Deniz Onuk Her Şey Her Yerde Aynı Anda: “Çok Fazla”nın hikayesi
HABERİ PAYLAŞ

Her Şey Her Yerde Aynı Anda: “Çok Fazla”nın hikayesi

 Gözlerinizi kapatın ve kendinizi farklı bir evrende hayal edin. Seçmediğiniz seçimler ve kaybettiğiniz hayallerin gerçekleştiği, kendinizin farklı bir versiyonu olduğunuz bir evren. Şimdi bu evrenlerden milyonlarca hayal edin. Hepsinde farklı bir dünyada, farklı bir hayat yaşıyorsunuz. Bazıları absürt, bazıları sıradan hayatlar. Peki bu evrenler arasında seyahat etmek ister miydiniz? Olabilecek tüm imkanları görmek, yaşamak, belki yer bile değiştirmek. Her Şey Her Yerde Aynı Anda, işte bu soruya cevap arıyor.
  Her Şey Her Yerde Aynı Anda: “Çok Fazla”nın hikayesi

Her Şey Her Yerde Aynı Anda, ilk izlememde anında en sevdiğim filmler arasına girdi. Filmi ilk izlemeye gittiğimde, vizyondaki birçok çoklu evren filmi gibi aksiyon dolu bir film bekliyordum. Artık insanlar, hayatın getirdiği zorluklar, belirsizlikler, toplum baskısı veya fırsat yetersizliği nedeniyle gerçekleşemeyen hayaller ve sahip olunamayanlardan bıkmış durumda, bu da çoklu evren ile ilgili daha fazla düşünmemize yol açıyor. Toplumda oluşan kolektif bir korkuya çözüm arıyor bu teoriler. Her yeni bilimsel keşifle gelen korku, yıkıcı bağnazlığın getirdiği korku, her şeyin politikleşmesinin getirdiği korku, küresel felaketlerin getirdiği korku. Küreselleşmeyle birlikte gelen bu sorunların fazlalığı, insanların kafalarındaki soruların fazlalığı, her şeyin çok fazlalığı. Her Şey Her Yerde Aynı Anda, işte bu “çok fazla” ile ilgili. Filmin abartıldığını kastetmiyorum. Film, “çok fazla” sorununun kendisiyle ilgili. Seçim kavramı hakkında ne düşündüğünüzden bağımsız olarak, ister özgür iradeye inanan biri olun, ister bir determinist olun, hepimiz bir seçim yapmanın nasıl bir his olduğunu biliyoruz. Seçmediğimiz seçenekleri her düşündüğümüzde gelen o keder ve pişmanlığa hepimiz aşinayız. Ne kadar önemli veya önemsiz her gün bu alternatif yolları düşünüyoruz, her seçimimizde fırsat maliyetini sorguluyoruz.

 Filmin yönetmenleri Daniels, içinde bulunduğumuz çağı şu şekilde açıklıyorlar: “Her şey ve herkesin bizim dikkatimizi çekmek için uğraştığı, milyar dolarlık şirketlerin, hayatımızın her dakikasını, kâr için alınıp satılabilecek potansiyel bir gayrimenkul olarak gördüğü bir çağda yaşıyoruz.” Daha da iç karartıcı bir şekilde ifade edersek, günümüzde varlık duygumuz ve varoluşumuz, reklamlar ve paraya çevrilebilir içerik oluşturulmak için görülen bir dizi fırsata, algoritmik olarak yönetilen bir simülasyonuna dönüşmekte. Tüm yaşamımız artık internette, belgelerde, somut olarak var olan görüntülerden, maddiyattan ibaret. Görüntüler artık gerçekliğimize aracılık etmiyor, gerçeklik bir görüntüye dönüşmüş durumda. Filmde defalarca tekrar edilen düşünce şu: madde hiçbir şey, ve hiçbir şeyin önemi yok. Ama filmin ana düşüncesi bunun tam tersi: eğer hiçbir şeyin önemi yoksa, hayatımızın evrenin büyük ölçeğinde bir önemi yoksa, neden gerçekten önemli olan şeylere odaklanmayalım? Filmde verilen bu önemli şey ise aslında çok klişe ve basit: sevgi ve sevdiklerimiz.

 Her Şey Her Yerde Aynı Anda: “Çok Fazla”nın hikayesi

Filmde vurgulanan gerek toplumsal gerek bireysel sorunların hepsi inanılmaz derecede iç karartıcı ve ifade etmesi zor konular. İşte tüm bunları ve daha da fazlasını kapsayabilmesi bu filmi harika kılıyor. Ancak filmin kendisi karamsar tonda bir film değil, tam aksine aksiyon ve komedi unsurları ile seyirciyi fazlasıyla eğlenceli ve sürükleyici bir yolculuğa çıkarıyor. Filmde işlenen konulara bir anlam veremeyen biri bile, sinematografiden ve oyunculuktan fazlasıyla etkilenir. Film duygusal gelgitlerle dolu, yerinde gülüp yerinde ağlıyorsunuz. Birden fazla evreni ve evrenler arası yolculuğu keşfederken aynı anda farklı tarzlarda çekilmiş ve farklı evrenlerde geçen yaklaşık yedi farklı film izliyorsunuz, daha ötesi bu tüm karışıklık sizin kafanızı karıştırmıyor. Her Şey Her Yerde Aynı Anda, fikrimce çoklu evren teorisini inceleyen en güzel film. Filmin ardında, çok kapsamlı ve her detayı düşünülmüş bir düşünsel süreç yatıyor.

 

Filmin estetik unsurlarını kelimelerle anlatamam, kendiniz izleyip o deneyimi yaşamanız gerekiyor. Wong Kar Wai ve Matrix etkisinin gözlemlendiği film, içinde “çok fazla” unsur bulundurmasına karşın orijinalliğini koruyor. Performanslardan set tasarımına, görsellerden skor ve ses tasarımına kadar her şey en üst düzeyde yapılıyor.

 Benim kişisel olarak filmle ilgili en sevdiğim unsur, karakterlerin ne kadar gerçekçi yazıldığı. Karakterlerin her birine bazen sinirleniyor, bazen üzülüyor, bazen empati kuruyoruz. Hepsinde kendimizden birer parça bulabiliyoruz, çünkü her biri gerçek bir sevgi, empati ve insanlık duygusuyla yazılmış. Bu çok katmanlı karakterleri bize sevdiren ve gerçekçi yapan unsur, aslında filmin fantastik unsuru: paralel evrenler. Örneğin bir evrende, Wang ailesinin kabusu vergi denetçisi Deidre ile ana karakterimiz Evelyn’in aşık olmasını izliyoruz. Bunu görmek hem izleyicinin hem de Evelyn’in Deidre’ye olan bakışını değiştiriyor. Birbirinden çok farklı iki insanın, filmin sonunda oturup ortak acıları ve duyguları hakkında konuştuğunu izliyoruz. Oyunculuk ise gerçekten etkileyici. Ana karakter Michelle Yeoh, kariyerinin en önemli performansında bize oyunculuğunun tüm kapsamını gösteriyor. Yeoh, tek arzusu kendisini babasına ispatlamak, vergilerini ödemek ve ailesini bir arada tutmak isteyen Çin göçmeni Evelyn Wang’i oynuyor. Ana karakterin Asyalı göçmen sıradan bir kadın olduğu ilk Hollywood filmi olabilir bu. Bu rolünde insan olmanın sonsuz karmaşıklığını yakalaması ve gerçekleştirmesi gerekiyor ve bunu ustalıkla yapıyor. Mutluluk, üzüntü, kafa karışıklığı, aydınlanma, arzu, pişmanlık, baskılanma, kırılganlık, adını siz koyun, her türlü duyguyu görebiliyorsunuz yüzünde. Daha seneyi yarılamadık ama Yeoh’a bu rolünden dolayı Oscar adaylığı verilmesi gerektiğine filmi izleyen herkes de katılır eminim. Ke Huy Quan ise oyunculukta uzun bir aradan sonra çok etkileyici bir performansla kamera önüne geri dönüyor. Filmde üç birbirinden tamamen farklı karakteri canlandırıyor, ve onların aynı kişi olduğunu bildiğiniz halde sanki farklı kişilermiş hissini vermeyi başarıyor. Ailenin kızı Joy’u canlandıran Stephanie Hsu ise, birlikte çalıştığı çok deneyimli aktörler arasında eksikliğini göstermiyor, çok başarılı bir performans sergiliyor. Jamie Lee Curtis ise, kötü karakter Deirdre performansıyla mükemmel bir yardımcı oyuncu olarak bir kez daha ağzımızı açık bırakıyor. Curtis’i bu aralar sosyal medyada, herkesi Her Şey Her Yerde Aynı Anda’yı izlemeye teşvik ederken ve vizyondaki diğer bir çoklu evren filmini eleştirirken görebilirsiniz.

 Her Şey Her Yerde Aynı Anda: “Çok Fazla”nın hikayesi

Senaryoya dönecek olursak, bu yazıyı yazmaktaki asıl amacım aslında filmde gördüğüm sembol, motif ve temaları anlamlandırmak ve filmi izleyenler ve hakkında daha fazla şey öğrenmek isteyenler için bazı detayları açıklığa kavuşturmaktı.  Bu nedenle eğer daha izlemediyseniz, yazının bundan sonraki kısmını izledikten sonra okumanız tavsiye edilir. Filmdeki en önemli sembol, çemberler. Evet, doğru okudunuz. İlk başta gözünüze batmayabiliyor olabilir, ama filmde çemberler her yerde; filmin başlangıcında ailenin yansıtıldığı çember aynadan çamaşırhanedeki çamaşır makinelerine kadar. Büyük ihtimalle filmi ilk izlediğinizde aklınızda kalacak olan şey, filmin kötü karakteri, Joy’un paralel evren hali Jobu Tupaki’nin yarattığı ve “her şey simidi” adını verdiği simit. Bu simit, tüm evrenlerde var olan her şeyin birleştirildiği ve etrafındaki her şeyi yok edebilecek güce sahip olan bir kara delik.  Simitin kendisi, her şeyin fazlalığından kaynaklanan çaresizliğin görsel bir temsili. Kelimesinin her anlamıyla merkezsiz döngüsel tüketimin bir sembolü. Her şeyi tüketiyor, ve kendisi de tüketilebilecek bir şeyin görüntüsü. Jobu Tupaki, çoklu evrenlerin tüm enginliğini, tüm bu evrenlerde var olan her şeyi aynı anda görebiliyor, bu yüzden de hiçbir şeyin gerçekten önemli olmadığına inanıyor, Evelyn’i de buna ikna etmeye ve kara deliğe, yani “simit”e çekmeye çalışıyor. Bu önemli sembolün bir simit olması, filmin absürt unsurlarından yalnızca bir tanesi, ama filmdeki çoğu absürtlük gibi, arkasında bir anlam var. Simit, dünyadaki hissizliğin, nihilizmin ve umutsuzluğun bir sembolü. Bu simidi, aslında filmin başka yerlerinde de gözlemliyoruz, mesela vergi denetçisi Deirdre’nin, Evelyn’in kişisel hobi için masrafları üzerine çizdiği kara daireler. Bu daireleri filmin ileri sahnelerinde, Deidre’nin başına yapıştırılmış bir biçimde görüyoruz, bu da onun simidi, kötüyü, kara deliği temsil ettiğini gösteriyor.

 Her Şey Her Yerde Aynı Anda: “Çok Fazla”nın hikayesi

Simidin bir de antitezi var, bunlar da Evelyn’in eşi Waymond’un minik göz çıkartmaları. Simidin dışı siyah, içi beyazken bu çıkartmalar tam tersi. Eğer Joy, Evelyn’i karanlığa ve hissizliğe çekmeye çalışıyorsa, Waymond da samimiyeti, sıcaklığı ve sevgisi ile ona hayattaki daha önemli şeyleri göstermeye çalışıyor.  Simit, hayatın sıkıcı ve önemsizliğini, mutluluğun ise geçiciliğinden dolayı anlamsız olduğunu sembolize ederken, gözler ise yaşamın yine de yaşamaya değer olduğunu, acılar ve zorlukların geçici ve onarılabilir olduğunu vurguluyor. Aslında çamaşırhanedeki çamaşır makineleri de bu gözleri andırıyor. Waymond’un en büyük eğlencelerinden biri, her şeyin üzerine göz çıkartmaları yapıştırıp, çocuksu bir saflıkla bu çıkartmalara gülmesi, ailesini de gülümsetmeye çalışması. İlk başta bunu gereksiz ve sinir bozucu bulan Evelyn, filmin sonunda bu çıkartmalardan birini alnına yapıştırıyor. Bu “üçüncü gözünün açılması” sembolizmini Doctor Strange’in üçüncü gözü ile karıştırmayın (gerçi iki çoklu evren filminde de böyle bir sembol olması gerçekten ilginç), filmde Evelyn’in bu çıkartmayı yapıştırması, sonunda gerçek önemli şeyleri fark edip hayatını tüm kusurlarıyla kabullenmesi, ailesinin ve etrafındaki sevginin önemine varmasını ifade ediyor. Bu seçiminde de Waymond’un sözleri büyük rol oynuyor: “Kibar olduğum için saf olduğumu düşünüyorsun, belki de öyleyim. Bu stratejik ve gerekli. Bu, benim savaşma biçimim. Bildiğim tek şey, kibar olmamız gerektiği. Lütfen, kibar olun.         Özellikle olan biteni anlamadığımız   zamanlarda” Belki fazla saf ve optimist bir düşünce, ama sonunda filmde evreni kurtaran işte bu düşünce oluyor. Kibarlık, empati ve anlayış. Karamsar ve hiçbir şeyin anlamlandırılamadığı dünyada var gücümüzle sevgiye tutunmak; dünyadaki, detaylardaki, insanlardaki sevgiye. Evelyn, kafasına göz çıkartmasını yapıştırdıktan sonra Waymond ona soruyor: “Ne yapıyorsun?” Evelyn ise cevaplıyor: “Senin gibi savaşmayı öğreniyorum.”

  Her Şey Her Yerde Aynı Anda: “Çok Fazla”nın hikayesi

Evelyn, insanların problemlerle baş etme yöntemlerinin ikisini de görüyor: soğuk ve kayıtsız olan bu evrende oluşan vazgeçmişlik ve nihilizme karşı sıradanda güzelliği keşfedebilme, küçük şeylere verilen önemle hayatını özel ve önemli olarak görebilme. Aslında bu düşüncelerden ikisinden de alabileceğimiz dersler var. Filmin en etki bırakan sahnelerinden biri olan, Evelyn ve Joy’un birer taş oldukları bir evrene gitmesi sahnesinde, aralarında şu konuşma geçiyor: “Her keşif aslında bir hatırlatma. / Hepimiz küçük ve aptalız.” Hayattaki küçük problemlerin üzerinde fazla düşünerek aslında, gerçekten önemli şeylere yeterince dikkat etmiyoruz. Mesela daha yaşamın oluşmadığı, sadece taşların olduğu evrende bile sevgi var olabiliyor.

 Değinilmesi gereken belki en önemli tema ise aile teması. Film, bir çekirdek aileyi merkeze alıyor. Çin’den Amerika’ya göç eden ve çamaşırhane açarak geçinmeye çalışan Evelyn ile Waymond, ve kızları Joy. Filmde birçok farklı konu işleniyor: kuşaklar arası travma aktarımı, aile arası iletişimsizlik, boşanma… Ama ben burada Joy ve Evelyn’in ilişkisine değinmek istiyorum. Filme ben de kendi annemle gittim. Farklı jenerasyonlar ve farklı yetişme biçimleri olan ikimiz, bu anne kız ikilisinde kendimizi gördük ve çok duygulandık. Joy ve Evelyn, anne kız olmasına karşı, kişilikleri ve ihtiyaçları çok farklı olan iki karakter. Joy, duygusal olarak anlaşılmak istiyor, annesinin onu olduğu gibi kabul edip sevmesini, anlamaya çalışmasını arzuluyor. Oysaki Evelyn’in sevgi gösterme biçimi duygusal ilgi değil, onun için önemli fiziksel olarak kızının yanında olması, ailesinin o gençken yanında olmamasının onda açtığı yarayı kızına da yaşatmak istemiyor, ve onun için yaptığı fedakarlıklarının kızı tarafından görülmesini istiyor. Bu çatışan isteklerin sonucunda Joy, fazla baskı ve anlaşılmama duygusunun yarattığı depresyona sürükleniyor, Evelyn ise kızının ondan uzaklaşmasının acısını çekiyor. Filmin son sahnesinde Joy ve Evelyn, birbirlerine karşı olan sorunlarını sonunda dile getiriyorlar. Joy tam ailesini geride bırakıp gidecekken, Evelyn onu durduruyor ve şunları söylüyor: “Belki dediğin gibidir, belki dışarıda bir şey vardır. Yeni bir keşif. Bize kendimizi daha da küçük bir bok parçası gibi hissettirecek bir şey. Her şeye rağmen hala beni arıyor olmanı açıklayacak bir şey. Tüm bu sebeplere rağmen, benim yine de seninle burada olmak istediğimi açıklayacak bir şey. Ben her zaman, her zaman, seninle burada olmak istiyorum.” Evelyn, tüm evrenleri görüp tüm imkanları tattı, olabileceği daha büyük ve önemli kişilikleri gördü, ama her şeyin sonucunda, yine bu evrende, kızı ile birlikte olmayı seçti. Çünkü hayat belki kısa ve önemsiz, ama asıl önemli olan, tüm bunlara karşın sevgiyi ve anlayışı seçmek. Aileyi seçmek. Evrenlerin birinde, o evrenin Waymond‘u Evelyn’e şunu söylüyor: “Kalbimi tekrar kırmış olsan bile, başka bir hayatta, seninle sadece çamaşır yıkayıp vergilerle uğraşmayı çok severdim.”

 Son olarak, yönetmenlerin film ile ilgili notunu paylaşmak istiyorum sizlerle: “Umarız birçoğunuz karakterlerde kendinizi görürsünüz. Umarız gülersiniz, ağlarsınız, ellerinizi havaya kaldırır ve yabancılarla dolu bir tiyatroda bu yolculuğun tadını çıkarırsınız. Umarız size “çok fazla”yı anlamlandırabilmek ve içinde var olabilmek için gerekli olan kavramların başlangıcını gösterir. Ama hepsinden önemlisi, umarız izledikten sonra, her şeyi dahil etme hedefimize tam olarak ulaşamadığımızı kabul etseniz bile, en azından büyük, dağınık bir grup kucaklaşması olan bu filme dahil olduğunuzu hissedersiniz.”

Sıradaki haber yükleniyor...
holder