Beklentiler sadece üzer mi?

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Spiritüel öğretilerde “beklentisizlik” üstünde çok durulan bir kavramdır.

Hayatını adadığın şeyle ilgili bir beklentiye girmeden, ödül ya da zafer beklemeden, doğru bildiğin şekilde “yolda” olman beklenir.

Sadece yolda olmak önemlidir.

Batıda ise bizler zamanımızı, paramızı harcadığımız konuda azami fayda elde etmek isteriz. 

  • “Ben bu vakti niye veriyorum?”
  • “Verdiğim para karşılığında ne alacağım?”

Bu sistemde tüm hayat dinamiklerimiz bir alma-verme dengesi içinde: Bir işe zamanımızı veririz, karşılığında para alırız, iş yerinde düzgün, kibar davranırız, iyi personel sayılırız…

Harcadığımız çabanın, çalışkanlığımızın, disiplinimizin, dürüstlüğümüzün, iyiliğimizin dışarıdan görülmesini, takdir edilmesini, ödüllendirilmesini isteriz.

Net beklentilerimiz vardır, istediğimiz zammı alamadıysak çalışma azmimiz tökezler.

Başı sonu belli olan, net vaatler cezbeder

Bu zihinsel örgütlenme ile spiritüel alanlara girdiğimizde bile “bir fayda” bekleriz.

Bu yüzden arama motorlarında “yoga ve meditasyon işe yarıyor mu?” soruları en çok sorulan sorulardan biridir. 

Yoga ve meditasyonun işe yaraması demek somut, fiziksel faydaların hayatımıza girmesi demektir. Bedenimizde, zihinsel yapımızda ve psikolojimizde gözle görülür, ölçülebilir gelişmeler görmeyi bekleriz.

“Meditasyon ile 8 Haftada daha az stresli bir hayat”, “Yoga ile 21 Günde daha sağlıklı bir beden” gibi somut, başı sonu belli olan, net vaatler bizi cezbeder. 

1920 yılında Amerika’ya giderek yogayı ve meditasyonu Batıya taşıyan Hintli yogi Paramahansa Yogananda, 15 yıl kaldığı Amerika’dan 1935 yılında Hindistan’a döndüğünde ağzından çıkan ilk cümle şu olmuş:

“İnsanları meditasyon ve yoga yapmaları için ikna etmem gerekmediği topraklara döndüğüm için çok mutluyum”.

Bizlerin yaptığımız şeyin faydalı olduğuna ikna olmamız gerek. 

Oysa yaşam deneyimi dediğimiz şey elde edeceğimiz bir faydadan çok daha fazlası olabilir.

Dışardan aldığımız ödüllere, takdirlere ya da olumsuz tepkilere hiç takılmadan, sırf inandığımız için, sırf kendimizi başka türlü ifade etmeyi bilmediğimiz için, başka türlü yaşamayı istemediğimiz için, yaptığımız şeyi yapmaya devam edebiliriz.

Günümüz edebiyat otoriteleri tarafından “geçen yüzyılın en değeri bilinmemiş yazarlardan biri” olarak kabul edilen İngiliz Barbara Pym takdir edilmeyi, beğenilmeyi bekleseydi muhtemelen ilk kitabından sonra yazmayı bırakırdı. Çünkü hayatı boyunca takdir görmedi, iyi, saygın bir yazar olarak kabul edilmedi.

Yoga ve meditasyon pratiklerinden gidersek, elbette belli bir süre sonra yaptığımız pratiklerin olumlu sonuçlarını hissetmeye başlarız (çok hırslı bir şekilde yoga yapıp kendimizi sakatlamadığımız sürece).

Ama buradaki asıl amaç kaslanmak, incelmek, daha az stresli bir hayata kavuşmanın ötesinde tüm pratikleri yaparken keyif almak, kendimizle kalabilmek, kendi için alanımızda olup biteni anlayabilmektir aslında.

O anı güzelleştirmek için, o anda yaşadığını hissetmek yetmez mi?

Dışardan kolaylıkla görülebilecek bir fayda elde edeceğimiz çalışmalar elbette olur, ama bir yandan da faydayı boş verip beklentisizce çalışmaya, üretmeye, yaşamaya devam edebiliriz.

Fakat…

Bir de işin insan ilişkilerinde “beklentisiz” olma yönü var ki, orası biraz karışık.

Bizler hayata bakıma muhtaç olarak geliriz. Birinin/birilerinin bizi beslemesine, temizlemesine, uyutmasına ihtiyaç duyarız. 

Temel fizyolojik ihtiyaçlarımız giderilse bile sağlıklı bir gelişimimizin olabilmesi için sevilmemiz gerekli.

Fiziksel her ihtiyacımız mükemmel bir biçimde giderilebilir, ama sevgi, şefkat, anlayış görmezsek zarar görürüz. Hatta bu zararın etkileri fiziksel olarak bile kendini gösterebilir.

Sadece bebekken ya da çocukken değil, yetişkin halimizle de insani ilişkilere derinden ihtiyaç duyarız. Sevme ve sevilme yetileri bir bütün olsa da aynı zamanda iki farklı yönde manevi ihtiyacımızı karşılar.

Sevebilmek için bencillikten çıkmamız, kendimizden dışarı adım atabilmemiz, zaman zaman başkasının/başkalarının çıkarlarını kendi çıkarımızın önüne koyabilmemiz gerekir.

Sevebilmek gerçekten bir kapasitedir 

Sevilmeye açık olmak ise özsaygı meselesidir. Bir başkasının kendisine değer verdiğini içinde hissetmek, kabul etmek çoğumuz için hiç de kolay değil. Yüzüne karşı “seni çok seviyorum” diye bağırsanız bile anlamayacak, bu sevgiyi hissedemeyecek o kadar çok insan var ki…

Kendini kabul edememiş birinin karşısındakinin kabulüne inanabilmesi de bir o kadar zor…

İnsani ya da romantik ilişki kurma biçimimizde sevme ve sevilme dengesini kurmamız önemli.

Bazen “nasıl ki bir ağacı severken onun da bizi geri sevmesini beklemiyorsak, başka bir insanı da beklentisiz bir biçimde sevebiliriz” deniyor ya, bu yaklaşım bana pek sağlıklı gelmiyor.

İnsani ilişkilerde net fayda elde etmeye beklentimiz olmayabilir ama karşılıklı alma-verme dengesinin korunmasının önemli olduğunu düşünüyorum. 

Verdiğimiz sevginin karşılığını bize vermeyen/veremeyen birini sevmekte ısrar niye?

Bir insan, bir hayvan, bir ağaç, bir çiçek değil ki…

Biz insanlar doğadaki memelilerden farklı bir fizyolojik yapıya ve sinir sistemine sahibiz. Dolayısıyla ihtiyaçlarımız da çok farklı ve çeşitli.

Hastalanan kedimiz için her şeyi yaparız da, onun da biz hastalandığımızda başucumuzdan ayrılmamasını beklemeyiz.

 Ama her hastalığında yanında olduğumuz arkadaşımızın, hastalandığımızda bir tas çorba ile bize gelmesini bekleriz.

İnsan çok sevdiği bir yazarı, bir politikacıyı, vs. karşılıksız, beklentisiz sevebilir ama yüz yüze ilişkiler içinde olduğumuz biriyle ilişki kurma dinamikleri farklı olmalı.

İlgine ilgiyle, sevgine sevgiye cevap vermeyen biri üstünde ısrar etmek bize dair önemli şeyler söyleyebilir.

İnsan ilişkilerinde beklentisiz olmak bencillikten uzak, iyi bir kalbe sahip olmanın dışında anlamları olabilir.

Talep etmekten korkmak, ihtiyaçları üstüne konuşamamak, devamlı vererek kendini vazgeçilmez kılmaya çalışmak, risk alamamak “beklentisiz olma” kisvesi altında kendini gösterebilir.

Beklentisiz olmaktan ziyade, beklentilerini fark edebilmek, beklentilerini masaya yetişkince koyabilmek önemli.

Hele ki beklentilerinin karşılanmayacağından korktuğu için beklentilerini gömmeye çalışmak aslında bizi istediğimiz hayattan koparan bir şey.

İnsan ilişkilerinde karşımızdakine saygı ve sevgi göstermek, karşımızdaki için fedakarlık yapmak ve karşımızdan da bunları beklemek sağlıklı alma ve verme dengesini kurabilmemiz için çok önemli. Bu dengede şaşma olduğunda işin rengi değişiyor.

Galiba sadece bir ilişki tipi bu dengeden muaf ebeveyn- çocuk ilişkisi.

Burada ebeveyn çocuğuna verdiklerinin karşılığını beklediğinde çocuğuna çok zarar vermiş oluyor. Baştan bu ilişkideki dengesizliği kabul etmek gerekli.

Bir romantik ilişkinin başlangıcında hemen beklenti içinde girmek ise başka bir konu…

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder