“Ülkenin gerçek sahibi ve efendisi, hakiki müstahsil (üretici) olan köylüdür.”
* * *
“Milli ekonominin temeli ziraattır” diye boşuna dememiş Mustafa Kemal Atatürk. Temelini attığı Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomisini, tarımı merkeze alarak inşa etmiş. Tarım politikalarını tamamen çiftçinin üretimi üzerine kurmuş. Bu yüzden köylüyü ülkenin gerçek efendisi bellemiş. Neden mi? Çünkü insanoğlunun ilk ve en büyük büyük derdi hep beslenme olmuş. O nedenle dünya üzerinde politikalar bunun üzerine kurulmuş. Tarım hep en öncelikli mesele olagelmiş.
YOK OLAN ALANLAR
Bugün ise bu gerçekliğin çok gerisindeyiz. Zira toprağı elbirliğiyle resmen katlediyoruz! Düşünün; 1970’ten bu yana yerküre üzerindeki toprağın üçte biri yok olmuş. Türkiye’de durum son derece korkutucu: Toprağın yüzde 88’inin organik madde miktarı neredeyse kaybolmuş. Yani “ölüm döşeğinde”. 4.2 milyon hektar alan, verimliliğini ve üretkenliğini kısmen ya da tamamen yitirmiş. Çölleşme Hassasiyet Haritası’na göre, Türkiye’nin yüzde 23’i yüksek çölleşme, yüzde 51’i de orta düzeyde çölleşme hassasiyetine sahip. Bu gidişatın bir sebebi erozyon, bir sebebi iklim krizi, bir sebebi tuzlanma ise, asıl sebebi yanlış tarım uygulamaları. Özellikle yaygın olarak yapılan toprağı sulama ve toprak işleme yöntemleri.
TOPRAK BESİN AĞI
İşte bu gidişata son vermek için WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) son 5 yıldır yoğun bir çalışma içinde. Tarım ve Orman Bakanlığı ile birlikte Aydın Söke’de yürüttükleri ortak projede onardıkları tarlalar, bunun en iyi örneği. “Büyük Menderes Havzası’ndaki çalışmalarımızla amacımız, insanın ve doğanın sağlığını korumak, çiftçinin refahını artırmak. Çalışmalarımızda ‘tek sağlık’ prensibiyle, yani insanın ve doğanın sağlığının bir olduğu prensibiyle ilerliyoruz” diyor WWFTürkiye Gıda ve Tarım Programı Kıdemli Müdürü Arzu Balkuv. Bunun için de toprağın sağlığını merkeze alan “onarıcı tarımı” uyguladıklarını anlatıyor. Bu şekilde topraktaki biyolojik çeşitliliğin artırılması ve karbonun toprakta tutulması sağlanıyor. Zira biyoçeşitlilik demek, canlılık demek. Toprağın içindeki mikro-organizmaların toprağın derinliklerindeki besin maddelerinin bitkiye ulaşmasını sağlamaları ve tüm bu canlıların birbirini mucizevi bir sistem içinde beslemeleri demek.
Dünyada insanlardan başka hiçbir canlı olmasa nasıl hissederdiniz? Ağaçlar, çiçekler, hayvanlar yok olsa… Kuşlar ötmese, güller açmasa, toprak kokmasa... Kendinizi yalnız hisseder miydiniz? İnsanoğlu bu şekilde yaşamaya ve doğayı bu kadar hoyratça sömürmeye devam ederse, gelecek nesiller bu dediğimi yaşamak zorunda kalacaklar. Ki insanın yaşamı diğer canlılara bağlı olduğu için, o zaman insan da yok olmaya yüz tutacak. Bana bunları yeniden hatırlatan, dün kutlanan Dünya Arı Günü oldu. Arının merkezinde olduğu biyo-çeşitliliği bir kez daha hatırlayalım istedim.
İNSAN ELİYLE
Dünya üzerinde insan dışındaki canlı nüfusu son 50 yılda yüzde 68 azalmış. Var olan hayvan ve bitki türlerinin yüzde 75’i yok olmak üzere. Bilim insanları buna ‘Yeryüzünün 6’ncı Yok Oluşu’ diyor. Zira insanoğlunun var oluşundan bu yana Dünya üzerinde yaşam 5 kez böyle tükenmiş. İşte bugün içinde olduğumuz süreç de bunun 6’ncısı. Ama bu sefer bir fark var: Bu yok oluş ilk kez insan eliyle oluyor! Daha korkunç olan ise şu: El birliğiyle yaptığımız bu imhanın hızı, daha önceki seferlerde insanların diğer canlıları yok etme hızının en az 100 katı. Dahası, bu sürecin geri dönüşü yok. Yani yok olan canlı türlerini bir daha hiç göremeyeceğiz. Uzmanlar bir türün yok oluşunun başka bir türün yok olmasına yol açtığını da özellikle vurguluyorlar. Hakeza tüm canlılar beslenme ve üreme üzerinden birbirlerine bağlılar. Dolayısıyla bunun insanlığın da yok oluşunun başlangıcı olduğu söyleniyor.
YENİ EKONOMİK DÜZEN ŞART
İşte bu korkunç gidişata bazı ülkeler sonunda “dur” diyorlar. İngiltere Hazine ve Maliye Bakanlığı 600 sayfalık rapor yayımladı. Rapor, mevcut ekonomik düzenin doğaya verdiği muazzam tahribat yüzünden Dünya’nın şu an olağanüstü risk altında olduğunu söylüyor. Bunun için de acilen ekonomik düzenin, doğayı merkeze koyarak yeniden kurgulanması gerektiğini yazıyor. Bakanlık dünyada ekonomik refahın ancak doğaya çok büyük zarar vererek elde edildiğini ve acilen küresel üretim, tüketim, sanayi, finans düzeninin yeniden düzenlenmesi gerektiğini söylüyor. Doğanın sağladığı sermayenin yani hava, su ve gıdanın tükenmesinin ortaya çıkaracağı ekonomik çöküşe işaret ediyor. “Gerçekten sürdürülebilir bir ekonomik büyüme ve kalkınma için, doğanın verdikleri ile ondan talep ettiklerimiz arasında bir denge kurmamız şart. Acilen toplu, planlı ve koordine bir eyleme ihtiyacımız var” diyor.
DOĞAL KAYNAKLAR MERKEZDE
Dünya’nın sağlığı, insanın sağlığı demek. Biz ne kadar sağlıklıysak o da o kadar sağlıklı. Tam tersi de geçerli: O ne kadar iyiyse, biz de ancak o kadar iyiyiz. Toprağın, havanın, suyun, bitkinin, hayvanın ve insanın sıhhati birbirine bağlı. Bir bütün. İşte bugün Batı’da buna “Tek Sağlık” (One Health) diyorlar. Bizdeki Tevhid bilinci diyebiliriz.
SAĞLIKLI TOPRAK= SAĞLIKLI SEN
Şöyle ki: Ne yediğiniz, doğrudan tarımı yani toprağı etkiliyor. Tek tip yani çeşitsiz beslenince, toprakta da hep aynı şeyler ekilip biçiliyor. Mesela bir tarlada sürekli domates ekilirse, domates o topraktan hep aynı mineralleri çekiyor. O zaman da o toprakta o mineraller azalıyor. Bu da toprağı fakirleştiriyor ve zayıflatıyor. Tıpkı bir insanın bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi. Toprağın sağlığı ne kadar bozulursa da, bizim sağlığımız o kadar bozuluyor. Dahası bu, Dünya’yı da hızla imha ediyor. Küresel ısınma, ormansızlaşma, çölleşme, erozyon, seller, denizlerdeki ve okyanuslardaki cansızlaşma… Hepsi ama hepsi toprağın fakirleşip azalmasından yani bizim yediklerimizden kaynaklı. Oysaki “Dünya dostu beslenirsek” karbon salınımı yeryüzünde en az yüzde 30 azalacak, hayvanların ve bitkilerin ölümü yüzde 45 oranında düşecek, tarımsal alan en az yüzde 40 artacak ve hayvanların erken ölümü en az yüzde 20 azalacak. Tam da bu yüzden çeşitli beslenmemiz, böylelikle toprağa farklı bitkilerin ekilmesi gerekiyor. Ne var ki bugün insanoğlunun tükettiği şeylerin yüzde 75’i sadece 12 adet bitki ve 5 adet hayvan türünden çıkıyor. Tüketilen kalori miktarının yüzde 60’ı da sadece 3 adet bitkiden geliyor! Bitki ve hayvan sayısının, yani bio-çeşitliliğin azalması da yukarıda anlattığım gibi toprağın yok olması anlamına geliyor.
UYANIŞ
Çok şükür ki, bugün dünya üzerinde büyük bir uyanış var. Birçok ülke ve kurum bu farkındalıkla harekete geçmiş durumda. Mesela 4 yıl önce Danimarka’nın Gıda ve Tarım Bakanı, ülkesinin “Dünya dostu” beslenme şekline geçtiğini ilan etti. Tüm Kuzey Avrupa ülkeleri de beslenme şekillerini dünyayı koruyacak şekilde değiştireceklerini beyan ettiler. Bu uyanışa bir çağrı da özel sektörden, gıda sektörünün lider markasından geldi: Unilever’in altındaki Unilever Food Solutions (UFS / Gıda Çözümleri), 1600 global şefle görüşerek ‘Geleceğin Menüleri Trend Raporu’nun 2’ncisini geçtiğimiz yıl yayınladı. Raporda dünyada ve Türkiye’de farkındalığın arttığı ve beslenme alışkanlıklarının buna göre değiştiği anlatıldı.
FARKINDALIK YÜKSELİYOR
Kantar’ın yaptığı, Z kuşağının gıda sektörü üzerindeki etkisine özellikle dikkat çeken bu araştırmada; dünyada öne çıkan trendler vurgulanıyor. Ülkemizde en öne çıkan akımlar ise şu 5’i olmuş: Karşı Konulmaz Sebzeler, Gelenekten Geleceğe Lezzetler, İyi Hissettiren Yiyecekler, Düşük Atıklı Menüler ve Lezzet Kontrastı. Bunlardan ilki; sebzelerin artık sadece bir öğünün parçası olmadığını, tabakların merkezine de yerleştiğini gösteriyor. “Bitki bazlı beslenmenin ülkemizde toplam pazardaki yeri yüzde 3 civarındaydı. Şimdilerde bitkilere talebin yavaş yavaş arttığını gözlemliyoruz. Bu da aşırı et tüketiminden uzaklaşıldığına işaret ediyor” diyor rapor. Bu da şundan dolayı önemli: Büyükbaş hayvancılık iklim krizini tetikliyor ve kitlelerin et talebini karşılamak için endüstriyel hayvancılık muazzam artıyor. Bu ise fabrikalarda yaşayan mutsuz hayvanlar demek. Tam da bu yüzden sebzelerin de itibar görmeye başlaması kıymetli.
‘Engelliler Haftası’ dün başladı. Her yıl 10-16 Mayıs arasını Birleşmiş Milletler’e üye olan 156 ülke kutluyor. Ancak bir şeyi kutlayabilmek için öncelikle -bildiğiniz gibi- ortada kutlanacak bir durum olması gerekiyor. Oysaki Türkiye’de 9 milyon, resmi olmayan rakamlara göre ise 15 milyon ‘engelli’ sayılan vatandaşın birçoğu evinden bir kez bile çıkmamışken… Yüzde 77’si kendini toplum tarafından dışlanmış hissediyor ve yoksulluk sınırı altında yaşıyorken… Yüzde 60’ı ilkokuldan sonra okulu bırakmak zorunda kalıyorken… Neyi kutlayabiliriz biz? Daha çarpıcı olan ise şu: Avrupa’da ‘engelli’lerin sadece 3’te biri kendini dışlanmış hissediyor ve yoksulluk sınırı altında yaşıyor. İlkokuldan sonra okulu bırakanların oranı da sadece yüzde 25. Dahası; 15-64 yaş arası ‘engelli’ bireylerin istihdam oranı orada yüzde 47 iken, Türkiye’de istihdam edilen toplamda sadece 90 bin engelli var!
DIŞLANMIŞ HİSSEDİYORLAR
Bu uçurum ise şu anlama geliyor: Demek ki ‘engelli’ diye bir şey yok. Eğer istenirse, imkânlar sağlanırsa ‘engelli’ denilen bireyler kendini dışlanmış hissetmeyebilir ve ‘engelsiz’ kişiler gibi eğitim görebilir ve çalışabilir. Yani engeli yaratan bizleriz. Onların kaldırımlarda yürüyememesini, okulda eğitim görememesini, iş hayatına girememesini sağlayan hepimiziz. Özellikle de sokakta gördüğümüz ‘engelli’lere fırlattığımız o acıyan, yukarından bakan, dışlayan, yadırgayan ve hatta yargılayan bakışlarımızla. Onların aslında sadece farklı olduklarını görmeyip farklılıklarını engel sayan, dolayısıyla asıl engelli olan bizleriz.
SEMBOLLER VE KELİMELER
İşte bu bakışlarımızı değiştirmenin yolu da, doğrudan beynimizibilinçaltımızı etkileyen kelimeleri ve sembolleri değiştirmekten geçiyor. Mesela eski ‘engelli’ sembolünü ele alalım. Hani onları hareketsiz bir şekilde tekerlekli sandalyede, adeta cansız gösteren simgeden bahsediyorum... Onu görünce beyninize direkt olarak zaten ‘engel’ sinyali gidiyordu. Çok şükür ki 4 yıl önce Birleşmiş Milletler (BM) yeni ‘erişilebilirlik’ sembolünü kabul etti, Türkiye devleti de 2 yıl önce kullanım hakkını aldı. Ellerini kollarını bacaklarını sonuna kadar dünyaya açan, hayatı kucaklayan bir ‘engelli’yi gösteren bu sembolü artık onlar için uygun şartları yerine getiren tüm mekânlar kullanabilecek.
ERİŞİLEBİLİRLİK KRİTERLERİ
Bir önceki yazımda dijitalleşen hayatlarımızın okumak gibi birçok alışkanlığımızı yok ettiğini, hayatlarımızı kökten değiştirdiğini yazmış, “Yoksa dijital bir yıkım çağına mı giriyoruz” diye sormuştum. O zaman anlamanın vaktidir: Metaverse, sanal gerçeklik, karma gerçeklik, NFT, blok zinciri… Hayatımıza damdan düşer gibi giren tüm bu yeni kavramlar birbirine girmiş durumda. Anlamları tam olarak nedir? İlk bakışta “Gerçekliğin sanalı, fazlası eksiği mi olur?”; “Gerçek tektir” ya da “Bu işler kafa karıştırmaktan başka işe yaramaz” veya “Neyinize yetmiyor bu dünyadaki gerçeklik?” diyebilirsiniz. Ki ben öyle demiştim. Ama işin uzmanlarıyla konuştukça ve düşündükçe, fikrim değişti. Bakalım sizinki de değişecek mi…
5 ÇEŞİT GERÇEKLİK
Önce bu yeni kavramlar tek tek ne anlama geliyor, ona bakalım. Bir kere “gerçeklik” kelimesini içeren 5 tanım var.
1’incisi, “gerçek gerçeklik” (real reality). Yani bizim bildiğimiz; dünyada gördüğümüz, algıladığımız, yaşadığımız gerçeklik.
2’ncisi; “sanal gerçeklik” (virtual reality). Hani gözlükleri takıp bir oyunun, simülasyonun, yani bilgisayar ile üretilmiş bir gerçekliğin içine girmemiz… Bu durumun dünyadaki gerçeklikle ise hiçbir ilişkisi yok.
3’üncüsü; “arttırılmış gerçeklik” (augmented reality). Burada cep telefonu ya da tablet üzerinden gerçek dünyadaki gerçeklik algılanıyor ve onun üzerine bilgi bindiriliyor. Mesela bir mobilya markasından masa aldığınızda ve cep telefonunuzu yatak odanıza tuttuğunuzda, o marka ekranınızda yatak odanıza o masayı yerleştiriyor. Bir diğer deyişle, bir bilgiyi (masa görseli) sizin kameranıza aktarıyor. Kısacası tek taraflı bir bilgi akışı söz konusu.
KARMA GERÇEKLİK
Farkında olsak da olmasak da, kapanmakta olan bir devrin eşiğindeyiz. Nasıl ki Taş Devri’nin bitişinden, Rönesans’tan, Reform’dan bahsediyorsak… Şu an tam da böylesi bir tarihi dönemeçteyiz. Yapay zekânın, dijitalleşmenin, sosyal medyanın hüküm sürdüğü; insan iradesinin sınandığı yeni bir çağa girmekteyiz.
* * *
Bunun en somut göstergesi, son bulgular. Sosyal medya nedeniyle konsantrasyon süremizin 8 saniyeye kadar düştüğünü ortaya koyan bilimsel raporları takiben, en son Atlantic dergisi de şu verileri gün yüzüne çıkardı: Dünyanın en elit üniversitelerinde bile artık birçok öğrenci üniversiteye neredeyse kitap okumadan geliyor. ABD’nin en iyi üniversitelerinden 33 profesörün görüşlerinin aktarıldığı rapora göre; tek bir kitap bile okumadan Columbia, Harvard gibi üst düzey üniversitelere giren çok sayıda öğrenci var. Dahası Z kuşağı ‘kitap okumayı bir zaman kaybı olarak’ görüyor ve derslere katılım konusunda tamamen isteksiz. Çoğu öğrenci ödevini yaparken ChatGPT gibi yapay zekâ araçlarına başvuruyor. Bu da okuma alışkanlığını daha da baltalıyor.
KAYGI TAVANDA
Yine geçtiğimiz yıl yayınlanan, BAREM’in global ortağı WIN International’ın Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 39 ülkede 33 bin 866 kişi ile yaptığı anket; yaşanan dijital endişeyi ortaya koydu. Sonuçlar gerçekten çok çarpıcı. İnsanlar bugün en çok savaştan veya ekonomik krizden korkmuyor. En çok, kişisel bilgilerinin kötüye kullanılmasından ve mahremiyetin ihlalinden endişe duyuyorlar. Bununla birlikte büyük çoğunluk, sosyal medyanın hayatlarını alt üst ettiğini söylüyor. Yükseköğrenim düzeyine sahip kişilerde ise bu kaygı çok daha fazla. Araştırma; dijital dünyada bir an önce sağlıklı bir denge kurmak gerektiğini ortaya koyuyor.
YAPAY ZEKA YASASI
Zaten uluslararası kuruluşlar tam da bu yüzden devreye girmiş durumda. Yine geçen sene hatırlarsanız dünyanın ilk ‘yapay zekâ yasası’ çıkmıştı. Avrupa Parlamentosu’nun çıkardığı bu yasa, insan haklarını tehdit eden yapay zekâ uygulamalarını ciddi şekilde yasaklıyor. Asıl amacı, yapay zekâ teknolojilerinin etik standartlara uymasını ve temel haklara saygı duymasını sağlamak.
Madem her yıkım aslında bir yaratım, her ölüm bir doğum. Madem yaşam dediğimiz şey sonsuz bir döngüden ibaret… O halde depremin üzerinden 2 yıl geçmişken, daha taze İstanbul depremini atlatmışken kendimize sormanın tam vakti: Biz yıkımdan bir yaratım çıkarabildik mi? Öğretilerini görüp hayata geçirebildik mi? Korkarım hayır. Öyle olsa İstanbul depremi hepimizi bu kadar korkutmazdı, bir şeyleri değiştirmiş olurduk. Sadece binalardan, kentsel dönüşümden bahsetmiyorum. O zincirin son halkası. Oraya giden süreçte bazı taşlar yerinden oynamalı ki, insanlar şehrin çeperlerine taşınabilsinler veya yer değiştirebilsinler. Peki nedir o asıl değiştirmemiz gereken?
YEREL ÜRETİM YAŞAMSAL
Cevabı basit: Depremden sonra bölgede hayat kurtaran sizce ne oldu? Tabii ki gıda yeterliliği. Bir başka deyişle, yerinde/yerel üretim olması. Zira böyle kriz anlarında dışarıdan gıda akışı kesildiği ve hayat durduğu için, bulunduğunuz yerde toprağın verdikleriyle ve onları kullanarak yapılan yerel üretimle hayatta kalabiliyorsunuz. Bu altyapı var olduğunda da orada yaşayan insanlar aç kalmıyor ve dışarıya/ marketlere bağımlı olmuyorlar. Bir millet de zaten ancak bu şekilde egemen, bağımsız olabiliyor. Yani kendi kendine yetebiliyor. Varlığını kendi gücüyle sürdürebiliyor. Yeniden büyük bir deprem olma ihtimali yüksek olan İstanbul’un kendine yeterliliği ise içler acısı. Bugün İstanbul, hiçbir gıda ürününde kendi tüketim ihtiyacını kendi üretimiyle karşılayamıyor. Buğdayı yüzde 5, yaş sebze-meyveyi de yüzde 1’in altında bir oranla kendi üretiyor. Bu da demektir ki; gıdada kendine yetmeyen İstanbul, Türkiye’nin dört bir tarafından ve yurtdışından gıda ürünlerinin tedarikine bağımlı. Yani olası bir depremde vay halimize.
İSTANBUL DIŞA BAĞIMLI
15 milyon küsurluk nüfusuyla İstanbul, Türkiye’nin gıda tüketiminin üçte birini yapıyor. Bu da tüm ülkeyi etkiliyor ve temsil ediyor. Dolayısıyla şehrin içinde bulunduğu bu bağımlı durum nedeniyle, gıda sistemimize dair alarm zilleri çalıyor. Hatırlayın daha 3 yıl önce pandemi döneminde neler yaşadığımızı. Bir anda küresel tedarik zincirleri durmuştu. Dünyanın en büyük buğday ihracatçısı olan Rusya, tarım ve gıda ürünü ihracatını yasaklamıştı. Tüm dünyayı “ekmek bulamayacağız” korkusu sarmıştı. Kısacası bir kriz anında bir ülkenin gıdada kendine yetebiliyor olması, yaşamsal varlığı için olmazsa olmaz. 2 yıl önce depremde bunun yereldeki önemine şahitlik ettik işte.
UZAKTAN GELEN GIDA
Son yaşadığımız İstanbul depreminden sonra ‘deprem’ yeniden gündemin en tepesine oturdu. Geçtiğimiz mart ayında ‘Deprem Bakanlığı Kurulsun!’ başlıklı bir yazı yazmış, depremle birlikte baş gösterecek olası senaryolara karşı önceden önlem almamız gerektiğine dikkat çekmiştim. Bu sefer çok şükür ki ucuz atlattık. Ama bunu ciddi bir işaret olarak almalı ve ACİLEN bir ‘Afet Bakanlığı’ kurmalıyız.
* * *
“Ancak bu sayede o bölgede ivedilikle ‘olağanüstü hal deprem bölgesi’ ilan edilebilir. Bu bakanlığın başına da tam yetkili, hızla karar alıp uygulayabilecek, bölgeye yatırımları ve bulduğu fonları en hızlı şekilde dağıtacak, 7/24 bölgede vakit geçirecek, oranın insanına bizzat dokunacak ve sil baştan yapılan yapılaşmayı tam kapsamlı hale getirecek biri atanmalı” demişti telefonda konuştuğum eski Ekonomi Bakanı Prof. Dr. Işın Çelebi. Rahmetli Turgut Özal döneminin ekonomi bakanlığını yaptığı için devletin reflekslerine hakim biri olarak, önemli eklemeler yapmıştı: “Binalar yeniden inşa edilirken oradaki yerel üretimin, kültürel mirasın, tarihi dokunun devamının sağlanabilmesi; halkın yaşamını kendi kendine idame ettirmesine de olanak verilmesi (tarım-hayvancılık, yerel üretim, ticaretle) için tam yetkili birinin sadece bölgeye odaklanması şart. Ayrıca bölgeye yardım eden çok sayıda gönüllü insan ve kurum oluyor ama herkes bir yerinden tutuyor. Tüm bu yardımların da koordine edilmesi gerekiyor. Böyle bir oluşum buna da hizmet eder” diyor. Ve de ancak başbakan yetkisinde birinin tüm bu zorlu süreci tam kapsamlı yönetebileceğini söylüyor.
İSTANBUL’DAN ANADOLU’YA
Hesaba katmamız gereken yaşamsal bir konu daha var: Bugüne kadar üretimi-sanayiyi-ticareti hep Batı’ya, ama özellikle İstanbul’a yığdık. Düşünün ki bugün koskoca Türkiye’nin ihracatının yüzde 50’den fazlasını İstanbul tek başına yapıyor. Tekstilde istihdam sıralamasında İstanbul 1’inci sırada geliyor. Ama buna mukabil, ihracatın en ağır topu olan tekstilde kullanılan pamuğun yüzde 60’ından fazlası Güneydoğu’da üretiliyor! Sizce burada devasa bir sorun yok mu? “Sorun çok büyük. Bugüne kadar tam anlamıyla tüm yumurtaları aynı sepete koyduk. Dahası; 2023 Kahramanmaraş depreminden sonra gelen göçle birlikte, İstanbul’daki yük daha da arttı. Şehrin bu yükü, yani Türkiye’nin ekonomisini kaldırması beklenemez. Kaldı ki buna bu şehirdeki yüksek deprem riskini eklersek, bu ülke için hayati bir hata” diyor telefonda görüştüğüm Diyarbakır Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO) Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Kaya. “2’ncisi; deprem gösterdi ki, yumurtaları farklı sepetlere bölerseniz, çarkın dönmeye devam etmesi çok daha kolay olur. Buna deprem bölgesinde bizzat şahit olduk. Bu nedenle yatırımın Anadolu’nun farklı şehirlerine dağıtılmasında fayda var” diye ekliyor.
GEÇİŞ SÜRECİ ŞART
İyi peki de yatırım, üretim, sanayi nasıl büyük oranda İstanbul’dan tahliye edilip Anadolu’ya dağıtılacak? Yatırımcının her şeyden önce o bölgede yaşam standardı ve insan kaynağına ulaşım endişesi var. Havaalanı-limana yakınlık, alışılmış bir üretim sistemi, nitelikli elemana kolay ulaşım, üreticilere yakınlık, tamirat vs. için teknik desteğin kolaylığı, gibi konularda İstanbul’u tercih ediyor. “Tam da bu yüzden bir geçiş süreci, kuluçka dönemi olmalı. İstanbul’daki bu avantajlar Anadolu’da oluşana ve yatırımcı buraya gelmek isteyene kadar 1000-1500 metrekarelik ‘hızlı işlik’ denilen, Organize Sanayi Bölgesi’nde üretim yapılabilecek geçici yerler sağlanmalı. Bu bölgenin avantajlarını görüp yaşayan yatırımcı zaten bir süre sonra buraya fabrika kurmak isteyecektir” diyor DTSO Başkanı.
