85 Yazı: Ozon’dan Yeşilçam usulü gençlik filmi

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

François Ozon’un 19. filmi, Cannes 2020 Selection’a seçildikten sonra fiziksel festival ve dijital dünya prömiyerini 45. Toronto Uluslararası Film Festivali’nde yaptı. Ben de “85 Yazı”nı (“Été 85”) ilk dijital gösteriminde izledim. Türkiye’de 6 Kasım’da vizyona girecek filmle ilgili görüşlerimi paylaşıyorum.

Filmin notu: 4

80’lere dair anlatacak bir şey kalmadı

1980’lerin X kuşağının sinemada çokça temsil edildiğini gördük. Özellikle son 20 senede bu konuda bir özgünlük kalmadı. ‘Postmodern’, ‘retro dokulu’ ve ‘gerçekçi’ temsillerle bu dönem çok fazla karşılık buldu sinemada. 1982 tarihli ‘Dance On My Grave’, genç yetişkin edebiyatı ürünlerinde ilk kez LGBTİ+ temsili kullanan roman olarak anılır. Ozon, İngiliz Aidan Chambers’ın popüler kültüre mal olmuş eserini perdeye uyarlamakta biraz geç kalmış.

Bunun ötesinde de “85 Yazı”, hapishaneden çıkan 16 yaşındaki çocuğun geçmişe geçilen sakil flashback sekansıyla anlamsız bir şekilde başlıyor. Filmin hikaye kurgusuyla oynarken bunu bir ahenkle, olgunlukla veya ustalıkla donattığı görülemiyor. Aksine bir şeyleri üzerimize atıp kaçma tercihine tanıklık ediyoruz. Üstüne üstlük “Sitcom”dan (1998) bu yana plastik evreniyle de, LGBTİ+ karakterleriyle de bir auteur kumaşının sözü veren Ozon’un en sıradan, vasat ve olmamış işlerinden birini izliyoruz.

16mm tercihi katkı vermiyor

Yönetmen, 16mm tercihini dijital çağda niye yapmış bilinmez. Ama Alfonso Cuaron, Paul Thomas Anderson gibilerinin pelikül kullanımı kadar iddialı bir işçilik yok ortada. Keşke bunu yaparken Fransa’da piyasa adamı olmuş bir görüntü yönetmeniyle çalışmasaymış. Daha iddialı bir isim tercih edilebilirmiş. Hichame Alaouie filme bir şey katmıyor. 

Evet parti kültürünün içine girme, kırmızını, mavinin ve sarının canlılığı bazen devreye giriyor. Ama genel anlamda beyaz renkler üzerinden akan çok sıradan bir doku var. “Evde”nin (“Dans La Maison”, 2010) Cesar’lı kurgucusu Laure Gardette, filmi ayağa kaldıran yegane isim. Onun enerjisi devreye girdiğinde en azından bir olay olduğuna tanıklık edebiliyoruz.

‘Yazlık Elbise'nin duygusunu aratıyor

Ama Ozon’un 80’ler İtalya’sında geçen “Beni Adınla Çağır”la (“Call Me By Your Name”, 2017) rekabete girme hedefiyle yola çıkan yaz algısı, Catherine Breillat’dan ucuz dünyasına sürükleniyor. Yönetmen, 1996’daki kısa filmi ‘Yazlık Elbise’nin (‘Une Robe d’été’) tutarlılığının üzerine koyamıyor. Orada 29 yaşındaki bir sinemacının getirdiği sahiciliği, kıvraklığı, özgürlükçülüğü, tazeliği ve dinçliği burada asla göremiyoruz. Aksine bu özelliklerin tamamı kopyala-yapıştır duran plastik öğelerle TV seyirliğine kayıyor.

Canlılık da, dinamizm de anlık heyecan dışında tesir etmez hale geliyor. Yönetmenin “8 Kadın”da (“8 Femmes”, 2002) müthiş bir enerjiyle sarılan dönem algısı tekrarlanmıyor. Aksine 16 yaşındaki büyüme hikayesinin ortasındaki başrol oyuncusu devre dışı kaldığında film başka yerlere sürükleniyor.

Yan oyuncuların makyajı aşırı pespaye

Valeria Bruni-Tedeschi ve Isabelle Nanty’nin makyaj efektleri, Ersin Pertan, Atıf Yılmaz ve Ali Özgentürk’ün kitsch dönem filmlerinin etkisini hissettiriyor. Bu oyuncuların saçları o kadar yapay ki saçları gerçekten de tasarımlar, ev yapımı mı, prodüksiyon çıkarımı mı, bunu kestirmek güç! Ozon plastik dokusuyla, LGBTİ+ karakterleriyle bir dil, bir model ve bir auteur kumaşı oluşturdu. Ama yıllar geçtikçe ahlaklı baba bakışına kaymaya başladı. Bunu da bize hissettiriyor.

“85 Yazı”nın sonu bile LGBTİ+ aşk yaşayan karakterin heteroseksüel bir arayışa kaymasını duyuruyor. Bu bile yönetmenin yaşlandığını gösteriyor. Halbuki “Sitcom”, “8 Kadın”, “Havuz” (“La Piscine”, 2003), “Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları” (“Gouttes D’Eau Sur Pierre Brulantes”, 2000), “Tutku Oyunu” (“Amant Double”, 2017) gibi mucizevi filmlerde LGBTİ+ kimliğinin plastik özgürlükçülüğüyle iz bırakmayı alıştırmıştı bizlere. Son döneminde ise sorgulanası bir kimlik devreye girmeye başladı.

‘Angel' ve 'Kadın İsterse'nin yanında alt sıralara yerleşiyor

Yönetmen, dönem atmosferi kurduğunda “Angel” (2007), “Kadın İsterse” (“Potiche”, 2010), “Frantz” (2016) gibi başarısızlıkla yüzleşmişti. Burada “Angel” ve “Kadın İsterse”yle daha yakın bir şaşkınlık var. Gerçekten de sanki Yeşilçam boyunduruğunun altında bir ticari proje gelmiş de memuriyet yapmış algısı yaratıyor. Esas trajik olan bu sanki!

İşin tuhafı “85 Yazı”nda bir inandırıcılık, bir samimiyet de yok. Eskimiş İngilizce bir romanın niye Fransızca konuşan karakterlerle uyarlandığı da sorgulanıyor.

Mesele kaygısı daha öne çıkıyor artık

Halbuki İngiliz Ruth Rendell’ın “Yeni Kız Arkadaşım”a (“Une Nouvelle Amie”, 2016) dönüştürdüğü yıllardır uyarlanması beklenen çılgın roman yorumu da var yakın tarihte. Ozon, kariyerinde bir gerçekçi, bir plastik film yaparak giderdi. Kendini tekrar etmek istemezdi. Benzer bir şekilde ilerlemeyi sürdürüyor.

Ama “85 Yazı”nın ‘plastik film’ arayışına denk gelmesini kabullenmek mümkün değil. Kamu spotu kıvamındaki sinemasız seyirlik “Yüzleşme” (“Grace a Dieu”, 2018) hiçbir şey göstermeden homofobik de olabiliyordu. Yönetmenin kariyerinin dip noktasıydı. Bu film, en azından onun biraz daha üzerinde. Ama burada da tercih açısından artık daha ahlakçı ve muhafazakar aile geleneğini öneriliyor. “Sitcom”daki kontrolden çıkan işlevsiz aileyi bulmak zor!

Çılgınlığını kaybetti

Ozon, kendisi bir çıkışsızlık içindeyse onu da kendi kendine itiraf etmeli. Ya da “Tutku Oyunu” gibi filmler üzerinden ilerlemesi daha sağlıklı olur. Ama burada LGBTİ+ ergen büyüme öyküsü, yönetmenin ilk yıllarındaki enerjik tiplemelerini aratıyor. Çok şablon duruyor, ticari ve Yeşilçam usulü bir dönem filmine kayıyor. 

Senaryonun o kadar inandırıcı durmadığını tanıklık ediyoruz ki, olgun bir yönetmende, 19. filmini çeken bir auteur’de artık böyle şeyler olmamalı, ama nafile. Yönetmen kendi çılgınlığını ve plastik albenisini yıllar geçtikçe kaybediyor. Kendisini de önemsenmez hale getiriyor.

Sıradaki haber yükleniyor...
holder