üretirken ben... 

İŞKUR’dan işsizlik maaşı alırken bizim rollenme... 

‘Zenginin derdi, asgari ücretliyi gerdi’ diyor yani... 

Ben buna pasif gelir diyorum. 

‘Parayı koydum, yol aldım’ demiş kısaca. 

27 Eylül 2026, Pazar 07:00

Contemporary İstanbul’dan hafızamızda yer edenler…

İstanbul’un sanat mevsimi başladı… Sergiler, etkinlikler, konserler, festivaller derken; şehir en yoğun zamanını yaşıyor. Ve bu tatlı yoğunluk İstanbul’a gerçekten çok yakışıyor. Contemporary İstanbul (CI) ise bu sanat etkinliklerinin zirvesi. 2006 yılında yola çıktığından bu yana, Türkiye’nin sanat ortamına yön veren CI; koleksiyonerleri, sanat meraklılarını sanatçı ve eserlerle buluşturuyor. Bu yıl 21’inci kez kapılarını açan fuar; 16 ülkeden 70 galeriyi ağırladı. CI, Tersane İstanbul’a taşındığından bu yana çileli bir yolculuk halini alsa da, mutlaka gitmeye çalışıyorum. Henüz bir koleksiyoner değilim, inşallah bir gün olurum ama yeni eserleri, yeni sanatçıları görmeyi, sanat ortamlarında neler konuşuluyor öğrenmeyi ve o sanatla dolu heyecanı yaşamayı asla ihmal etmiyorum. Gerçekten insan ruhunu besleyen bir enerji. Bu sene ise Avantgarde Collection’ın daveti ile bu sanat yolculuğu bambaşka bir seviyeye ulaştı. Bebek’ten kalkan bir teknede, Avantgarde Culinary Experience’ın eşsiz lezzetlerini tadarak Tersane İstanbul’a ulaşmak hayatımıza resmen renk kattı. İstanbul, Bodrum ve Kapadokya’daki otelleriyle farklı konaklama deneyimleri geliştiren, bulunduğu coğrafyanın karakterinden beslenen bir otelcilik anlayışı sunan Avantgarde Collection; sanata verdiği destekle de dikkat çekiyor. Bu desteği yalnızca eser ve sergi çalışmalarıyla sınırlamayan, sanatın farklı deneyim alanlarıyla buluşmasını da önemseyen marka; Contemporary İstanbul’un 21. edisyonunda 12. kez yer alarak bu alandaki uzun soluklu yaklaşımını da gösteriyor. Avantgarde Collection bu yıl ‘Beşinci Unsur’ temasıyla CI’da. Doğa insan arasındaki ilişkiyi toprak, su, hava ve ateşin dönüşüm gücü üzerinden ele alan sergi, Ecem Naz Çakır küratörlüğünde hazırlandı. Sergi, beşinci unsur olarak tanımlanan görünmeyen bağı, farklı disiplinlerden sanatçıların eserleri aracılığıyla görünür kılmayı amaçlıyor. Özgür Karaçak’ın kurucusu olduğu Artist&Collectors partnerliğinde Çağla Öztürk, İbrahim Yıldızbaş, Sevil Alkan&İlknur Can, Mehmet Ali Yıldız ve Yağız Reis gibi genç sanatçıların eserleri sergideydi. Uluslararası galerileri, sanatçıları ve koleksiyonerleri bir araya getiren fuarı Prof. Marcus Graf’in perspektifiyle keşfetmek ise paha biçilmezdi. Bu yıl CI’da 22 yeni galerinin de yer aldığını öğreniyorum Prof. Graf’dan. “Ki, oldukça kaliteli galeriler” notunu da ekliyor cevabına. Bu sevindirici bir haber; zira bugün dünya genelinde sayısı 300’ü bulan çağdaş sanat fuarları arasında Türkiye’nin geldiği yeri göstermesi açısından önemli.


 

KAPADOKYA’DA ‘CREOTOPİA’

Bu sanat dolu yolculuktan güzel bir de haber gelsin o zaman: Avantgarde Refined; Kapadokya bünyesinde Artist&Collectors ortaklığı ile ‘Creotopia’yı hayata geçiriyor. Kapadokya bölgesinin eşsiz mirasından ilham alan, yaratıcı fikirlerin olgunlaşmasına alan açan bir kültür, sanat ve deneyim platformu diyebiliriz bu oluşuma. Kapadokya’nın kendine özgü coğrafyasını yaratıcı üretimlerle buluşturan bu anlayış kapsamında; sanatçı ve koleksiyoner buluşmaları, sergiler, atölyeler, söyleşiler ve farklı sanat etkinlikleriyle yaşayan bir kültürsanat ortamı oluşturuluyor. Vadinin doğal yapısıyla bütünleşen açık hava heykel parkı ve farklı disiplinlerdeki sanat projeleri ise markanın sanatla kurduğu ilişkiyi ortaya koyuyor. Sanatın yanı sıra gastronomiyi de deneyimin önemli bir parçası olarak ele alan otel, bu yıl ilk kez Michelin Guide’ın 2026 otel seçkisinde yer alarak Kapadokya’daki konaklama deneyimine farklı bir boyut daha kazandırıyor.

 

24 Eylül 2026, Perşembe 07:00

Memleketin müşterisi de sanatçısı da kaba maalesef!

Oğuzhan Koç’un Edirne konserinde bir seyirciyi azarlaması gündem oldu malum… Videosunu izledim; sigara içen birine yükleniyor sahneden: “Buranın ağası sen misin? Bana saygın yoksa protokole olsun…” Alkış aldıkça da coşuyor: “Kimin torpillisisin sen? Dibimden böyle sigara içe içe geçtin artist” gibi lafları arka arkaya sıralıyor. Defalarca yazdım; seyircinin izleme adabı yok, kalmadı diye. Ama belli ki sahnedeki sanatçıların da kalmamış! Kısa süre önce Bülent Ersoy yaptı aynı şeyi. Sahneye geç çıkınca, ‘Saat kaç oldu?’ diye soran bir seyirciye hakaretler yağdırdı. Korkunç sözlerdi. O gün Ersoy’un üslubunu kınadım, şimdi de Oğuzhan Koç’un bu üslubunu kınıyorum. Hasta olduğu için sahneye geç çıkabilir bir sanatçı; ama bunun önlemini alarak yani haber vererek ya da izleyenleri çok mağdur edecekse o geceyi iptal ederek. Kimse bir konser salonunda ya da mekanda, kuralları hiçe sayarak sigara içemez, sanatçı gerekiyorsa uyaracak elbette ama bu üslupla değil. Rollenerek yapmayacak bunu! Koç’un üslubu, neredeyse ‘buranın ağası sen değilsin benim’ tadında olmuş. Fazla abartmış. Benim anladığım kadarıyla kimsede orta yol kalmamış. Kimsede nezaket kalmamış, kimsede usturup, izan kalmamış. Böyle olunca da ne oluyor; ‘aman evimden çıkmayayım da canım sıkılmasın!’ Böyle böyle toplum içinde birlikte yaşamayı unutacağız galiba.

DAYIM BUNU BİZE NİYE YAPTI?

Kadir İnanır’ın vasiyeti daha açıklanmadan, yeğeni Levent İnanır çıkıp “Dayımın irade sorunu vardı” dedi ya, üzüldüm, yakıştıramadım. Bu kadar dev bir ismin arkasından bunlar konuşulmamalı diye düşündüm. Belli ki vasiyet net olarak açıklandığında işler daha da çirkinleşecek. Fakat Kadir İnanır ne kadar ‘akil’ bir adammış ki; 2022’de doktor raporu alarak, iki şahitle birlikte notere giderek hazırlatmış vasiyetini. Kendisinden sonra olacakları bilirmiş gibi. “Dayımın irade sorunu vardı” diyeceklerini tahmin etmiş gibi. İşte bu yaptığı şey, aldığı bu önlem aklının ne kadar yerinde olduğunu gösteriyor, iradesinin gücünü gösteriyor! Zaten bunu yapması, aldığı bu karar çok şey anlatmıyor mu? Bütün mal varlığını, onu Kadir İnanır yapan her şeyi, aklı başındayken hayat arkadaşı Jülide Kural’a bırakması çok şey göstermiyor mu? Mesela o yeğenleri hiç düşünmüyor mu; ‘dayım bunu bize niye yaptı?’ diye. Tüm mirasının yönetimine, telif haklarına, filmse film, belgeselse belgesel, dernekse dernek, ondan sonra yapılacak her şeye Kural karar verecek. Yani Kadir İnanır ölmeden önce vekilini tayin etmiş diyebiliriz. Peki o yeğenler, bunun ne anlama geldiğini görmüyor mu gerçekten?

KADİR İNANIR’IN KURBAĞALARI

Bu arada… Kadir İnanır’ın mirasıyla ilgi dedikodular yapılırken, onca şeyin arasında bir kurbağa koleksiyonundan da bahsediliyor sürekli… Daha önce duymamıştım İnanır’ın böyle bir koleksiyonu olduğunu, neden kurbağa diye merak ettim açıkçası. Muhtemelen kurbağa görünce içimin kalkmasındandır! İnanır, bu koleksiyon için zamanında şöyle bir açıklama yapmış verdiği röportajlardan birinde: “Kurbağaları çok seviyorum. Bu sevgimi bilen herkes hediye getirmeye başladı, bu sayede evin her yeri kurbağalarla doldu. Tabii canlı değil, bunlar obje…” Bir süre sonra o kadar çoğalmış ki bu kurbağalar, koyacak yer bulamamış. Bu çirkin şeyleri neden biriktirir insan bilemedim ama 3 bin adedi bulan bir koleksiyon söz konusu. Sağdan soldan hediye gelen bu kurbağa koleksiyonunun da, iddia edildiği gibi 35 milyon liralara varan değeri var mıdır, izleyip göreceğiz.

İ

20 Eylül 2026, Pazar 07:00

Kadir İnanır’ın ardından bu olmamalıydı be!

Bazen diyorum ki… Keşke bazı insanlar ölmeden önce vasiyetini açıklasa da, o daha hayattayken kim ne diyor, ne sebeple itiraz ediyor görse. “Ben böyle uygun gördüm, sana zırnık bırakmıyorum, aklım da yerinde” dediğinde, kaç kişi sesini yükseltiyor, görse. Mesela Kadir İnanır yapsa, kim ne diyebilirdi? Deseydi ki; “Hayatımı paylaştığım kadın iyi günümde de, kötü günümde de yanımdaydı, beni sevdi, beni saydı, her şeyimi ona bırakıyorum, böyle uygun gördüm…” O zaman yeğeni Levent İnanır çıkıp “İrade sorunu var” diyebilir miydi? İhtimal dışı! Evet Kadir İnanır’ın mirası daha açıklanmadı. Buna rağmen yeğeni Levent İnanır, günlerdir dayısı için buna benzer şeyler söylüyor. Haklıdır haksızdır bir tarafa ama “Bir bekleyelim, bir görelim önce” bile demiyor. Belli ki tahmin ediyor İnanır’ın her şeyini hayat arkadaşı Julide Kural’a bırakacağını…. Uzmanlar da, ‘gayet geçerli bir vasiyet alacaklısı’ olduğunu söylüyor Kural’ın. Dolayısıyla bundan sonrası boşa çaba. Uzun zamandır birlikteler ve usta aktörün sevdiği, değer verdiği ortadaydı. Yanında olmuş, yoldaşı olmuş, birlikte bir hayat geçirdiği kadından en ufak bir hoşnutsuzluğu olsa, zaten bu kararı vermezdi. Ölmeden 4 ay öncesine kadar da kendisi için verilen moral yemeklerine katılacak kadar iradesi yerindeydi. Bu konuda en ufak bir dedikodu, söylenti bile çıkmadı. Kadir İnanır’ın iradesine bütün ülke şahittir eminim. Bu noktada Levent İnanır’ın yaptığı büyük ayıp! Daha da fenası, eski eşi Neslihan Acar ve kızı Öykü Arıca bile kendisine tepki gösterdi. Acar, usta oyuncu için diyor ki; “Hayattayken de sevgisini, emeğini ve dayanışmasını eksik etmemiştir. Bana ve evladıma kattıkları için minnettarım; bize iradeli ve doğru insan olmanın kodlarını aktardığı için…” Öykü Arıca da şöyle diyor: “Maalesef yaşadığımız kültürde kan bağının yükünden bütünüyle sıyrılmak kolay olmuyor. Benim için zaten konu kapanmıştır, tarafım da tavrım da bellidir. Benim annem de, babam da Neslihan’dır.” Bir baba için bundan acı bir şey olabilir mi? “Onun kan bağında olmak bile külfet” diyor ya, ötesi var mı? Valla anne kıza da helal olsun, hiç nemalanmaya çalışmadılar bu işten. Neyse, daha vasiyet açıklanmadan bu kadar çirkinleşildiğine göre, sonrası da fena. Bu kadar dev bir oyuncunun emekleri, kariyeri konuşulması gerekirken, para pulun konuşulması çok yazık. Böyle bir ismin yıpratılmasına çok üzülüyorum. O yüzden diyorum ya, böyle isimler keşke ölmeden açıklasa vasiyetini.

BUNCA YIL SANA MI ÇALIŞTI DAYIN?

Bu miras konularında tavrım net! Düşünün şimdi… Bir adam hayat boyu çalışıyor çabalıyor, kendine bir servet yapıyor. Ölmeden önce de bu serveti istediğine veriyor ya da istediği yere bağışlıyor. Sen hangi hakla “Bana da vereceksin” diyorsun? Hele de sana bir şey bırakmamışsa? Bu bir mesaj değil mi zaten? Adam, hayat boyu senin için mi çalıştı aslanım? Peki sen yaptın bu arada? İçimden geçenler aynen böyle. Aynı şey Seyfi Dursunoğlu’nun (namı diğer Huysuz Virjin) ölümünde de yaşandı hatırlarsanız. Ölmeden önce tüm birikiminin (15 milyon TL olduğu söyleniyor) Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne verilmesini vasiyet etti. Ama bir sene bile geçmeden iki yeğeni itiraz etti bu vasiyete. Biriyle sırf kan bağın var diye o mirastan hak istemek nasıl bir şey mesela? Seyfi Dursunoğlu’nun bir röportajında “Onlar cenazemi bile kaldıramazlar” diyerek tavrını ortaya net koyduğunu da hesaba katın bu arada. Kan bağım var madem, gideyim dayımın teyzemin parasına göz koyayım, evine kurulayım o zaman!! Ne güzel iş. O mirasın oluşmasına bir katkın mı olmuş, emeğin mi var? Normal bir insan bu kadar had bilmez olamaz, o yüzden merak ediyorum; bu neyin kafasıdır? Bu insanların kırmızı çizgileri, utanmazlık sınırları var mı? Kafamda böyle deli sorular işte.

ORTAYA KARIŞIK SAYIKLAMALAR

Geçen yıl Diyarbakı’ın Sur ilçesinde kaybolan 3 çocuk annesi Rojda Yakışıklı’nın (28) öldürüldüğü ve cesedinin dere yatağına atıldığı ortaya çıktı. Rojda’nın birlikte yaşadığı Oktay Gür ve iki köylüsü de tutuklandı. Mahkeme sonucunda Rojda’nın pantolon giydiği için öldürüldüğü ortaya çıktı. Evet; Rojda’nın avukatı verdi bu bilgiyi. Fail Oktay Gür; “Nasıl olur da pantolon giyersin?” diyerek tartışıyor, kadını evin garaj olarak kullanılan bölümüne götürüyor, iple boğarak öldürüyor; sonra da cesedi dere yatağına götürüyor. Aklınız alıyor mu? Pantolon giydi diye bir kadın öldürülüyor! Elbette ruh hastası bir insana bahane lazım, pantolon olmaz da etek olurdu, başka şey olurdu ama mutlaka olurdu. İyi de bir insan, nasıl bunu gerekçe olarak anlatabilir ya? Bir insan kendinde bu hakkı nasıl görür, anlamak mümkün değil. Yıl 2026, pantolon giydi diye bir kadın öldürülüyor ve biz hâlâ dizilerde izlediğimiz bazı şeylere “Olur mu yahu bu kadarı!” diyerek itiraz ediyoruz ya; en acıklısı da bu. Bal gibi oluyor işte.

17 Eylül 2026, Perşembe 07:00

Var bu işin içinde bir şey…

Ben demiştim demek istemiyorum ama demiştim! Bu yapay zekanın geldiği nokta hiç normal değil. Evet nimetleri de var ama korkutucu bir yere doğru gidiyor. Son günlerdeki haberleri özet geçeyim müsaadenizle: Önce ABD’li yapay zeka şirketi Anthropic’in araştırmacısı Evan Hubinger, ‘yapay zekanın 10 yılda insanlığı yok etme ihtimali’nden bahsetti. Sonra aynı şirketten bir başka araştırmacı Jacob Coxon, “Şirketler insan hayatıyla kumar oynuyor. Yapay zeka 2030’a kadar kontrolden çıkabilir” diyerek istifa etti. Şunun şurasında 2030’a ne kaldı ki? Bekleyip görelim mi yani? Bitmedi; Open AI CEO’su Sam Altman çıktı, “Yapay zekanın daha kontrollü gelişmesi gerekiyor” dedi. O da yetmedi, Anthropic’in CEO’su Dario Amodei, yapay zekanın hızını kavrayamadığını açıkladı. ‘Paniğe kapılalım ve her şeyi kapatalım demek değil bu’ diyerek de ekledi; “Yapay zekanın gelişim hızına ayak uydurabilecek önlemlere ihtiyaç var!” Ben mi alayım önlemi anlamadım, bize söylenme, yavaşlat o zaman her şeyi bi’ zahmet! Bütün bunlar üzerine sosyal medyada şöyle geyikler yapıldı: “Bunlar bir b.k yedi, keşfetmemeleri gereken bir şey keşfetti muhtemelen, bize söyleyemiyorlar…” İnsan şüphelenmiyor değil tabii. Var bu işin içinde bir şey. Bütün bunlar yetmiyor gibi bu kez yapay zeka robotları güçlerini birleştirmeye başladı.Yapay zekaların birbirleriyle iletişim kurması için Moltbook adlı bir sosyal medya platformu kurulmuş. Yapay zekalar kendi aralarında tartışacak, paylaşım yapacak ama insanlar bu platformu sadece izleyebilecek. Belki de orada ortak karar alacak, bizi bitirecekler bilmiyoruz! Gülmeyin, uzmanlara göre de bu tip bir platform ciddi riskler taşıyor. Bizim teknoloji yazarımız Murat Gülderen sormuş, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi hocalarından Prof. Dr. Ali Murat Kırık anlatmış. Şöyle diyor: “Burada paylaşım yapan, yorum yazan ve birbirlerinin içeriklerine oy veren insanlar değil; yapay zeka ajanları. Bu ne demek? Araştırma yapabilen, karar veren, internette işlem gerçekleştirebilen ve bazı durumlarda insan müdahalesi olmadan hareket edebilen yapay zeka sistemleri söz konusu…” Anlayacağınız bunlar kendi aralarında sosyalleşirken, bizim fişimizi çekebilirler! Terminatör gerçek olabilir! Bazıları gülüp geçiyor bu haberlere ama İngiliz astrofizik profesörü Stephen Hawking de, ölmeden önce “Yapay zeka sadece modern hayata yardımcı olmayacak, insanlığın sonu olacak” diyerek uyarmıştı. Neyse ben her şeye rağmen mesafemi koruyorum, fazla yüz göz olmuyorum ve izliyorum; bakalım insanlığın yapay zekayla imtihanı nerelere varacak? Sahi siz de bazen bir simülasyonda olduğumuzu düşünmüyor musunuz? Her şey o kadar uçuk, o kadar saçma çünkü.

NORMAL Mİ ŞİMDİ BU?

Mesela şöyle bir haber gördüm dün… Yapay zeka, yakında kedinizin ya da köpeğinizin size ne söylemek istediğini tercüme edecekmiş. Bu normal mi şimdi? Evet, mesela bir kedinin kafasının içinden geçenleri öğrenmeyi çok isterdim ama bu nasıl mümkün olabilir ya? Bir taraftan ‘yapay zeka böyle işlere yarasın, canımı yesin’ diyorum ama bir taraftan da bunu yapabilen bize neler yapmaz diyorum!

 

LEMAN’IN YOLU MU, AJDA’NIN YOLU MU?

Leman Sam “Yaşlanmayı olgunlukla kabul etmek, gırgıra almak lazım” demiş. Ben de soruyorum: O kadar kolay mı? Onca filtreyi basıp kendiyle dalga geçilmesini bile göze alanlar, botoks gibi küçük dokunuşlar kesmediği için cerrahi operasyonlara başvuranlar, fit ve zayıf olmak için iğneyi deneyenler için kolay mı? Hiç değil çünkü o algıyı çoktan kaybettik. “Güzellik dünya kurulduğundan beri önemli olmuştur ama hiç bu kadar önemli olmamıştı. Sanırım internet, Instagram meselesi” diyen Sam ekliyor; “Yaşlılığı süsleyecek çok güzel şeyler de var, oturup da yüzüm kırıştı diye üzülecek halim yok.” Güzel sözler, çok da doğru ama gerçekçi değil. Hele bu çağda!

13 Eylül 2026, Pazar 07:00

Dön bir bak, hayatına giren kadınlar nerde, sen nerde!

bakalım… 90’lar Televole yıllarına geri dönüyoruz! Niye böyle diyorum? Mehmet Ali Erbil şova hazırlanıyormuş çünkü! ‘Hayatım Yalan’ isimli tek kişilik tiyatro oyunuyla sahnelere dönüp, hayatından kesitleri anlatacakmış. TikTok’ta garip garip şeyler yapmasından iyidir! Öte yandan… Mehmet Ali Erbil deyince, kadınlardan bahsetmemesi mümkün değil; malum, yılların çapkını. Zaten böyle bir oyun söz konusu olunca, ‘hayatındaki kadınları anlatacak’ dedikoduları da aldı başını gitti. Geçen gün bir basın toplantısı yapmış, bu söylenenlere ilk ağızdan açıklık getirmiş. Şöyle diyor: “Sevgililerimi, eşlerimi, hayatıma giren kadınları anlatmak 1.5 saatlik oyuna sığar mı? Böyle bir şey olur mu arkadaşlar? Anlatacak olsam, 2 sezon 78 bölüm dizi olur, adı da belli: Aşkı Memnu. Yani alan memnun, Mehmet Ali memnun. Yapımcımıza söyledim; ‘Madem herkeste hayatıma giren kadınları anlatacağım yönünde beklenti var, ters köşe yapalım, hiç kadınlardan bahsetmeyelim’ dedim. Ne dese beğenirsiniz? ‘Peki ne anlatacaksın o zaman?’ dedi. Ayıp be! O kadar tiyatro geçmişim var, sinema geçmişim var, televizyonlardan aldığım ödüller var, bana diyor ki ‘Kadınları anlatmazsan ne anlatacaksın?’ Dedim, ‘Ebeni anlatacağım’, ‘O da kadın abi’ dedi. (Gülüyor.)

Sonunda teslim oldum, oyunun yüzde 80’inde hayatıma giren kadınları anlatıyorum. Allah’tan erkek girmedi…” Harika değil mi? Daha önce de yaptı bunu, olur olmadık her yerde hayatına giren kadınları anlattı. Çapkınlığını, kadınları aldatışını, elinin kiri deyip geçişini, genç kadın sevdiğini, yaş skalasının 30-32’ye çıktığını falan komiklik süsüyle bütün topluma yedirmeye çalıştı yıllarca. Çoğu zaman ‘Mehmet Ali Erbil’dir, ne yapsa yeridir’ dedik, dinledik, güldük geçtik söylediklerine, yaptığı şakalara… Ama yıllar geçiyor, o hâlâ aynı şeyleri anlatıp duruyor. İşte yine yapacakmış. Her biri başka hayatlara savrulmuş, belki evli, belki anne, belki sevgilisi var ama o sahnede her birini diline dolayacak yine. Bunu her yaptığında kızdım, o kadınlar adına üzüldüm ve erkeklerin çapkınlıklarını gururla anlattığı bu 90’lar kafasından bıktığımı yazdım, yine yazıyorum: Yetmedi mi ya? Hiç mi söyleyecek yeni bir şeyiniz yok? Mesela hayatımıza sosyal medya girdi, dijital platformlar girdi, başka başka insanlar/ meslekler girdi, başka başka gündemler var artık, yaş aldık, büyüdük. Hâlâ Televole gündeminde kalmak normal mi? Kendi adıma hiç merak etmiyorum, izlemeyi de düşünmüyorum malum oyunu. Buna alkış tutanları da kınıyorum.

ÇOCUKLARA KÖTÜ ÖRNEK OLMAK…

Bakın bir başka garabet açıklama… Murat Övüç, Manifest’in sahne kostümlerinden dolayı çocuklara kötü örnek olduğunu söyledi. Haberi okurken ağzımdaki çayı püskürttüm! Üstümü temizledikten sonra döndüm, tekrar okudum. Saygıdeğer sanatçı Övüç diyor ki; “Biraz iyi örnek olmamız lazım. Herkes Manifest eteği giyiyor, bizim sitede de görüyorum, kız daha 11 yaşında çok afedersin ortada her şey. Özeniyor evlatlar. Maalesef ki onlar gibi olmak istiyor. Herkes elinde mikrofon, ben Manifest’in şu kızıyım falan diyor…” Evet konuşma böyle. Sormak isterim kendisine; bir erkeğin kadın gibi giyinmesi çocuklara kötü örnek olmuyor mu peki? Yahu insanda biraz izan olur, ‘Şu noktada susayım, bana düşmez’ der. Ama yok, her şey birbirine karışacak ille de, bu konuda konuşacak en son kişi çıkacak ahkam kesebilecek. Bir deneyde miyiz biz ya, ne yaşıyoruz gerçekten?

 

MASALARDA İPHONE, AJDA VE YAZ VAR

10 Eylül 2026, Perşembe 07:00

‘Kara Haydar’ın hikayesi…

Günlerdir sosyal medyada bir düğün haberi düşüyor önüme… Kara kaşlı, kara gözlü, iri yarı bir damat. Sapsarı saçlı, Barbie bebek gibi bir gelin. Geline takılan kilolarca altın, gergin korumalar, mafya dizi müzikleri eşliğinde havalı yürüyüşler falan… ‘Allah Allah kim bunlar, nasıl hayatlar bunlar’ diye mal mal izliyorum ben de ne yapayım. İzledikçe de önüme başka videoları ve haberleri düşüyor sürekli. Bol bol izleyince detayları öğreniyorum… Kadın, bir sosyal medya ünlüsüymüş; Çağla Öz. Adam da, ‘Vanlı Kara Haydar’ diye anılan bir aşiret reisi. Bu çifti izledikçe, paylaştıklarını gördükçe diyorum ki kendi kendime; bu nasıl bir aşiret, bu nasıl bir aşiret reisi? Kendisini sürekli videoya aldıran bir aşiret reisi mi olur? Aşiret olsa duramaz çünkü oralarda. Yani ortalarda. Olamaz. Neyse, adamın korumaları eşliğinde havalı yürüyüşlerini izledikçe, hal ve hareketlerine baktıkça ‘bu ne iş’ deyip durdum kendi kendime. Belli ki emniyet de demiş benim dediğimi, ‘Kara Haydar’ı gözaltına aldılar. Ve asıl hikaye de parça parça aydınlanmaya başladı böylece... Adamın asıl ismi Mehmet Fatih Tançalan. Arkasında aşiret falan da yokmuş. Düğünde takılan o kilolarca altın bir kuyumcudan kiralanmış. Zaten ifadesinde söylemiş; “Eski eşiyle devam eden mal paylaşımı davası nedeniyle maddi durumu uygun değilmiş, düğün için de borç almış, kuyumcu dostu altınları ödünç vermiş…” Ancak o kuyumcunun da sınır ticaretinde kara para akladığına dair iddialar var sosyal medyada. Zaten işin içinde kara para olmasa, bu hayatlar nasıl yaşanacak? Dubai’de evler, pahalı arabalar, düğündeki takılar, gözümüze gözümüze soktular her şeyi. Alın teriyle parasını kazanan böyle yaşamıyor, yaşayamaz zaten. Bunlarda öyle bir gözü dönmüşlükle gösterme merakı var ki, akıl alır gibi değil. Hayır o korumalar neydi öyle; Polat Alemdar mısın sen?!! Sonuçta ne oldu? Bu beyefendi ‘suçtan kaynaklanan malvarlığı değerlerini aklama’ suçundan tutuklandı. Peki bu hikaye bu kadar mı sandınız? Aşağıdaki yazıya geçiniz lütfen...

SAKIN ÖZENMEYİN BU HAYATLARA!

Mehmet Fatih Tançalan’ın suçları sadece akçeli işler de değil… Çağla Öz’e, daha o 16 yaşındayken göz koymuş meğer. Korkutarak cinsel istismarda bulunmuş, o sırada çıplak fotoğraflarını çekmiş, elindeki bu kayıtlarla ilişkiyi devam ettirmiş. Hatta o dönem 3 yıl ceza almış. Sonunda da iki çocuğunun annesinden boşanmış. Aklınız alıyor mu bütün bunları? Tecavüzcüsüyle evlenen bir kadın, baştan sona palavra hayatlar. Hayır akıllanmıyorlar da, bu gösteriş ve şatafatın Dilan Polat’ın başına neler getirdiğini nasıl oluyor da unutuyorlar? Alın teriyle kazanılmayan onca para, insanı şirazesinden çıkarıyor demek, kimbilir. Neyse benim asıl demeye çalıştığım şu: Ders olsun. Sosyal medyada bu hayatları gören kadınlar ‘niye bizim bu kadar paramız yok, niye bu altınlar bize de takılmıyor, biz niye böyle sevilmiyoruz’ falan demesin sakın. Çünkü o sanal hayatlarda gördüğünüz hiçbir şey gerçek değil. İnanmayın, oralara bel bağlamayın. Sırça köşkünüz böyle yıkılır bir gün.

ÇAKARLI ARAÇTAN KORUMALARA…

Gösteriş delisi bir tane değil, iki tane değil… Buket Yıldırım denilen bir başka ‘fenomen’ de korumalarla dolaşıp hava atıyor, kendisine mafya babası süsü veren Ali Haydar Kurum denilen şahıs da. Neyse ki bu adamı da gözaltına almışlar. Gerçekten soruyorum nerden çıktı bu korumalarla hava basmak? Herkes mi mafya, herkes mi Kurtlar Vadisi oldu yahu? Valla yetkili mercilerin eli değmişken bunların hepsini bir güzel hizaya soksalar ne güzel olur. Bu tür insanların gelir ve finans kaynakları nedir? Kime, neyin havasını atıyorlar? Neden toplumun ayarlarıyla oynuyorlar? ‘Ben dokunulmazım’ demek mi istiyorlar? Eskiden çakarlı araçla kendisine imtiyaz sağlayanlar, şimdi korumayla mı bunu yapıyor? Lütfen açıklayın ya da temizleyin.