Kendini yaratmanın magazin dünyasıyla bağlantısı

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Favori ünlülerim var; onları basından, sosyal medyadan sıkı bir biçimde takip ediyorum. Yıllardır…

“Ünlü olunduğunda, kitleler tarafından aşırı beğenildiğinde fani ruhlarımız ne yapar?” sorusunun cezbedici karşılıkları benim için bu ünlü hikayeleri

Takip ettiğim ünlülerin bulduğum her röportajlarını okurum. Hayatlarına dair nerdeyse her şeyi bilirim.

İngilizce kitap okurken, sözlükten baktığım bilmediğim bir kelimenin anlamını, kitaba geri döndüğümde çoktan unutmuş olurum ama takip ettiğim bir ünlüye dair hiçbir şey unutmam; geçmişte neyle ilgili ne demiş, ne yapmış, hiçbir şey…

Hafızamın da zevki bu, elden ne gelir?

Bu sıkı takip sonucu pek kıymetli görüşümüm şudur ki ünlüler nasıl diyeyim biraz olanı olması gerektiği gibi anlatıyorlar. Kadın ünlüler özellikle aşk, evlilik hayatlarına dair gerçekleri saklıyorlar. Sanki kendilerinin (ve aslında pek çoğumuzun) hayallerindeki aşkı, ilişkiyi, peri masalını röportajlar aracılığı ile oluşturmaya çalışıyorlar. Boşandıktan, ayrıldıktan sonra gelsin yeni beyanlar, itiraflar, iç dökmeler…

Peki hayatlarına dair her ayrıntıyı binlerle, milyonlarla paylaşmak zorundalar mı? Elbette hayır.

Sorun şu ki; hayatlarına dair her ayrıntıyı binlerle, milyonlarla paylaşırken aslında yaşadıklarından tamamen farklı bir biçimde anlatmaları… Arşivlerin dili olsa da bize söylese, kaç tane ünlü mutlu yuva hikayesinin ayrıldıktan sonra aslında şiddet dolu olduğunu öğrendik.

Kelimeler biz insanlara müthiş bir hediye veriyor. Hikaye anlatıcılığı…Kendimize dair anlattığımız “hikaye” sayesinde kolay bir biçimde bir süreliğine “o istediğimiz kişiye” dönüşebiliyoruz. Kendimizi “olmak” istediğimiz kişiymiş gibi anlatmamızda “söze” dayalı bir kendilik işçiliği var.

Kendimize dair sahip olmak istediğimiz hikaye bazen “bizim” gerçeğimize uymuyor. Annemiz uymuyor, babamız uymuyor, sevgilimiz uymuyor, çocuğumuz uymuyor, çocukluğumuzun geçtiği yer uymuyor…Alışkanlıklarımız uymuyor, zevklerimiz, iç sesimiz uymuyor…

Ünlü, ünsüz bazı insanlar, işte tüm bu uyumsuzlukları ellerinin tersiyle itip, yeni bir benlik yaratmak istiyor ve kendi kendinin yazarı oluyor, annesini babasını, eşini, dostunu yeniden yaratıyor. “Şimdide ve burada” yaşadığı hikayeni zihninde yarattığı “kendine” uygun hale getiriyor.

Takip ettiğim bir ünlü mesela burcunu bile değiştirmiş, gönlündeki burcu seçmiş.

Bir insan niye kendi burcuyla itişir? Doğduğun tarihte senin kısmetine düşen bir burcu ciddiye alıp değiştirmek gerçek bir söze dayalı kendilik mühendisliği değil mi? Burçlara inanıp inanmama meselesi değil bu…

Burcu bile kişilik dekorasyonunun bir parçası haline getirmek. Doğuştan olan burcunun senin adına söylediklerine tahammül edememek…

Gerçek bir kişilik inşaası ise müthiş bir çalışma; içinde emek var, kan, ter, gözyaşı var.

Büyüdüğümüz evi seçemiyoruz, mahallemizi, ülkemizi, cinsiyetimizi, dinimizi… Ve bazen seçemediğimiz bu şeyler bize dar geliyor, içimizde başka şeyler filizlenmek istiyor. İşte o zaman başlıyoruz kendimizi gerçekten yaratmaya. Adım adım… Hayır demeyi, yalnız kalmayı, güvenli alanlardan çıkıp, güvensiz alanlarda yaşamayı, hayal kırıklığına uğramayı öğreniyoruz.

Kendimi gerçeğimize doğru gitmiyoruz aslında. Kendi gerçeğimizi yaratıyoruz. İçine doğduğumuz gerçeklikle aramıza mesafe koyup kendimizi yeniden doğuruyoruz.

Galiba buna yetişkinlik deniyor.

Bu yolda başkalarını tatmin edecek, onları imrendirecek hikayelere yer yok. Bu yolda sadece yola çıkan var ve onun yolu var.

İki yaklaşım o kadar birbirinden farklı ki…

Birinde sadece kelimeler var, kendinize dair anlattığınız hikaye var; kendiniz için uygun gördüğünüz kişiliği kelimeler aracılığı ile yaratıyorsunuz. O yarattığınız kişilik belki size uygun bile değil; öyle görünmek istiyorsunuz sadece.

Diğerinde ise tecrübe var, hisler var, reddedişler, kabul edişler var, her hücrenizle yaşadığınız bir hayat var.

Kendinize dair anlattığınız, ağzınızdan çıkan hikayenin aslında sizin tarafınızdan yaşanmamış olması, o hikayeyi kimin hikayesi yapıyor?

Kapalı kapılar ardında şiddet gördüğümüz bir ilişkiyi, gün ışığında anlata anlata bitirememek, gitmediğimiz okulları gitmiş olarak cv’mize yazmak, hayat hikayemizi

Yayımlayacağınız yeni romanınıza uygun hale getirmek, hangi hikayeyi bizim gerçeğimiz yapıyor?

Olanı mı? Ağzımızdan çıkanı mı?

Olmak istediğin kişiymiş gibi davranmak dış dünyaya, sahnelere yönelik bir performans sadece. İnsanın kendini ilmek ilmek örmesi ise kişiliğini yeniden inşaa etmesi.

Ursula K. Leguin “Atuan Mezarları” adlı kitabında, büyük büyücü Çevik Atmaca, özgürlüğüne kavuşmak istese bile bu uğurda kat etmesi gereken yollardan korkan kutsal Son Rahibe’ye:

-Bir insanın yeniden doğması için bazen ölmesi gerekir, der.

Kendi hayatının sahibi olmak bir sahne ya da sosyal medya performansı değil, cesaret ve dürüstlük işidir.

“Atuan Mezarları” çok güzel bir kitap. Çevik Atmaca’dan bir cümle ile yazıyı da bitireyim.

-…Ama bu sadece gözbağı olur ve eğer gözbağını yersen, daha çok acıkırsın. İnsan kendi sözcüklerini yiyince ne kadar beslenirse o kadar beslenirsin.

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder