Yurdaer Okur: Sahne siyah bir boşluktur, tir tir titrersin ama alkışı duyduğun an müthiştir

Yurdaer Okur: Sahne siyah bir boşluktur, tir tir titrersin ama alkışı duyduğun an müthiştir

Usta oyuncu Yurdaer Okur, son yıllarda çok dikkat çekiyor. ‘Karadayı’ dizisiyle geniş kitlelerce tanındı, ‘Yeter’ dizisindeki performansıyla takdir topladı. Gişe rekoru kıran ‘7. Koğuştaki Mucize’ filminde öyle sahici oynadı ki hayretle izledik. Yarattığı her kötü karakter izleyenlere sinir krizi geçirtiyor. Yurdaer Okur, şimdi de ‘Kefaret’ isimli dizide Nurgül Yeşilçay ve Mert Fırat’la başrolü paylaşıyor. Hayranlık uyandıran esaslı oyunculuğunu, hayatı ve yeni dizisini konuştuk. Alev Gürsoy Cimin / alev.gursoy@posta.com.tr

27 Aralık 2020, Pazar 07:00 Son Güncelleme:
YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Hep iyi filmlerde, hep ses getiren dizilerde yer alıyorsunuz. Bunun sırrı nedir?

Oyuncunun içgörüsünün ya da öngörüsünün kuvvetli olması gerekiyor. İçinde olmaktan mutluluk duyacağı, kendini geliştireceği bir proje olması önemli. Ben de buna dikkat ediyorum. İçimdeki sesi dinlerim. Zihnimle değil de daha çok kalbimle karar veririm.

Peki, ‘Kefaret’ dizisinin senaryosunu ilk okuduğunuzda ne hissettiniz?

Yaşanmış bir hikaye olması ilgimi çekti. Ayrıca bir aileyi merkezine alması, ilişkilerin irdelenmesi, zaman zaman sorgulanması, psikolojik derinlik ve gerilimin diri olması beni etkiler. Senaryo, oyuncuya hem günümüzde hem geçmişte yaşananları oynama imkanı veriyor. İki zamanı birden yaşatmak ilginç geldi, bu yüzden sevdim projeyi. Detaylandırmayı, irdelemeyi seven bir oyuncuyum. 

KURALCI BİRİ DEĞİLİM, HAYATA DAHA NAHİF BAKIYORUM

Ahmet karakteriyle aranızda benzerlikler var mı?

Bütün karakterleri çok severek oynuyorum. Mutlaka sevecek bir yan bulmalısın oynarken. Ahmet’in belirgin özellikleri, çok hırslı ve idealist bir doktor olması, bu anlamda kuralcı olması, hayatını o kuralların üzerine kurmaya çalışması. Ben Ahmet kadar kuralcı biri değilim. Daha nahif, daha geniş bakıyorum hayata. Ahmet’in belli takıntıları var. 

BABAM MUHAFAZAKAR, ANNEM ÇAĞDAŞ BİR KADINDI

Nasıl bir aileden geliyorsunuz? 

Ben bir memur çocuğuyum. Rahmetli babam sağlık memuruydu. İşini çok seven, muhafazakar diyebileceğim bir yapısı vardı. Yaşamının sonuna kadar da insanların sağlığı için çalışmaktan geri durmadı, merhametli ve yardım severdi. Annem ise hayli yaratıcı, mücadeleci, ileri görüşlü, çağdaş bir kadındır. İkisinden de çok şey öğrendim. Tayinler dolayısıyla çok gezdik. Özellikle Karadeniz Bölgesi’nde çok vakit geçirdim. Bu bana çok büyük bir zenginlik kattı, gözlem yeteneği gibi... Her kesimden insanla çok rahatlıkla sohbet edebilirim. Bundan da çok büyük keyif alırım. Bu durum bana meslek olarak baktığımda da büyük avantajlar sağlamıştır. 

Mütevazı bir ailede büyümenin karakterinize nasıl katkıları oldu?

Hiçbir şey kolay elde edilmiyor bu hayatta. Bunu çok net görüyorsunuz. Bazı şeyleri kendi çabalarınızla yapmak zorundasınız. Yaptığınızda da aslında kendinize olan güveniniz artmış oluyor. Kendi ayakları üzerinde durmak, insanın kendine olan güvenini arttırıyor. 

MİTOLOJİDE İASON’UN ‘ALTIN POSTU’ ARADIĞI KÖYDE DOĞDUM

Hangi şehirleri gezdiniz çocukluğunuzda?

Genelde Karadeniz Bölgesi. Ben Rize doğumluyum ama aslında Orduluyuz. Mitolojide İason’un ‘altın postu’ aradığı köyde doğdum. Tarihi ve turistik öneme sahip bir köydü. Çocukluğumda kah balık tuttum kah fındık topladım. Rize, Alaçam, Bafra, Samsun’un belli ilçeleri derken geçti çocukluğum.

‘7. KOĞUŞTAKİ MUCİZE’ FRANSA’DAN ÇİN’E KADAR EN ÇOK İZLENEN FİLMLER ARASINA GİRDİ

Türkiye’nin bu yıl akademiye göndereceği ‘En İyi Uluslararası Film’ Oscar aday adayı ‘7. Koğuştaki Mucize’ olarak belirlendi. Siz de bu filmin bir parçası olarak neler hissediyorsunuz?

Çok özel bir projeydi. Çok iyi olacağını biliyordum ama bu kadar sevileceğini tahmin edememiştim. Mehmet Ada Öztekin, müthiş bir yönetmen. Hikayemiz çok güçlü ama bir Kore filminden uyarlama. 80’li yıllar Türkiye’sine, darbe dönemine çok da güzel uyarlandı. Yepyeni bir ruh ve bakışla tabii... Film, Fransa’dan Çin’e kadar en çok izlenen filmler arasına girdi, büyük bir başarı elde etti. “Art House” dediğimiz, henüz vizyon şansı bulamamış bir çok ödüllü ve güçlü filmde vardı Oscar aday adayları arasında. Onlardan biri de, şimdiden kült sayılabilecek, benim de oynadığım ‘Bilmemek’ filmiydi.‘7. Koğuştaki Mucize’nin aday olduğundan dahi haberim yoktu, ‘Bilmemek’ olur mu diye heyecanla beklerken, bir anda ‘7. Koğuştaki Mucize’nin Oscar aday adayı seçildiğini öğrendim. 

Yıllarca tiyatroya emek verdiniz ama günün sonunda popüler diziler sayesinde ünlü oldunuz. Neden birçok tiyatro oyuncusunun kaderi böyle?

Dizi ve tiyatro arasında büyük farklar var. İkisinin kitlesi çok farklı. Ben 2000’li yıllarda tiyatroyla başladım ve o zamanlar sokakta “Sizi bu oyunda izledim, çok başarılıydınız” diye çevirdikleri oluyordu. Çok güzel duygulardı. Bir oyundan tanınıyor olmak ve oyunun insanları etkiliyor olması, onların da bununla ilgili iltifatlarda bulunması şahane!

SIRA DIŞI ROLLERİ OYNAMAK DAHA ÇOK İLGİMİ ÇEKİYOR

Gerçek hayatta çok iyi bir adam olduğunuzu biliyorum, fakat kötü karakterleri oynarken öyle bir ruh katıyorsunuz ki hem karaktere sinirleniyoruz hem de oyunculuğunuza hayran kalıyoruz. Siz kendinizi hangi rollerde daha iyi buluyorsunuz?

Sıra dışı rolleri oynamak, sıra dışı durumları parlatmak, sıra dışı ruhlara bakmak daha çok ilgimi çekiyor. Böyle rolleri oynamak, oyuncu için büyük bir avantaj, çünkü sanatçı görüşünü ve ruhunu gösterebileceği, ona şekil, ses ve ruh vereceği bir hale geliyor. 

Televizyonda ünlü olduktan hayatınız nasıl etkilendi?

Avantajları oldu tabii ama bunu çok önemsemiyorum. Bir balıkçı teknesine gidip balıkçılarla sohbet edebiliyorum. ‘Keşif’ filmini çekiyorduk Çanakkale’de, köy kahvelerine gidip insanlarla sohbet ettim, insanların cenaze törenlerine, mevlitlerine katıldım. İnsan hikayeleri çok ilgimi çekiyor. Özellikle yaşlılarla sohbet etmek, bölgeyi ve insanları tanımak bana çok keyif veriyor. 

SAHNE SİYAH BİR BOŞLUKTUR, TİR TİR TİTRERSİN AMA ALKIŞI DUYDUĞUN AN MÜTHİŞTİR

Üniversitede Turizm İşletme Bölümü okurken birden konservatuara girmişsiniz. Bu dönüşüm nasıl gerçekleşti?

Üniversitede oluşturduğumuz şiir dinletisi grubuyla ilk kez sahneye çıktım. İnsan sahne tozunu bir kere yuttu mu artık kopamıyor. O duyguyu ancak yaşayan bilir. Sahne siyah bir boşluktur, korkutucudur, tir tir titrersin… Yüzlerce gözün önünde oynamak, o sınavı aşmak gerekir ama alkışı duyduğun an müthiştir. O şiir dinletisinden sonra hayatım boyunca sahnede olmak istedim ve konservatuar okumaya karar verdim.

KENDİMLE BAŞ BAŞA OLDUĞUM ZAMANLAR GERÇEKTEN İNSAN OLDUĞUMU HİSSEDİYORUM

Nelere üzülür, nelere çok sevinirsiniz?

Duygularımla hareket etmeyi çok severim. Coşkulu bir yanım vardır. İyi enerjim her şeyi çok iyi etkiler. Kötü enerjim de her şeyi çok kötü etkiler. Aslında bu iki özelliğimi de seviyorum. Merhametliyimdir, saf bir adamım. Herkesi kendim gibi iyi niyetli zannediyorum. Doğanın içinde olduğum, resim yaptığım, denizde olduğum, dağa çıktığım, kamp yaptığım zamanlar mutluyumdur. Kendimle baş başa olduğum zamanlar gerçekten insan olduğumu hissediyorum.

Pandemi süreci nasıl geçiyor? Geleceğe dair endişeleriniz neler?

Bunun öncesinde domuz gribi, kuş gribi vardı. Hepsinin bir aşısı bulundu. Bir şekilde onları da atlattı insanoğlu ama COVID-19 pandemiye dönüştü. Bizim kuşak ilk defa böyle bir şeyle karşı karşıya. Bunun neye dönüşeceğini öngöremiyoruz. Bu nedenle kaygılıyız. 

ONLARCA TİYATRO TEKER TEKER KAPANMAYA BAŞLADI

Pandemiden tiyatrolar da çok etkilendi. Siz Entropi Sahne’nin kurucusu olarak bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yeniden normale dönmeyi bekliyoruz. Diğer bütün sektörler gibi tiyatro da arayış içine girdi. Tiyatro, çok maliyetli bir iştir. Bir prodüksiyon yapmak, bir mekanı ayakta tutmak, oranın kirasını ve elektriğini karşılamak, personel giderini karşılamak zaten çok zorken, neredeyse 10 aydır hiç bilet satamadan ayakta kalmaya çalışan onlarca tiyatro teker teker kapanmaya başladı.

Sıradaki haber yükleniyor...
holder
SIRADAKİ HABER Yaz geliyor farkında mısın? Peki, yaza hazır mısın?