Bu köşe aracılığıyla sizlerle buluşmaya başladığım günden bu yana neredeyse 14 yıl geçti. Hemen hemen her pazar günü bir araya geldik. Kimi zaman sohbet ettik, kimi zaman dertleştik. Dertlerimiz de birdi çoğu zaman.
İklim krizinin olumsuz etkileri, çevre kirliliği, tükenen su kaynakları, tarımın bugün ve yarınlar için önemi ana konularımız oldu genellikle. Geleceği şekillendiren teknolojilerden, yapay zekâdan bahsettik sıklıkla. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu ve hepimizin buna uyum sağlaması gerektiğini aktardık.
Ömür boyu eğitimin öneminden, günümüzde bir ömrün bir kariyerle geçemeyeceğinden söz ettik. Günlük dertler ve koşuşturmacalar içinde göremediklerimize odaklanmaya çalıştık. Tüm bunlara vesile oldukları için Posta Gazetesi’nin geçmişteki Ege Temsilcisi Bülent Zarif’e ve ondan bayrağı devraldıktan sonra desteğini her an hissettiren başarılı Ege Temsilcisi Banu Şen’e sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum.
Her pazar sizden gelen mesajları okumak büyük bir ayrıcalıktı benim için. Şuna tüm kalbimle inanıyorum: Daha güzel yarınlar mümkün ama bunu başarabilmemiz için birbirimizi daha çok dinlemeye, aynı dili konuşabilmeye, bireysel değil toplumsal çözümlere odaklanabilmeye ihtiyacımız var.
Tıpkı bu hafta 104’üncü yıldönümünü kutladığımız 9 Eylül İzmir’in Kurtuluş Günü’nde olduğu gibi ortak bir hedefte bir olmalıyız. Tarihimiz, genlerimiz, toplumsal bilincimiz bunu başarabileceğimizin en önemli kanıtı.
Yeter ki inanalım ve ‘biz’ olduğumuzu unutmayalım. Bu duygu ve düşüncelerle sizlere veda ediyorum. Yoğun geçen yılların ardından biraz dinlenmeye ihtiyacım var.
Ama merak etmeyin buralardayım. Kim bilir belki bir gün Kordon’da, Göztepe sahilinde, Karşıyaka’nın sokaklarında, Alaçatı’da karşılaşırız yine.
Görüşmek dileğiyle…
Eylül geldi. Uzun yaz günleri geride kalırken şehirler yeniden kalabalıklaşıyor. Okullar açılıyor, tarlalarda yeni sezonun hazırlıkları başlıyor. Sanayici, ihracatçı, üretici yılın son çeyreğine yeni hedeflerle giriyor.
Bu yüzden eylül, yalnızca sonbaharın başlangıcı değil, her şeye yeniden başlama zamanı gibi gelir bana. Ve bize her yıl aynı soruyu sormak için iyi bir fırsat verir: Bugünden sonra nasıl bir Türkiye istiyoruz?
DAHA ÇOK ÜRETİM
Önümüzde yılın son dört ayı var. Bu süre yalnızca yıl sonu hedeflerini tamamlamak için değil, gelecek yılın Türkiye’sini şekillendirecek adımları atmak için değerlendirmeli. Daha çok üretmek kadar, daha verimli ve daha yüksek katma değerli üretmek; ürettiğimizi markalaştırmak ve değerini artırmak zorundayız. Tarımımızı korurken toprağımızı ve suyumuzu da geleceğe taşımak mecburiyetindeyiz.
Türkiye tüm bunları başarabilecek potansiyele fazlasıyla sahip. Tarımda bereketli topraklarımız, sanayide güçlü bir üretim kültürümüz, ticarette köklü bir geçmişimiz, genç ve dinamik bir nüfusumuz, dünyanın dört bir yanına ulaşan girişimcilerimiz var.
İzmir ve Ege ise bütün bu potansiyelin adeta küçük bir Türkiye fotoğrafını veriyor. Üreten, ihraç eden, tarımı ve sanayiyi bir arada yaşatan, girişimciliği ve yenilikçiliği büyüten güçlü bir dinamizmi var. Şimdi yapmamız gereken, bu potansiyeli birbirinden koparmadan büyütmek. Tarladaki üretimi teknolojiyle, teknolojiyi sanayiyle, sanayiyi ihracatla, ihracatı markayla buluşturmak…
Ve bütün bunları yaparken insanı, toprağı, suyu ve doğayı korumak.
Bazen büyük dönüşümlerin nereden başlayacağını görmek için büyük projelere değil, iyi örneklere bakmak yeterli. Geçtiğimiz günlerde Çeşme Altınkum’dan ilham verici bir haber bu açıdan dikkatimi çekti. Hazırladığı akademik tezi uygulamaya geçiren girişimci Selhan Çalıkuşu, işletmesinin elektrik ihtiyacını güneş enerjisi panellerinden karşılarken, tesisin hemen arkasındaki tarlada organik yöntemlerle yetiştirdiği ürünleri doğrudan misafirlerinin sofrasına sunuyor. Klasik turizm anlayışına alternatif getiren bu doğayla uyumlu ve ‘tarladan sofraya’ konseptinin Ege Gastronomi Turizmi Derneği tarafından ödüllendirilmesi de bu vizyonun ne kadar kıymetli olduğunun bir kanıtı.
İzmir Ticaret Borsası olarak hayata geçirdiğimiz İzmir Tarım Teknoloji Merkezi (İTTM) ve Ege Gastronomi Projesi de benzer anlayışın iki önemli ayağını oluşturuyor. İTTM ile tarımda inovasyon ve teknolojiye yatırım yapanları aynı çatı altında buluşturmak, Ege Gastronomi Projesi ile de üretilen ürünün tarladan tabağa uzanan süreçte gerçek değerini bulmasını sağlamak için yola çıktık.
Çünkü artık mesele yalnızca daha fazla üretmek değil; daha akıllı üretmek, ürünü işlemek, markalaştırmak ve katma değerini artırmak. Tarla ile mutfak, üretici ile tüketici, turizm ile yerel değerler arasında kurduğumuz her yeni bağ, Ege için önemli bir değer yaratıyor. Unutmayalım ki gelecek; toprağına sahip çıkan, enerjisini doğadan alan ve inovasyonu vizyon edinenlerin olacak.
30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN
30 Ağustos, bir milletin kendi geleceğini kendi iradesiyle kurma kararlılığının tarihi; birlik, beraberlik ve dayanışma ruhunun adıdır. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarının ortaya koyduğu bu bağımsızlık ruhuyla bu ülkenin nasıl kazanıldığını unutmamamız gerekiyor.
Bugün, bu anlamlı günün ruhunu hep birlikte yaşatmak için İzmirimiz başta olmak üzere tüm kentlerimizde düzenlenen kutlamalara, geçit törenlerine ve fener alaylarına ailelerimizle, çocuklarımızla katılarak meydanları bayraklarımızla donatalım. 30 Ağustos’un birleştirici ruhunu sokaklarda, meydanlarda ve kalplerimizde coşkuyla yaşayalım. Zafer Bayramımız kutlu olsun!
İzmir, 2027’de çok önemli bir turizm organizasyonuna ev sahipliği yapacak. İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından 26-29 Nisan arasında düzenlenecek olan Good Travel Summit, küresel sektör temsilcilerini Ege kıyılarında bir araya getirecek. Şunu net olarak söyleyebilirim ki İzmir’in turizmde yeniden yapılanmaya ihtiyacı var. Yıllardır 1,5 milyon civarında turist sayısında takılıp kalan kent, köklü tarihi, eşsiz kıyıları ve efsane lezzetleri ile bundan fazlasını hak ediyor
Mesela, Efes ve Bergama kalıcı UNESCO Miras Ağına Kemeraltı Tarihi Çarşısı entegre edilmeli. Kent merkezindeki Smyrna Agorası ile Yeşilova Höyüğü küresel ölçekte markalaştırılmalı. Alsancak ve Bornova’daki kentin Levanten kültürünü temsil eden tarihi köşkler butik otel ve kültür merkezine dönüştürülmeli. Urla Bağ Yolu yakaladığı Michelin Rehberi başarısıyla birlikte uluslararası gastronomi destinasyonu yapılmalı. Urla Bağ Yolu ile Green Destinations’ın “En İyi 100 Hikâyesi” arasında yer alan Efes Tarlası Yaşam Köyü ve Efeler Yolu da unutulmamalı.
Balçova ve Çeşme’deki termal kaynaklar yaşlı bakımı ve rehabilitasyon merkezleriyle zenginleştirilmeli. Fuar İzmir’in kapasitesi artırılarak büyük ölçekli uluslararası kongreler kente çekilmeli. Akdeniz Bisiklet Rotası (EuroVelo 8) altyapısı genişletilerek bisiklet dostu konaklama artırılmalı. Turistlerin ulaşım, biletleme ve rehberliğe tek noktadan ulaşacağı çok dilli dijital platformlar kurulmalı.
Gediz Deltası Kuş Cenneti ve Yarımada bölgesi kontrollü ekolojik turizme açılmalı. İzmir Adnan Menderes Havalimanı'na Avrupa, Orta Doğu ve Asya’dan direkt seferler artırılmalı. İzmir Limanı modern bir kruvaziyer merkezine dönüştürülerek dev yolcu gemileri çekilmeli.
Tüm bunların yanı sıra Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından küresel ölçekte yürütülen Türkiye tanıtımlarına ek olarak İzmir’e özel kapsamlı bir reklam ve etkinlik planlaması hayata geçirilmeli. Çünkü İzmir bunu hak eden bir kent ve bacasız sanayi turizm ile tarımdan ticarete her alanda çok daha hızlı büyüme potansiyeline sahip.
Yeter ki İzmir olarak bu yola baş koyalım ve İzmir’i çok daha yukarılara taşıyalım.
ÇOK TEŞEKKÜRLER
Kendi kapısının önünü temiz tutmak isteyen Avrupa, çıkan atık yükünü bizim bahçemize bırakıyor. Son yıllarda başta İngiltere olmak üzere gelişmiş Avrupa ülkelerinden Türkiye’ye yönelen plastik atık ithalatı, artık sadece ekonomik bir başlık değil; toprağımızı, denizimizi ve sağlığımızı tehdit eden bir çevre meselesidir.
Geri dönüşüm sektörü hammadde ihtiyacını karşıladığını savunsa da saha gerçekleri farklı. İthal edilen tonlarca plastik, bugün Adana’nın bereketli topraklarından Mersin, Antalya ve Kıbrıs sahillerine kadar tüm Akdeniz çanağını mikroplastik sarmalına alıyor.
ÇARPIK TABLO
Avrupa basını da bu çarpık tabloyu uzun süredir manşetlerine taşıyor. İngiliz The Guardian ve BBC gibi küresel yayın organları, İngiltere’deki süpermarketlerden çıkan plastik ambalajların yasa dışı yollarla Adana’da yol kenarlarına döküldüğünü ve yakıldığını defalarca belgeledi. Alman Der Spiegel ise Avrupa ülkelerinin kendi sıfır atık hedeflerine ulaşmak için çöplerini dışarıya göndererek istatistikleri nasıl kağıt üzerinde temizlediğini yazdı.
Tüm bu haberler, Avrupa ülkeleri kendi doğasını korurken bizim doğal kaynaklarımızı nasıl riske attığını net olarak ortaya koyuyor. Ve bu kontrolsüz döngünün faturası ne yazık ki Akdeniz’e kesiliyor. Araştırmalar, Akdeniz’deki mikroplastik yoğunluğunun insan sağlığını tehdit edecek boyutlara ulaştığını kanıtlıyor. Adana sahillerinde balıkların midelerinden, Mersin ve Antalya’da deniz suyundan, Kıbrıs’ın koylarından mikroplastik örnekleri fışkırıyor. Toprağa ve suya karışan bu kimyasal partiküller, Çukurova’nın tarım kalitesini düşürürken turizm ve balıkçılık geleceğimizi de sessizce baltalıyor.
Bu noktada görev, sadece çevre örgütlerine değil; bölge milletvekilleri, belediye başkanları ve ilgili bakanlıklara düşüyor. Bu ortak sorunu siyaset üstü bir anlayışla ele almalı ve şu somut adımları acilen hayata geçirmeliyiz:
ACİL ÖNLEM ŞART
Hayatta hiçbir şey sonsuz değil. Ne ömrümüz sonsuz ne de bütçemiz. Hepimiz de bu durumun farkındayız. Ama üzerinde yaşadığımız dünyaya ait kaynakların da sonsuz olmadığını ya bilmiyoruz ya da pek önemsemiyoruz doğrusu.
Gezegenimizin doğal kaynakları ve insanların kaynak tüketimi 1961 yılından bu yana hesaplanıyor. İnsanlık ilk kez 1971 yılında dünyanın üretebildiğinden fazlasını tüketmiş ve ilk Limit Aşım Günü de 25 Aralık olarak belirlenmişti. O tarihten sonra hiçbir şey iyiye gitmedi ve Dünya Limit Aşım Günü her sene daha erkene gelmeye başladı. Örneğin 1996’da Limit Aşım Günü 11 Ekim’di... 2006’da ise 28 Ağustos’a kadar geriledi. Bu yıl ise 30 Temmuz Perşembe günü dünyanın bir yılda sunabileceği doğal kaynakları tüketerek gelecekten borç almaya devam etti. Hesaplamanın başladığı tarihten bu yana biriken borç, dünyanın 20,6 yıllık biyolojik üretim kapasitesine eşdeğer noktaya ulaştı. Dünya Aşım Günü, ‘Ulusal ekolojik ayak izi ve biyolojik kapasite hesapları’ kullanılarak belirleniyor. 2026 yılı verilerine göre insanlık, doğanın kendini yenileme hızından yüzde 73 daha hızlı kaynak tüketiyor. Yani mevcut üretim ve tüketim biçimlerinin sürdürülebilmesi için 1,73 dünya büyüklüğünde kapasiteye ihtiyaç duyuluyor. Limitlerin erken tüketilmesi ormansızlaşma, toprak erozyonu, biyolojik çeşitlilik kaybı, atmosferde karbondioksit birikmesi, aşırı hava olaylarının artması ve gıda üretim kapasitesinin zayıflaması gibi sonuçlara sebebiyet veriyor.
Hesaplamalarda ortaya çıkan bir başka çarpıcı gösterge ise Ülke Aşım Günü... Bu yöntem, dünyadaki herkesin belirli bir ülkenin vatandaşlarıyla aynı tüketim seviyesine sahip olması durumunda Dünya Aşım Günü’nün hangi tarihe geleceğini gösteriyor. Buna göre Türkiye’nin 2026 Ülke Aşım Günü 6 Haziran. Hesaplamaya göre dünyadaki herkes Türkiye’deki ortalama tüketim düzeyinde yaşasaydı, insanlığın ihtiyaçlarını karşılamak için 2,3 dünyaya ihtiyaç duyulacaktı. Türkiye bu sıralamada ortalarda yer alıyor. Mesela Ülke Aşım Günü Katar’da 4 Şubat, ABD’de 14 Mart, Almanya’da 10 Mayıs, Çin’de 27 Mayıs olarak hesaplanmış durumda. Avrupa Birliği’nin 27 üyesi için belirlenen ortak Aşım Günü ise 3 Mayıs.
Bazı ülkeler ise kişi başına düşen tüketim, dünya biyolojik kapasitesinin altında kalıyor. Örneğin dünyadaki herkes Bangladeş’teki ortalama tüketim seviyesinde yaşasaydı dünyanın yıllık kapasitesinin sadece yüzde 46’sı, Hindistan’daki seviyede yaşasaydı yüzde 75’i, Filipinler’deki seviyede yaşasaydı yüzde 94’ü kullanılacaktı. Manzara maalesef bu... Ancak bu kritik sorun karşısında nelerin daha iyi yapılacağı konusunda ülke olarak önümüzde çok önemli bir fırsat var. Ankara’daki NATO Zirvesinden sonra, Kasım ayında, Antalya’da COP31 İklim Zirvesine başkanlık ve ev sahipliği yapacağız. Türkiye’nin bu zirvede dünyanın konuşacağı bir adım atılmasını sağlaması ve insanlığın geleceği için tarihi bir sorumluluk üstlenmesi en büyük arzum. Umarım gerçekleşir. Elbette ki o güne kadar hepimize düşen sorumluluklar var. Bireysel olarak herkesin tüketim alışkanlıklarını az da olsa değiştirmesiyle işe başlayabiliriz bence.
MİKROPLASTİK ALARMI
Hatırlayanlar olacaktır; daha önce de bu köşeden Avrupa’dan ülkemize her yıl artan miktarlarda çöp ithal edildiğini yazmıştım. Zaten bu bilgi resmi verilere de yansıyan bir gerçek. Ancak sanırım bu konudaki denetimler de çöpleri ekonomiye geri kazandırmak için çalışan tesisler de yetersiz kalıyor. İlk olarak Adana ve Mersin kıyılarında görülen mikroplastik kirliliği Fethiye’ye ulaşmış durumda. Bu konuda derhal önlem alınmalı. Geri dönüşümden elde edilecek gelirin kat be kat fazlasını turizmden kaybedebilir; doğal zenginliklerimize telafisi zor zararlar verebiliriz.
Türkiye’den Yunanistan’a ve kapıda vize uygulamasıyla ziyaretçi kabul eden Yunan Adalarına olan ilgi katlanarak sürüyor. Elbette ki bu talebin ardında pek çok neden var.
Ülkemizdeki enflasyon sebeplerin başında yer alıyor. Ancak bazı popüler mekânlardaki abartılı faturaların tatil beldelerimizin genel fiyat politikası gibi kamuoyuna yansıtılmasının ve bu tür paylaşımların sosyal medyada çok hızlı yayılmasının, iç talebi enflasyon artışından daha olumsuz etkilediği de bir gerçek.
Bir başka neden ise merak duygusu... İnsanlar, özellikle kapı vizesi kolaylığından faydalanarak görmedikleri yerlere girmek istiyorlar ki bu da çok doğal.
Üçüncü neden ise medya ve sosyal medya etkisi... Haber ve paylaşım sayıları arttıkça girmek isteyenlerin sayısı da artıyor. Bir anlamda Yunan Adaları bu ara çok moda.
Neticede, 2022’de Yunan Adalarına giden Türk sayısı 416 bin kişi seviyesindeyken, 2024’te kapı vizesinin devreye girmesiyle 1 milyon 153 bine yükseldi. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı verilerine göre 2025’te bu sayı 2 milyon 253 bin 153 kişiye ulaştı. Bu yıl sayının daha da artması bekleniyor.
Şimdi gelelim bu talep artışından kaynaklanan en büyük soruna, yani sınır kapılarının yetersizliğine. Türkiye tarafındaki kara sınır kapıları kapsamlı bir modernizasyondan geçirildi. Gişe sayısı artırıldı. Ancak karşı tarafta uzun yıllardır hiçbir çalışma yapılmıyor, bu da uzun kuyruklara neden oluyor. Özellikle İpsala-Kipi geçişinde ciddi yığılmalar oluşuyor. Tatil dönemlerinde 8-10 saate varan beklemeler insanları çileden çıkartıyor; tartışmalar yaşanıyor. Eskiden yaz aylarıyla sınırlı olan kuyruklar, yılın genelinde hemen hemen her hafta sonu görülüyor.
Deniz sınırlarına gelince... Tatil beldelerimizin genellikle tam merkezinde yer alan deniz gümrüklerini fiziken genişletmek çok kolay değil. Personel takviyesi yapılmasına rağmen bekleme süreleri uzuyor. Keza karşıya geçilince de çile bitmiyor. Oradaki gümrüklerin de çoğu yetersiz, ayrıca bazı limanlarda insanları bıktıran bir arama faaliyeti söz konusu.
Bankalararası Kart Merkezi (BKM) tarafından açıklanan son veriler hem yurtdışına giden yerli turistlerin hem de ülkemize gelen yabancıların kredi kartlarıyla yaptıkları alışverişlerde hatırı sayılır düzeyde bir değişim yaşandığını ortaya koydu.
Mayıs 2026 verilerine göre, özellikle hazır giyim, ayakkabı, kozmetik ve elektronik gibi turistlerin yoğun harcama yaptığı ürün gruplarında fiyatların döviz bazında da yükselmesi, Türkiye’nin alışveriş destinasyonu olarak rekabet gücünü zayıflatırken, Türk tüketicilerinin yurt dışında eskisine göre daha fazla harcama yapmasına neden oldu.
BKM’nin verileri, yerli kredi kartlarıyla yurt dışında yapılan fiziki harcamalar mayısta tarihi zirveye ulaştığını net olarak ortaya koydu. İşlem tutarı bir önceki aya göre yüzde 23 artarak 75,7 milyar TL’den 93 milyar 64 milyon TL’ye yükseldi. Bir başka ifadeyle iki milyar dolar civarında bir para yurtdışında alışverişe gitti. Aynı dönemde yabancı kartlarla Türkiye’de yapılan alışveriş tutarı, Türklerin yurtdışında harcadığının neredeyse yarısı kadar gerçekleşerek 48,4 milyar oldu.
Gelinen noktada ilgili her kesimin bu konunun üzerinde durması gerekiyor. Yabancılar arasında “Türkiye pahalı” algısının yerleşmesi önlemek adına çeşitli kampanyalar yapılmalı. Yerlilerin de yurtdışından alışveriş yapmaya yönelmesine neden olan şişirilmiş fiyatlar denetlenmeli, yüksek vergiler de gözden geçirilmeli. Ayda iki milyar doların alışveriş için yurtdışına çıkması öyle kolay kolay göz ardı edilebilecek bir mesele değil; kısa vadede çözüm üretilmeli.
GÖZTEPE’NİN BAŞARISI
Ligler bitse de futbolun heyecanı, sohbeti bitmiyor. Bir yandan bizim çocukların erken veda ettiği Dünya Kupası heyecanı tam gaz sürüyor, diğer yandan transfer haberleri her gün manşetleri süslüyor. Malum; bizde transfer sorunlu bir alan... Genellikle ederinden fazla ödüyoruz, oyuncu kendisinden beklenen katkıyı sağlayamazsa da üste para verip yolluyoruz. Daha doğrusu yolluyorduk. Göztepe kendi adına bu kısırdöngüyü kırmış durumda.
Son olarak Ludogorets’ten Gambiyalı stoper Noah Sonko Sundberg ile üç yıllık sözleşme imzalayan Göztepe, vitrine çıkarıp geçen sezon başında rekor bedelle sattığı yabancı oyunculardan para kazanmaya devam ediyor.
