Duygular kaçmak için değil, hissetmek için var

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Başka kültürlerde var mı bilmiyorum ama bizim kültürde, çocuk düştüğünde, yere vurma geleneği var! Hepimiz ya tanık olmuşuzdur ya küçükken başımıza gelmiştir ya da bizzat kendimiz yapmışızdır. Çocuk yere düşer, ağlamaya başlar ve yanındaki büyük, çocuğun acısını azaltmak için dikkatini başka yere çekmek ister ve yere vurur. Bazen de yere kızar “Al sana, terbiyesiz, niye çocuğumun canını yaktın, al sana, al sana…” 

Kaç kere gördüm, çocuk gerçekten böyle bir durumda ağlamayı bırakıyor, çünkü dikkati teatral bir gösteriye çekiliyor. Peki canı yanmaya devam ediyor mu? Muhtemelen ediyor, ama dikkati acısında olmadığı ve yeri döven bir yetişkin komik göründüğü için acısından uzaklaşıyor, gülmeye başlıyor.

Aslında oldukça pratik bir yöntem; Canı acıdığı için ağlayan bir çocuğun ağlamasına eğlenceli bir şekilde son vermek. Bazen çocuk da yetişkinle beraber yeri dövmeye başlıyor, beraberce eğleniyorlar. Ne güzel değil mi? Düşmenin sonucunda fiziksel acıyı ve korkuyu hissetmek yerine, işin böyle eğlenceli bir oyuna dönüşmesi…

Kocaman halimizle bu oyunu duygu dünyamızda, gündelik hayatımızda devam ettiriyoruz.

Canımız sıkıldığında, kendimizi endişeli, korkmuş, yalnız hissettiğimizde dikkatimizi dağıtacak eğlenceli bir arayış içine giriyoruz. Kalabalığa karışmak, yemek yemek, alışveriş yapmak…

Bedensel hislerimizi görmezlikten geliyoruz, geçiştiriyoruz yorgunluğumuzu, bedensel sıkıntılarımızı, gerginliklerimizi…

Oysa hissettiğimiz her duygu aslında “bizden bize gelen birer haberci” 

Hiçbir duygumuz nedensiz, saçma değil. Hissettiğimiz her duygumuzun bir hikayesi var. Belli ki hayatımızda belirgin şeyler oluyor ki biz fiziksel ve duygusal olarak onları hissediyoruz. 

Dikkatimizi başka yöne çevirdiğimizde aslında bize ait olan hikayelere yüz çeviriyoruz. O hikayeler de seslerini duyurabilmek için daha yüksek sesle konuşmaya başlıyorlar. Onu da duymazsak artık bağırıyorlar. Onlar bağırdıkça, bu bağırtıları duymamak için dikkatimizi dağıtacak daha güçlü dış uyarıcılara yöneliyoruz. Bu sarmal büyüdükçe büyüyor.

Günlük hayatınıza bir bakın, çoğumuz çalar saatle uyanıyoruz, anında elimize telefonumuzu alıyoruz, gözümüzü bile tam açamazken onlarca görsel, işitsel dış uyarıca maruz kalıyoruz. Zihnimiz hemen çalışmaya başlıyor ama zaten zihnimiz uykudayken bile çalışıyor. Günü planlarken giyinip hazırlanıyoruz ve kendimizi dışarı atıyoruz. 

Eve gelene kadar kaç saat geçiyor? Gün boyunca kendinizi hiç düşündünüz mü? Bedeninizde, duygu halinizde neler olup bitti? Farkına vardınız mı?

Eve geldiğimizde elimizde sonsuz içerik kaynakları var; onlardan birinden dizi, film, haber programı açıyoruz, kendimizi tekrar dış uyarıcılara bağlıyoruz. 

Peki gün boyunca bizim iç hikayemizde ne olup bitti? 

Geçen gün bir arkadaşım söyledi; 20 yıldır bir gece bile televizyonsuz uyumuyormuş. Şimdi de uyurken sabaha kadar podcast dinliyormuş. Resmi olarak 20 yıldır dış sesler ona kesintisiz eşlik ediyor. “Sessizliğe dayanamıyorum” diyor arkadaşım. 

Biz çocukken dikkatimizi başka yere çekmek için yeri döven yanımızdaki yetişkin gibi, biz de devamlı, kendi ellerimizle dikkatimizi başka yerlere çekmek istiyoruz.

Kendinle bağlantı kurmak, kendine sahip çıkmak ise dikkatini o andaki “hikayende” tutabilmek aslında. 

Babaanne yere düşen ve ağlayan torununa sarılsa, “Canın çok mu acıyor?” diye sorsa, “Şimdi acıyor ama bir süre sonra acın geçecek” dese, torunu ağladığı sürece ona sarılsa, “Tam olarak neresi acıyor” diye torununu anlatmaya ve acısını paylaşmaya teşvik etse…

Büyüdüğümüzde bu akışı biz kendimiz, kendimize uygulayabilsek, destek almaya açık olabilsek… Acımız deneyimlemiş olsak…

Yatağa yattığımızda “Nasıl hissediyorum” diye sorarak uykuya dalsak mesela…

Çağla Güngör, Mindfulness Koçu 










Yazarlarımızdan

24 Eylül 2020, Perşembe 07:42
24 Eylül 2020, Perşembe 07:34
24 Eylül 2020, Perşembe 07:30
Sıradaki haber yükleniyor...
holder