Yüce Zerey: Dünya şirket gibi yönetilirse ne olur?

Yeni bir toplum modeli düşünün ki, sosyal mecralarda gün boyunca canlı yayın açık şekilde dolaşmak kaliteli hayatın olmazsa olmazı sayılıyor, nezaketsiz bulunduğu için kürdan kullanmak yasak, herkes baston yutmuş gibi dimdik yürümek zorunda, tüm küfürler suç sayıldığından söylenmesi mümkün olan en kaba cümle “Lanet olasıca beyefendi yoldan çekilebilir misiniz?” Bu yönetim modelinin adı ‘mima’

01 Haziran 2019, Cumartesi 08:01
A A
Yüce Zerey: Dünya şirket gibi yönetilirse ne olur?

IŞIL CİNMEN

isil.cinmen@posta.com.tr

Fotoğraflar: Bahadırhan Erkoç

İnsanlık savaşın ve hastalıkların pençesinde yok olmak üzereyken hayatta kalanlar, performans yönetimi bazlı bir modelle yönetilmeye başlıyor.

Yani ‘mima’ dünya bir şirket gibi yönetilirse neler olacağını gösteriyor.

‘The Profesyonel’ ve ‘Fabrika ayarlarına geri dön’ün yazarı Yüce Zerey’in üçüncü kitabı ‘mima’da “Bakıyor ama görmüyor. Öğreniyor ama anlamıyor. Okuyor ama unutuyor” diye tanıttığı ‘yeni dünya insanı’ ve yaşadıkları, kimi zaman bize ve bugün olanlara öyle çok benziyor ki, insan satır aralarında uzun uzun durup düşünmek durumunda kalıyor.

Yazarlığın dışında bir pazarlama profesyoneli olan Yüce Zerey’in kariyerinde 130’dan fazla ödül var.

THY, Coca-Cola ve Unilever’den sonra şimdi Hepsiburada bünyesindeki tüm pazarlama faaliyetlerini yönetiyor. London School of Economics mezunu olan Zerey, 18 yıldır Bilgi Üniversitesi’nde ‘Pazarlama Yönetimi, İnteraktif Pazarlama’ yüksek lisans dersleri veriyor.

Tüm hikâye şu soruyla başlıyor: İnsanlık olarak bu zamana kadar en iyi neyi yönettik?

Evet. Hikâye; savaşlar, hastalıklar ve kötü yönetimler nedeniyle milyarlarca kişinin öldüğü bir dünyada hayatta kalan bir avuç insanın yeni bir yönetim modeli arayışıyla ilgili. Dünya halklarının yüzde 82’si ağır depresyonla boğuşuyor. Tüm sistemler batmış durumda ama her şeye rağmen şirketler ve performans odaklı profesyonel yaşantı tüm bunlardan etkilenmeden ayakta kalmayı sürdürüyor.

Yani insanlık olarak bu zamana kadar en iyi şirketleri yönettik… Öylemi?

Kitabın dünyasında bir grup insan hayatta kalıyor ve “Şimdi ne yapacağız” diyorlar. Anarşiyi deniyorlar ama olmuyor. Yeni bir yönetim sistemi denemeye karar veriyorlar. Tarihte her türlü yönetim şekli denendi ama bir ülkeyi şirket gibi yönetmek denenmedi.

Şirketler toplumlardan bağımsız olarak hep ayakta kaldı. “Şirketlerin ayakta kalmasını sağlayan şey performans yönetimiyse biz de toplumları böyle yönetelim” diyerek ortaya çıkıyorlar. Böylece yaşayan sınırlı sayıdaki kişi ‘Mima’ adlı performans yönetimi bazlı bir yönetim modeline geçiyor.

PUANIN EVLENMEYE YETİYOR MU?

2040’tan başlayıp 2020’ye geri geliyor hikâye. Neden bu kadar yakın bir tarih seçtiniz?

Çünkü aslında bugün de pek farklı değil. Kitapta anlattığım distopyayı hayatımızda yavaş yavaş yaşamaya başladık. ‘Mima’daki performans bazlı vatandaş sistemi Çin’de çoktan uygulanmaya başlandı. Mesela kitapta performans puanına göre bir mekana gidebiliyorsun, puanına göre biriyle evlenebiliyorsun, puanın kadar lüks yaşayabiliyorsun.

Aslında şu anda da bu hayatı yaşıyoruz...

Evet, sadece burada performansın yerine parayı ya da rütbeyi koyuyoruz. Nitekim son on yılda sosyoloji kitaplarında en çok kullanılan kavramlardan biri performans.

Bu ne anlama geliyor?

Yani tüketim toplumu yerini performans toplumuna bırakmak üzere. Bu gidişat fazlasıyla travmatik. ‘Mima’da mükemmel olmayana, mükemmel performans göstermeyene yer yok. Bugün derin travmaları olan insanların ruh hâline bir bakın. Kendini sevmiyor, özgüveni yok, değer arayışı var. Deli gibi davranıyor, deli gibi saldırıyor her şeye. Mükemmel olmak istiyor, hiç tavizi yok.

Bu kitap neyi düşünerek okunmalı?

Bugünkü hayatı, kitabın dünyasıyla karşılaştırarak okumalarını isterim. İyi yemek olan yere gitmekten ziyade Instagram kadrajına uygun yerlere gitmek istiyoruz. Mükemmeli sergilemek istiyoruz. Kitaptaki dünya, hayatımızdan hiç uzak değil.

Kitapta “Gerçek ihtiyaçlarla soyut ihtiyaçların birbirine karıştığı toplum, tüketim toplumudur” deniyor. Hangi ihtiyaç sahte, hangisi gerçek bilmem için önce kendimi bilmem gerekiyor. Rahatsız edecek bir kitap ‘Mima’.

İlk kitabınız ‘The Profesyonel’ ile son kitabınız ‘mima’ arasında nasıl bir bağlantı var?

2014’te yazdığım ‘The Profesyonel’ beyaz yaka dünyasındaki personaları tespit ve tasnif eden eğlenceli bir kitaptı. 2016’daki ‘Fabrika Ayarlarına Geri Dön’ kitabında profesyonel dünyaya kendini kaptıranlara, “İllüzyonun içinde yaşıyorsunuz. Gerçek hayat böyle değil” dürtmesi var.

‘Mima’da ise ezberlerin bozulma hikayesi var. ‘Mima’nın sosyolojik, psikolojik ve tarihsel bir arka planı var. Özellikle ilk 50 sayfa “Sen bu hayatı yaşıyorsun çünkü şöyle şöyle şeyler olmuştu ama sen pek yakalayamamıştın” diyor, yani hazırlıyor.

AŞK, RUHUN GÖÇ ETMESİDİR

Mima’ tüm bu analizlerden sonra bir nevi ütopya olarak kuruluyor ama sonra distopya haline geliyor.

Çünkü bir sistem en nihayetinde ancak insanın travmaları ve psikolojisi kadar mükemmel olabilir. Yani aslında mükemmel olamaz. Güç, insanı değiştirir. İnsanın olduğu her yerde bu gerçeği asla unutmamak lazım.

Büyük bir kitlenin yönetimi elimize verilse hiçbirimiz nasıl davranacağımızı bilemeyiz. Bugünün insanı şaşırmayı bile unutmuşken ona biri çıkıp türlü kuvvetler ve kudretler verse, türlü imkanlar tanısa, seyredin siz panayırı.

Kitabın arka planında bir aşk hikayesi var. aşkı ‘ruh göçü’ olarak tanımlıyorsunuz. Bu çok hoş...

Her şeyin mükemmel olması gereken bir dünya düşünün. Dolu dolu ağlamaya bile yer yok. Bu dünyada aşk bir zaaf ve eksiklik. Yani bu dünyada aşka yer yok! Ana karakterimiz Alaz’ın hayatında da aşka yer yok.

Alaz, zirveye çıkma hedefi olan bir adam ama Azra’yı görünce kaza geçirmiş gibi oluyor. Tarif edemediği hislerle tanışıyor. İlk defa kalbinin varlığını hissediyor. Hayret makamı burası...

Azra, Alaz’ın eksikliklerini tamamlıyor. Yani ikisi de eksik parçalarını buluyorlar. İkisi birbirine göç edip tek bir ruhta birleşir gibi… İşte bu birleşmede günümüz ilişkilerine çok atıf var. Aşklar ne kadar gerçek, hisler ne kadar gerçek...

Çocukluğumdan beri ciddi bir gözlem takıntım var

Bir pazarlama uzmanıyken neden yazmaya başladınız?

Yazıyorum çünkü okuyorum. Sadece kitap okumaktan bahsetmiyorum. Kadınların çoğunlukta olduğu bir ortamda, kadın günlerinde büyüdüm. Onların detaycılıklarından ve gözlem yeteneklerinden etkiledim. Çocukluğumdan beri ciddi bir gözlem takıntım var. İnsanı, toplumu, hayatı okuma ve anlama isteğim hep vardı.

Gözlemleme ve yorumlama bir ihtiyaç gibiydi... Zaten pazarlama da insana dayanan bir disiplindir. İnsanı iyi okuyup ikna etmen gerekir. Önce insanı anlaman sonra da ona bir şey anlatman lazım. Tüm bunlar vesilesiyle de yazmaya başladım diyebilirim.

Twitter’da mükemmel ruh Instagram’da mükemmel fizik LinkedIn’de mükemmel kariyer

Kitaptaki kriterlere göre çirkin sayılıyorsanız sistem size estetik yardımı yapıyor. Üç ay içinde bu estetik yardımını kullanmazsanız sistemin dışına atılıyorsunuz…

Instagram üzerinden konuşalım. Öyle bir forma ulaştı ki mükemmel olmayan kimseye yer yok artık. İnsanların mükemmel olduklarını gösterdikleri bir platforma dönüştü Instagram.

Twitter’da mükemmel bir ruhumuz, Instagram’da mükemmel bir fiziğimiz, LinkedIn’de mükemmel bir kariyerimiz var. Facebook bile bu mükemmeliğimize dayanamıyor artık, ‘sarmıyor’ bizi. İşte ‘Mima’, bugün yaşadığımızın hayatın bir metaforu. “Böyleyken böyle” der gibi.


Sıradaki haber yükleniyor...