Verda Özer

17 Nisan 2024, Çarşamba 07:00

Bunları yapmazsak toplumsal belleğimiz yok olacak

Sizce ‘millet’ nedir? Bir toprak parçası üstünde yaşayan insanlar mı? Hayır, ona ‘topluluk’ deniyor. Bir topluluğun millet olabilmesi için ise Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi ‘ortak bir hatıra mirası’ gerekiyor. Yani insanların düşünce, ruh ve kültür açısından birbirine bağlı olması. “Bilelim ki milli benliğini bilmeyen milletler, başka milletlere yem olurlar” diyor Atatürk. Çünkü ortak benlik denilen o bağ yok olduğunda, bir millet de ortadan kalkıyor. Peki o zaman nedir o ortak benlik? Bundan kasıt hem sanat eserleri, işlenmiş motifler, kilimlerdeki desenler, kıyafetlerdeki aksesuarlar, kullanılan renkler, yemekler, mimari gibi somut eserler. Hem de binlerce yıldır nesilden nesile aktarılan-atalarımızdan devraldığımız kadim bilgiler, gelenekler-görenekler, örfler-adetler, motifler, ananeler…

Yani soyut belleğimiz. Kısacası kültür-sanat bir milletin ruhu diyebiliriz.

SÜRDÜRÜLEBİLİR SANAT

O zaman sormamız gereken şu: Sanatı nasıl sürdürebiliriz? ‘Sürdürülebilir sanat’ nedir? Son zamanlarda moda olduğu gibi geri dönüştürülmüş malzemelerden eserler üretmek midir? Yoksa çok daha ötesi midir? Dünyada kutlanan 15 Nisan Dünya Sanat Günü vesilesiyle sorguladığım bu soruya, girişimci ve sanat tutkunu Sertaç Taşdelen ‘eko-sistem’ diye cevap veriyor. Sanatın devam edebilmesi için devlet desteğinden müzeler gibi kurumlara, sanatçıyı koruyan vakıf-derneklerden sivil topluma, sistemin tüm parçalarının hep birlikte destek olması gerektiğini söylüyor. “Tıpkı tarım yapılabilmesi için toprağından gübresine, çok geniş bir ağın var olması gibi” diyor. Özellikle de finans ayağına vurgu yapıyor. 2 yıl önce başlattığı Sertaç Taşdelen Sanat Girişimi adı altında yarattığı çağdaş sanat koleksiyonu / fonu ile genç sanatçıların eserlerini ofisinde ve evinde hiçbir ticari beklenti olmadan sergilediğini anlatıyor.

ERİŞİLEBİLİR FİNANS

Sertaç Taşdelen. “Sanatın devamlılığı, asıl olarak genç sanatçıları desteklemekten geçiyor. Sanatı sadece bir yatırım ve prestij objesi olarak görmemekten, salt sanatsal değeri olduğu için satın almaktan geçiyor. Sadece büyük ailelerin finanse ettiği müzelerde var olmasından çıkarıp, sade vatandaşın erişebilmesini sağlamaktan, yeni-genç sanatçıların eserlerine ulaşabilmekten geçiyor. Ben de koleksiyonumu bu felsefeyle oluşturdum” diyor. Nasıl ki insanlar beğendikleri bir çantayı alıp onu bir daha satmıyorlarsa, makul fiyata genç bir sanatçının eserini de alabileceklerini ve tüm kurumların da sosyal sorumluluk olarak genç sanatçıyı desteklemeleri gerektiğini vurguluyor. Kısacası sanatçının ve onun eserini alanın, demokratik bir zeminde buluşmasını savunuyor.

SADECE SANAT BULUŞTURABİLİR

14 Nisan 2024, Pazar 07:00

Ancak dünya kadar sağlıklısın

Dünyanın sağlığı, insanın sağlığı demek. Biz ne kadar sağlıklıysak O da o kadar sağlıklı. Tam tersi de geçerli: O ne kadar iyiyse, biz de ancak o kadar iyiyiz. Toprağın, havanın, suyun, bitkinin, hayvanın ve insanın sıhhati birbirine bağlı. Bir bütün. İşte bugün Batı’da buna “Tek Sağlık” (One Health) diyorlar. Bizdeki Tevhid bilinci diyebiliriz.

SAĞLIKLI TOPRAK= SAĞLIKLI SEN

Şöyle ki: Ne yediğiniz, doğrudan tarımı yani toprağı etkiliyor. Tek tip yani çeşitsiz beslenince, toprakta da hep aynı şeyler ekilip biçiliyor. Mesela bir tarlada sürekli domates ekilirse, domates o topraktan hep aynı mineralleri çekiyor. O zaman da o toprakta o mineraller azalıyor. Bu da toprağı fakirleştiriyor ve zayıflatıyor. Tıpkı bir insanın bağışıklık sisteminin zayıflaması gibi. Toprağın sağlığı ne kadar bozulursa da, bizim sağlığımız o kadar bozuluyor. Dahası bu, dünyayı da hızla imha ediyor. Küresel ısınma, ormansızlaşma, çölleşme, erozyon, seller, denizlerdeki ve okyanuslardaki cansızlaşma… Hepsi ama hepsi toprağın fakirleşip azalmasından yani bizim yediklerimizden kaynaklı. Oysaki “dünya dostu beslenirsek” karbon salınımı yeryüzünde en az yüzde 30 azalacak, hayvanların ve bitkilerin ölümü yüzde 45 oranında düşecek, tarımsal alan en az yüzde 40 artacak ve hayvanların erken ölümü en az yüzde 20 azalacak.

* * * * *

Tam da bu yüzden çeşitli beslenmemiz, böylelikle toprağa farklı bitkilerin ekilmesi gerekiyor. Ne var ki bugün insanoğlunun tükettiği şeylerin yüzde 75’i sadece 12 adet bitki ve 5 adet hayvan türünden çıkıyor. Tüketilen kalori miktarının yüzde 60’ı da sadece 3 adet bitkiden geliyor! Bitki ve hayvan sayısının, yani bio-çeşitliliğin azalması da yukarıda anlattığım gibi toprağın yok olması anlamına geliyor.

UYANIŞ

Çok şükür ki, bugün dünya üzerinde büyük bir uyanış var. Birçok ülke ve kurum bu farkındalıkla harekete geçmiş durumda. Mesela 4 yıl önce Danimarka’nın Gıda ve Tarım Bakanı, ülkesinin “dünya dostu” beslenme şekline geçtiğini ilan etti. Tüm Kuzey Avrupa ülkeleri de beslenme şekillerini dünyayı koruyacak şekilde değiştireceklerini beyan ettiler. Bu uyanışa bir çağrı da özel sektörden, gıda sektörünün lider markasından geldi: Unilever’in altındaki Unilever Food Solutions (UFS/Gıda Çözümleri),1600 global şefle görüşerek ‘Geleceğin Menüleri Trend Raporu’nun 2’ncisini yayınladı. Rapor, 26 Mart’ta Unilever’in Hollanda’daki Gıda İnovasyon Merkezi Hive’da, Türkiye’de ise MSA’da (Mutfak Sanatları Akademisi) yapıldı. Ülkemizden sadece Od Urla’nın Kurucu Şefi Osman Sezener’in katıldığı global lansmanda; dünyada ve Türkiye’de farkındalığın arttığı ve beslenme alışkanlıklarının buna göre değiştiği anlatıldı.

03 Nisan 2024, Çarşamba 07:00

Bu kadar israfla Ramazan'ın bereketini kaçırdık

Öyle kaptırdık ki kendimizi dünya işlerine, işin özünden iyice uzaklaştık. Oruç tutuyoruz ama iftarda açık büfelerde kendimizi kaybedercesine yiyoruz. Karnımızı değil, gözümüzü doyuruyoruz. Daha doğrusu bir türlü doyuramıyoruz. Ramazan’ın ruhuna aykırı yaşıyoruz. Bereketin israfı azaltmaktan geçtiğini unutuyoruz.

Çok şükür ki bu Ramazan “İsrafını Azalt, Bereketini Katla” diyerek açık büfeyi kaldıran, sadece tadımlık birkaç iftariyelik servis ettikten sonra ana yemeği de seçenek olarak sunan bir mekan ortaya çıktı. Hem de bu mekan bir kongre merkezi olarak da hizmet veren devasa bir otel. “Orucunu açan bir insan zaten bir kase çorba içip birkaç zeytin yiyince doyuyor, daha fazlasını midesi almıyor. Tüm o açık büfeler, dolup taşan tabaklar günün sonunda çöp oluyor. Bu tonlarca israfla da Ramazan’ın tüm bereketi kaçıyor. 23 yıllık kariyerimde içimi acıtan bu duruma ‘Yeşil Ramazan’ uygulamasıyla bu yıl artık bir son vermek istedik. İsrafını ne kadar azaltırsan, sevabının o kadar artacağının bilinciyle…” diyor Hilton İstanbul Bomonti Oteli ve Konferans Merkezi’nin Baş Şefi Alexis Atlamazoğlu. “İsrafı yarıya indir, bereketini ikiye katla” mottosuyla bu uygulamayı globalde 3 yıldır hayata geçiren Hilton, bu sene İstanbul Bomonti’de de bu felsefeyi başlatarak diğer tüm mekanlara örnek oluyor.

AKILLI ÇÖP

Hilton Bomonti’de 5 yıldır baş şef olan Alexis Atlamazoğlu, otel ve kongre merkezi olarak yıllardır çok ciddi bir tasarrufgeri dönüşüm politikası uyguladıklarını anlatıyor. Mutfaklarında kullandıkları “akıllı çöp” sistemi, zaten mutfaktan çıkan ve çöpe giden her bir gramı kontrol ediyor. Zira bu akıllı ‘bütünsel atık yönetimi’ ile çöpe atılan her yemek çeşidi/her ürün bir kamera tarafından çekiliyor ve türü tespit edilerek merkeze bildiriliyor. Sonrasında otel bu tespit edilen atıklardan yeniden yenilebilir olanları kullanarak yemek yapıyor. Yenilemeyecek olanları ise hayvan barınaklarına iletiyor. “Ama asıl önemli olan hiç atık oluşturmamak olduğu için, elimizden geldiğince son anda üretmeye, tabağı hazırlamaya çalışıyoruz” diye vurguluyor usta şef.

GIDANI YAKINDAN AL

İsraf demek sadece tabaklardan çıkan atıklar değil elbette. Uzak yerlerden gıda tedarik etmek de çok ciddi bir israfa neden oluyor. O gıda maddesi yoldayken taşındığı araçlar zaten zarara sebep olurken (yakıt, egzoz vs.), bir kısmı da yolda heba olduğu için atık haline geliyor. “Bu yüzden biz ‘80 km’ politikası uyguluyoruz. Yani otelimizin 80 km’lik çapından malzemelerimizi almaya çalışıyoruz” diyor Hilton İstanbul Bomonti’nin Sosyal Sorumluluk ve Sürdürülebilirlik Lideri Eda Katalan. “Örneğin yoğurdumuzu Kanlıca’dan alıyoruz. Böylelikle coğrafi işaretli olan ‘Kanlıca yoğurdu’nu kullanarak onu yaşatmaya da devam etmiş oluyoruz” diyor. Otele ek olarak devasa bir kongre merkezi olarak çok büyük toplantılara, zirvelere de ev sahipliği yaptıkları için; başka otellere kıyasla çok daha fazla miktarda ve farklı nitelikte atığa sebep olduklarını, bunları da yüzde yüz değerlendirdiklerini anlatıyor. Karbon ayak izlerini nötrlemek için, eşdeğer miktarda ‘karbon nötrleme projeleri’ ile birçok çevreci projeye destek olduklarını söylüyor.

DOYMAYAN ADAM

Birleşmiş Milletler Çevre Programı’nın (UNEP) raporları, Batı Asya’da dinî bayramlar ve kutlamalar sırasında gıda israfının yüzde 25 ila yüzde 50 arttığını gösteriyor. Yani aslında maneviyatımızın güçlenmesi ve çevremize verdiğimiz zararın minimize edilmesi gereken bu dönemlerde, aksine daha da çok israf ediyoruz! Bu da bana ‘Donut Ekonomisi’ kitabının yazarı, Oxford Üniversitesi Ekonomi Profesörü Kate Raworth’in şu sözlerini hatırlatıyor: “Elinde para, kafasında hesap makinesi, kalbinde egosu olan birer adam haline geldik hepimiz. Bu adam işinden nefret ediyor ve lüksü seviyor. Bitmeyen ihtiyaçları var. Doymuyor, doyamıyor. Her şeyin de fiyatını biliyor çünkü ona göre her şeyin bir fiyatı var. Bu rasyonel ekonomik adam sadece kendine değil, dünyaya da çok zarar vermeye başladı. Acilen yeni bir adam portresine, 21. yüzyıl için yeni bir ekonomi hikayesine ihtiyaç var.” G G G Yani Yeşil Ramazan gibi girişimlere acilen ihtiyacımız olduğunu söylüyor. Peki acaba otele iftar için gelip de açık büfe bulamayan müşteriler Yeşil Ramazan’dan şikayetçi mi? Alexis Şef şöyle cevap veriyor: “Bugüne kadar hiçbir şikayet almadık, Verda Hanım. Ben bu işe başladığımdan beri alışkanlıklarımız çok değişti. Mesela artık tatlılara çok daha az şeker koyuyoruz ve kimse karşı çıkmıyor. Çünkü farkındalığımız arttı, bilincimiz yükseldi” diyor. Bu sözü bana nefes gibi geliyor.

31 Mart 2024, Pazar 07:00

Yeşil Türkiye

İstediğimiz kadar “geri dönüşüm, israf, atık” deyip duralım. Son haftalarda yeri göğü kaplayan seçim bayrakları/afişler gösterdi ki söylemimizle eylemimiz tutmuyor. Hatta arada uçurum var. Dahası; insanlar artık “yeşil siyaset” istiyor. Yani alışageldiğimiz siyasi konuların ötesinde, hepimizin yaşamını doğrudan etkileyen meselelerle ilgilenilmesini ve adımlar atılmasını talep ediyorlar. Tüm anketler bunu ortaya koyuyor.

* * * * *

Dünyayı saran “yeşil dalga”, korona döneminde insanların sağlığa ve temiz havaya verdikleri önemin artmasıyla birlikte aniden çok güçlendi. Siyaseti de dönüştürdü. Artık bu hassasiyeti taşımayan, insanların sağlığına - soludukları havaya önem vermeyen partileri vatandaşlar cezalandırıyor. Dolayısıyla merkez siyaset ekoloji etrafında şekilleniyor. Mesela 2020 yerel seçiminde Fransa tarihinde ilk kez ülkenin çoğu şehri, Yeşiller Partisi’ne (EELV) geçti. Başkent Paris de “çevreci” belediye başkanını yeniden seçti. O yerel seçimde oyları yükselen tüm partilerin, çevre politikalarını öne çıkaran partiler olduğu tespit edildi. Çevre, iklim ve sağlığı gündemine almayan partiler ise ciddi oy kaybetti. Bitmedi: Cumhurbaşkanı Macron mesajı aldı ve seçim sonucu belli olduktan sadece birkaç saat sonra, iklim kriziyle mücadele için tam 15 milyar Euro ayırdığını açıkladı. Hem de sadece iki yıl için. Bitmedi! Yaptığı yasal düzenlemeler sayesinde bugün Fransa’da çevreye zarar vermek, ciddi bir “ekolojik tahribat” suçu sayılıyor.

ULUSAL DEĞİL KÜRESEL

Yeşil dönüşüm sadece Fransa değil, tüm Avrupa için bir dönüm noktası oldu ve sadece Yeşiller gibi çevreci/ekolojik partilerin önceliği olmaktan çoktan çıktı. Merkez partilerin de gündeminin tepesine oturdu. Hakeza Avrupa Birliği 2019’un sonunda, iklim kriziyle mücadelede dünyada öncü rol üstlenmek için “Yeşil Anlaşma” adında bir eylem planı açıkladı. Artık ticaretten sanata her şey “yeşil kriterlere” tabi.

* * * * *

Kısacası seçimlere eskiden, yani 20. yüzyılda olduğu gibi “sadece ulusal” olarak bakmamız doğru değil. Zira artık yapılan her tercih yerküremizle ilgili. Hava, su, toprak hepimizi sarıyor ve içinden geçtiğimiz “doğal afetler kısır döngüsü” tüm insanlığı ilgilendiriyor, acil eyleme çağırıyor.

29 Mart 2024, Cuma 07:00

Yetti şu seçim bayrakları ve otobüsler

Belediye seçimlerine günler kala sokaklarda tavan yapan seçim arabalarının gürültüsü ve bayrak yarışı, aslında yerel adayların vatandaşa ne kadar uzak kaldığını gösteriyor. Zira artık yeni bir çağdayız. ‘Yeşil dönüşüm’ün gerçekleştiği, dijitalleşmiş bir dönemdeyiz. Her şeyden önce bugün vaktinin çoğunluğunu ekrana bakarak geçiren insanları bayrakla ve ses gürültüsüyle etkilemek mümkün değil. Etkileşimin kodları değişti. 2’ncisi, israfa ve atığa karşı farkındalığımız bu kadar artmışken, kumaş bayraklarla donatılmamız bırakın etkilenmeyi, bizleri uzaklaştırıyor bile.

EKOSİYASET

Son yıllarda iklim krizi, seller, erozyonlar, orman yangınları, müsilaj, pandemi, salgınlar vs. sayısız doğal afetle sınandık. Uzun süredir sınandığımız bu olaylar zinciri, çoğumuzu uyandırdı. Artık insanlar hem bu felaketlere çözüm bulunsun istiyor. Hem de kendi sağlıklarının çevrenin sağlığından geçtiğini görüyorlar. Soludukları havanın temiz olmasını, içtikleri suyun hastalıklı olmamasını, toprağın sağlığına kavuşmasını istiyorlar. Siyasetçilerden de iklim krizi başta olmak üzere çevre politikalarını açıklamalarını ve önceliklendirmelerini talep ediyorlar. Ama görünen o ki bu talep yereldeki adaylara ulaşmıyor. Şükür ki imdadımıza yetişip bu istekleri yukarıya ulaştıran TEMA Vakfı gibi sivil toplum kuruluşları var: TEMA, 28 yıldır her seçim öncesinde yayınladığı gibi bu yıl da açıkladığı ‘Ekosiyaset Belgesi’ ile tüm yerel yönetim adaylarına izlemeleri gereken yol haritasını gösteriyor ve çözüm önerileri sunuyor.

YÜZDE 93 ŞEHİRDE!

Bana kalırsa rapordaki en çarpıcı unsur, Türkiye’de kent-kırsal dengesinin geldiği vahim nokta: Dünyada ortalama olarak kentlerde yaşayan nüfus yüzde 56 iken, bu oran Türkiye’de yüzde 93! Bu da köylerin, kırsal yaşamın, yerel üretimin neredeyse bitme noktasına geldiği anlamına geliyor. Tam da bu yüzden seçimlerin en öncelikli gündemi bu olmalı. TEMA Vakfı’nda Çevre Politikaları ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Başkanı olan Eylem Tuncaelli, “Kentleşmenin bu kadar çok olması, yeşil alanların da yok olduğuna işaret ediyor. Güvenli gıdaya erişim de bir başka olumsuz etkisi. Şehirlerde tarım-hayvancılık yapılamadığı için ve gıda uzaktan tedarik edildiği için yeterli ve sağlıklı gıda temini sıkıntısı var. Ekolojik dengenin bozulması, örneğin dere kenarlarına yapılan yerleşimlerin sel ve su baskınlarına sebep olması gibi getirileri de var. Şehir içinde sıcaklıkların artması ve buna bağlı olarak can kayıplarının ve enerji maliyetlerinin artması, iklim dengesinin bozulması ve biyolojik çeşitliliğin azalmasını saymıyorum bile” diyor.

UYUM VE TASARRUF

Doğa olaylarına karşı şehirlerin direncinin arttırılması, entegre atık yönetimi, enerji tüketimini minimize eden daha tasarruflu sistemlere geçilmesi (yağmur hasadı gibi uygulamaların eklenmesi), fosil yakıtsız ulaşımın arttırılması (bisiklet yolları, deniz ulaşımı, raylı sistemler vs.) belgede geçen öneriler arasında. Tüm bunların insanı ya da çevreyi önceliklendiren değil; insanla çevrenin uyumunu önceliklendiren bütünsel bir bakış açısında ele alındığını özellikle eklemeliyim.

ACİL PLANLAMA

24 Mart 2024, Pazar 07:00

Duy bizi ey belediye!

Deprem bölgesinde binalar herkesin üstüne çöktü. Kimin üstüne çökeceğini ayırt etmeden. Kimliğine, cinsiyetine, siyasi çizgisine, rengine bakmadan. Tam da bu yüzden bir binanın çökmemesini sağlamak için biz de ayırt etmemeliyiz. Kimsenin kimliğine, çizgisine, rengine bakmadan; ancak hep birlikte hareket ederek o binayı güçlendirebilir, çökmesini engelleyebiliriz.

* * * * *

Kendi apartmanınızı düşünün. Asansörün tamiri, çöplerin toplanması, kapı önünün temiz olması için tüm komşuların elini taşın altına koyması gerekmiyor mu? Komşu olmak tüm çizgileri aşmayı ve tüm farklılıklarınıza rağmen ortak akılda buluşmayı, çözüm üretmeyi gerektirmiyor mu?

KOMŞUCULUK ÜST KİMLİK

İşte bir ülkenin idaresi de her bir binadan, sokaktan, mahalleden geçiyor. Güçlü bir millete, kendi mahallemizden çıkılıyor. Kentler, şehirler bize farklılıkları kabullenerek ortak zeminde buluşmak için fırsat veriyor. Sanki “burada bile ayrışırsanız binanızı güçlendiremezsiniz -hiçbir şeyi çözemezsiniz, o binaların altında kalmaya mahkum kalırsınız” diyor. Tam da bu yüzden tam 1 hafta kalmış olan yerel seçimleri genel seçimlerden çok daha ciddiye almamız gerekiyor. Daha sokağımızı yöneten, temizleyen, düzene sokan bir belediyeyi seçemezsek… Aynı şekilde belediye de kaynakları doğru kullanmazsa, herkesi kapsamazsa, toplumdaki eşitliği gözetmezse, şeffaf olmazsa, hesap vermezse, ona emanet ettiğimiz kaynakları israf ederse, kadını-erkeği-çocuğuengelliyi- yaşlıyı yani her katmanı hesaba katmazsa ve ortak aklı hiçe sayarak kendi bildiğini okursa… Nasıl sokağımız, dolayısıyla şehrimiz ve dolayısıyla ülkemiz güçlü olur Allah aşkına?

KÖPRÜ KURUYOR

Argüden Yönetişim Akademisi tam da bu konuya layıkıyla el atmış. Kamu, sivil toplum, özel sektör ve uluslararası kurumlarda yönetişim kalitesini arttırmak için 2014’te kurulan vakıf, “Vatandaş Bakışıyla: İstanbul İlçelerinin Belediye Yönetişim Karnesi” adında, yerel yönetimler için iyi yönetişimin nasıl olacağına dair bir yol haritası çizmiş. Biz kent paydaşları için kılavuz niteliğinde olan bu el kitabı, belediyelerin izlemesi gereken yolu adım adım tarif ediyor. Bize de haklarımızı hatırlatıyor. Bu rehbere bakıp hangi belediye ne yapmış açıkça görebilmemizi ve değerlendirebilmemizi sağlıyor. Yani tam anlamıyla vatandaşla belediye arasında köprü kuruyor. İkisini de uyandırarak harekete geçiriyor. “Belediyeleri hep siyasi partiler üzerinden ve seçimden seçime konuşmaya alışmışız. Oysaki o aradaki 5 yıl boyunca biz vatandaşların emanetin nasıl ve ne yönde kullanıldığını izleme, bilme hakkımız var. Karar verme ve çözüm bulma süreçlerine de katılma, söz sahibi olma hakkına sahibiz” diyor raporu hazırlayanlardan, Argüden Yönetişim Akademisi’nde Akademik Kurul Üyesi olan Dr. İnan İzci. Belediyelerin izlemesi gereken prensipleri de bir ölçümleme doğrultusunda tespit ettiklerini anlatıyor.

20 Mart 2024, Çarşamba 07:00

Artık zehirlenmeden giyinmek mümkün

Biliyor musunuz ki, tekstil sektörü demir-çelikten sonra en çok enerji israf eden, yani doğalgaz-su harcayan sektör. Birleşmiş Milletler’in (BM) 2018 raporuna göre; moda endüstrisi, küresel karbon emisyonlarının yüzde 10’unu ve küresel atık suyun yüzde 20’sini oluşturuyor. Tabii ki tişört, kazak vs. hiçbir şey almayalım demiyorum. Ama ne giydiğimizin-satın aldığımızın farkına varalım ve farkına vararak seçelim. Mesela artık üretimde çok daha az su-elektrik harcayan teknolojileri kullanan markalar var. ‘Susuz boyama’ ve ‘susuz finish’ (son bitim işlemi) dediğimiz yöntemlerde yeni teknolojiler kullanıldığında, bir ayda 4 kişilik bir ailenin tam 43 yıllık su ihtiyacı kadar su tasarruf ediliyor. Aynı zamanda yüzde 80 daha az kimyasal kullanıldığı için, yüzde 72 daha az buhar harcanıyor. Bu da 1 ayda yine 4 kişilik bir ailenin 3 yıllık elektrik ihtiyacı ve 43 yıllık doğalgaz ihtiyacı kadar tasarruf demek.

ZARAR GİYERKEN DEVAM EDİYOR

Ama sıkıntı sadece bir kumaşın üretim sürecinde değil. Siz onu giyerken de çevreye ve kendinize ciddi zarar verebilirsiniz. Mesela petrol türevi olan sentetik malzemeler ucuz oldukları için tercih ediliyor ancak fosil yakıtlardan yapıldıkları için sadece çevreye zararlı değiller. Bu sentetik kumaşlar teninize de zarar vermekle kalmıyor, çamaşır makinesinde yıkanırken büyük miktarda mikro-plastik açığa çıkarıyorlar. Bu yolla suya yani derelere-denizlere ve dolayısıyla canlılara karışan bu mikro-plastikleri biz de suyla ve balıklarla birlikte içimize alıyoruz. Yani hem tabiata hem kendimize muazzam ziyanları var.

GERİ DÖNÜŞÜMÜ KOLAY KUMAŞ

O giysiyi siz elden çıkardıktan sonrası ise başka bir muamma. Bazı kumaşlar doğada kolaylıkla çözülürken, çoğunluğu çok uzun süre kaybolmuyor. Tam da bu yüzden tekstil/moda sektörünün dünyaya en az zararı vermesinin en kolay yollarından biri geri dönüşüm. Bizlerin geri dönüşümü kolay olan kumaşları tercih etmesi gerekirken (hatta giyilen kıyafetlerin tekrar geri dönüştürülerek üretilmesi dünyada artık çok yaygın bir yöntem), markaların da üretimde verdikleri fireleri geri dönüşüme dâhil etmesi gerekir.

TEMİZ TEKSTİL

Kısacası “sürdürülebilir” yani “temiz tekstil” kumaşın üretildiği malzemeden başlayıp, o kumaşın sonradan doğada parçalanmasına kadar giden bir süreci kapsıyor. Çok şükür ki bugün dünyada tüm bu süreci layıkıyla uygulayan markalar var. Bunların başında da Avusturya menşeli Lenzing geliyor. 85 yıllık geçmişi olan, Türkiye’de de 2017’den beri faaliyet gösteren marka, yenilenebilir ağaç ham maddesinden elyaflar üretiyor ve çok katı bir ağaç alım-kullanım politikası uyguluyor. Sadece sertifikalanmış ağaçları, yani kendini çok kısa zamanda yenileyen ağaçları veya kesilen miktar kadar ağaç dikilen alanları / ormanları kaynak olarak kullanıyor.

17 Mart 2024, Pazar 07:00

Yeter artık yoksa yetmeyecek

Bugün 1.5 milyardan fazla insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. 820 milyon insan da açlık sınırının altında yaşamaya çalışıyor. Bunun arkasındaki asıl sebep ise gıda kaybı ve israfı. Düşünün ki; gelişmekte olan ülkelerde ürün kaybı daha hasat aşamasında yüzde 40 oranında! Yani üretimin nerdeyse yarısı henüz sofraya ulaşmadan çöpe gidiyor. Sırf Türkiye’deki yıllık kayıp, 8-10 milyon nüfusluk bir ülkenin tüketebileceğinden daha fazla. Bununla birlikte, gıda israfı ise Türkiye’de yüzde 30’larda. Bu israf edilen gıdayla yılda 20-25 milyon insan açlıktan kurtarılabilir! ‘Her şey dâhil’ otellerde tabaktan geri dönen miktar yüzde 65. Butik otellerde bu yüzde 52. Restoranlarda ise yüzde 74! Bu arada bir ürünün çöpe atılması, birçok kaynağın da israf edilmesi anlamına geliyor. Mesela 1 kg domates çöpe atılınca, onu üretmek için kullanılan 50 litre su da israf edilmiş oluyor. Tüm bunları ortaya koyan ise ben değilim, TÜBİTAK ile Metro Türkiye’nin 2018’de yaptığı araştırma.

DOĞRU SİPARİŞ VE PORSİYONLAMA!

1964’te Almanya’da kurulan, bugün 30’dan fazla ülkede hizmet veren, 1990’da da Türkiye’de açılan uluslararası perakende şirketi Metro; ülkemizde 2016’dan beri atıksız mutfak için çabalıyor. “Mücadelemiz 3 koldan sürüyor. 1’incisi; kendi operasyonlarımızda satış özelliğini kaybeden ürünleri, hayvan barınaklarına ve gıda bankalarına veriyoruz. 2’ncisi; uluslararası Dünya Kaynakları Enstitüsü’nün (WRI) ‘Gıda Kayıpları ve Atıklarıyla Mücadele’ hareketine katıldık ve 2030’a kadar kayıplarımızı yüzde 50 oranında azaltma sözü verdik” diyor Metro Türkiye’nin Kurumsal İletişim ve Kamu İlişkileri Müdürü Aslı Duran. 3’üncü olarak da 2018’de müşterileri olan otelleri, restoranları, kafeleri ve catering (ikram hizmeti) servislerini kapsayan çok önemli bir hareket başlatmışlar: “Mutfaktaki atığı bir yere kadar yönetebiliyorsunuz. Ama tüketicinin tabağından gelen atıklar, sizin kontrolünüzde değil. Bu yüzden doğru talep / sipariş ve doğru porsiyonlama yaşamsal önemde” diyor Aslı Hanım. Buna yönelik 2021’de Tarım ve Orman Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) ile birlikte toplu tüketim merkezleri için (oteller, restoranlar vs.) ‘gıda israfıyla mücadele kılavuzu’ çıkardıklarını ve yüz yüze eğitimler verdiklerini anlatıyor.

GENÇ ŞEFLERLE GELECEĞE

Metro Türkiye’nin 2 yıldır ‘gıdanın geleceği için atıksız mutfak’ temasıyla düzenlediği “35 Yaş Altı 3 Şef” yarışması ise en önemli atılımı. Dude Table Gastronomi Ajansı ile birlikte 7 Aralık’ta düzenledikleri bu yarışmaya bu yıl 80 başvuru olmuş. Ön elemeye kalan 10 kişi arasından seçilen 3 genç şef, geçtiğimiz hafta ödül olarak İtalya’nın Bolonya şehrinde bulunan ve ülkemizde tek iş ortağı Dude Table olan Future Food Institute’ta (Geleceğin Gıdası Enstitüsü) sürdürülebilir mutfak eğitimi aldılar. Benim de katıldığım bu programda sürdürülebilir gıda-mutfak (gıda israfını önleme ve atıklardan lezzetler yaratma) ve “farkında beslenme” (mindful eating) hakkında çok derinlikli bilgiler aldık.