Kerem Akça

10 Mayıs 2022, Salı 13:12

‘Dirlik Düzenlik’: Çanakkale fonlu yerli psycho-biddy filmi

 

Cuma vizyona giren Nesimi Yetik’in ikinci filmi “Dirlik Düzenlik”, Robert Aldrich’in tür başlatan “Küçük Bebeğe Ne Oldu?”sunun Çanakkale fonlu yerli şubesi gibi. Kieslowski, Cassavetes ve Baumbach’ın tiplemelerini yüzleştirip farklı tatlar veren bir kız kardeşler-anne ilişkisi gerilimi. İyi yazılan senaryosu ve iyi oynayan üç oyuncusuyla da sahicilik yükleniyor.

FİLMİN NOTU: 5.8

 

 

‘ANNEM SİNEMA ÖĞRENİYOR’DAN BAŞLAYAN SİNEFİL KİMLİK SÜRÜYOR

Ülkemizin orta sınıfının yansıtılmasına alışığız. “Çoğunluk”tan (2010) itibaren bu konuda bir ivme gördük. Oradaki nev-i şahsına münhasır karakterler de halen aklımızda. Ama genelde ‘işlevsiz aile’ komedi üzerinden karşılık bulmaya başladı. “Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi”nde (2011) görüldüğü üzere böyle ikonik olmaya açık bir tablo var. Onur Ünlü’nün kendine özgü gerçeküstücü kimliğini açık eden yaklaşım takdire şayan ve orijinaldi orada.

Nesimi Yetik, “Toz Ruhu”nda (2014) aslında kült olmayı çoktan garantileyen yönetmenin evreninden zeki bir spin-off’a (yan bölüm) imza atmıştı. Oradaki incelikli karakter halen akıllarda. Yetik, Esener ile beraber yaptıkları çalışmalarda fark yaratan üslupları öne çıkarmaya çalışıyor. Orada “Tony Manero”-“Napoleon Dynamite” arası yeraltı çizgi romanlarından fışkıran bir üslup vardı. Bu anlamda da aslında absürd komedi ucu açık finalle değer kazanıyordu. Yönetmen 2006’da sinema aşkıyla çektiği kısası “Annem Sinema Öğreniyor”dan bu yana bir sinefil kimlikle yol alıyor. Burada o duruşun devam ettiğini görebiliyoruz.

19 Nisan 2022, Salı 15:06

Ulusal Yarışma’da hangi filmler öne çıkıyor?

8-19 Nisan arasında düzenlenen 41. İstanbul Film Festivali bu gece 20:30’da Cemal Reşit Rey’deki ödül töreniyle kapanıyor. Ulusal Yarışma namına üç filmin ortak yapım olmasına rağmen TR’de doğan yönetmenleriyle seçkiye dahil edilmesinin yaratacağı tartışmalar merakla bekleniyor. Kalite olarak ise sırasıyla “Kerr” ve “Birlikte Öleceğiz” geriye kalacak. 12 filmde tek mekan, kara komedi ve bilinçaltı gibi anahtar kelimelerin öne çıktığını görebildik.

  

PANDEMİ ÜRETİMİ ALİ KEMAL ÇINAR’A YARAMIŞ

Pandemide üretim metotları değişiyor. Yarışmada izlediğimiz 12 filmden sekizi tek mekanı kullanıyor. Bu durum da ister istemez bağımsızın bağımsızı bir üretme şeklini ortaya koyuyor. Genelde ise alınan sonuç ‘kara komedi’, ‘bilinçaltında yolculuk’ ve ‘dehşet’ ile ayar verme olarak gerçekleşiyor.

“Geceden Önce”de (“Beriya Şeve”) Ali Kemal Çınar bir roman uyarlamasına imza atıyor. Ama esasen kapalı mekanda kesişen hayatları değişik karakterlerin gözünden gece öncesi fantastik ve dramatik bir 60 dakika hissiyle sarılıyor. Bu durum da aslında ‘Kürt sinemasının Jordan Peeele’ına mı kaydı?’ misali bir soruyu devreye sokuyor. Twilight Zone bölümü olarak fantastik/korku eylemi canlanıyor. Aranan dönemsel yöntemler onun sinemasal yükselişi anlamına geliyor aslında. Ama “Gizli”deki (“Veşarti”) kadar iddialı bir final yok.

 

18 Nisan 2022, Pazartesi 13:11

‘Birlikte Öleceğiz’: Yeşilçam’a Kar-Wai-Sorrentino ayarı veren bir aşk filmi

Hakkı Kurtuluş-Melik Saraçoğlu ikilisi alaycı sinefil zekalarıyla plastik, stilize ve eklektik bir aşk filmine imza atıyorlar bu kez. Yeşilçam klişelerine ise Kar Wai-Sorrentino ayarı veriyorlar. Türünde tarihimizin en sıra dışı üretimlerinden biri bu! 8-19 Nisan arasında düzenlenen 41. İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Yarışması’nın da Uluslararası Yarışması’nın da en iyi ikinci eseri “Birlikte Öleceğiz”i analiz ettim.

FİLMİN NOTU: 7

SİNEMA FETİŞİZMİNİ MERKEZİNE ALAN BİR İKİLİ

Sinemada sinefil yönetmenlerin üretimleri bambaşka olabiliyor. De Palma’dan Guy Maddin’e, Quentin Tarantino’dan Alex De La Iglesia’ya kadar bir ekol oluşturma görebiliyoruz. Melik Saraçoğlu-Hakkı Kurtuluş ikilisi “Orada” (2009), “Bergmanya’ya Yolculuk” (2011) ve “Gözümün Nuru” (2013) ile ciddi bir Bergman etkisine hatta fetişizmine sapmışlardı.

Ama son alaycı ve çılgın docudrama, İsveçli ustanın Vertov’un Sine-Göz’ü yoluyla “Amélie”ye (2001) eli değmiş hissi de bırakmıştı. Tati, Bunuel ve Lumiere Kardeşler göndermeleri ise her şeyin tuzu biberi olmuştu. Yönetmenler 2015’te bir kısa sahte belgeselde “Ayastefanos’taki Rus Abidesinin Yıkılışı”nın kayboluşuna dair zeki ve özgün bakışlarına sürdürmüşlerdi.

YENİ MİLENYUMUN EN İYİ ÜÇ YERLİ AŞK FİLMİ ARASINDA

14 Nisan 2022, Perşembe 16:30

‘Flux Gourmet’: Manyetik yemek filmi başyapıtı

Peter Strickland’in “Flux Gourmet”si Berlinale 2022’nin en iyisiydi. Z kuşağı için interaktif “Büyük Tıkınma” ya da postmodern “Modern Zamanlar” olarak anılabilir. Greenaway-Ferreri-Lanthimos arasındaki köprü ortama göre nefes alıp verebilen bir beslenme canlandırma enstitüsü sunuyor. Devrimci yemek filmi başyapıtı, yarattığı modelle nesiller boyu hatırlanacak. 8-19 Nisan 2022 arasında İstanbul Film Festivali Uluslararası Yarışma’sında Türkiye prömiyerini yapan filmi inceledim.

FİLMİN NOTU: 9.6

 

‘MODERN ZAMANLAR’IN POSTMODERN VERSİYONU

Charlie Chaplin “Modern Zamanlar”da (“Modern Times”, 1936) sanayi devriminin getirdiği makineleşmeyi müthiş bir zeka ile eleştirmişti. Orada hep aynı güne uyanmanın tedirgin ediciliği ve makinelerin çektirdikleri iz bırakmayı sürdürüyor. Peter Strickland ikinci uzunu “Berberian Ses Stüdyosu”ndan (“Berberian Sound Studio”, 2012) bu yana aslında belli kurumların fabrikalaşıp postmodern tüketim toplumu canavarlarına dönüştüğünü vurguluyor.

Bunun altını ise öne çıkan ses tasarımı, kendine özgü alternatif rock besteleri, yaratıcı video klip parçaları ve retro dokuyla zamansız bir ortamda çizmeyi seviyor. “Şeytanın El Kitabı” (“The Field Guide to Evil”, 2018) antolojisindeki başyapıt seviyesindeki kısa filmi ‘The Coobler’s Lot’ta önceki yüzyıllardan bir Macar efsanesinde de bu durumu dahiyane bir temsil olarak görmüştük.

“In Fabric”te (2018) aslında bir katil elbisenin gözünden canlanan ‘giallo’ esintili cinayetleri izlediğimiz sarmala dönüşen bir evren vardı. Ari Wegner kariyer zirvesini görmüştü sinematografik açıdan. Chaplin klasiğine bağlanma orada finalde canlanmıştı. Devamı gelebilecek elbise dikme sahnesi ikonik bir üzerine konuşulma hamlesi olarak geriye kaldı.

07 Nisan 2022, Perşembe 12:36

‘Uysallar’: Yeni Türkiye’de punk olmak ya da olmamak

Netflix’in dizisi ‘Uysallar’ın 26 Mart’ta Atlas’ta yapılan IKSV özel gösterimindeydim. Onur Saylak, ‘Şahsiyet’ten sonra bir kez daha sanal yerli diziler arasında kalitesini hissettirip zirveye oynayan bir çalışmayla çıkageliyor! Platformda 30 Mart’ta sekiz bölümüyle başlayan eser, punk olmak ya da olmamak üzerine kendiyle de alay edebilen leziz bir yeni Türkiye alegorisi. Serbest bir vezin denemesi. Postmodern bir duvar yazısı estetiği arayışı. İşlevsiz aileyi sanrıya dönüştüren saykodelik bir üst-orta sınıf vizyonu. 

DİZİNİN NOTU: 6.7

 

‘ALEX’, ‘RENTON’ & ‘ARTHUR STUART’LA AKRABA BİR KARAKTER

‘Uysallar’ Feza Çaldıran’ın kaydırmalı üst açısı ile açılıyor. İstanbul’daki çarpık kentleşmeye dair bir sorgulamayı yapıp yapmayacağına dair bir eylem planı hazırlıyor. Oradan ise aslında üst-orta sınıf Uysallar ailesinin bireyi Oktay’ın gözünden akan bir ‘çifte hayat’ yaşanıyor. Bu sayede ‘maskeler’ üzerinden canlanan bir kimlik sorgulamasına odaklanıyoruz. Gündüz ile gece yaşamı arasında gidip gelme bambaşka katmanlara açılıyor.

Bu durum Bram Stoker’in Dracula’sına da, “Otomatik Portakal”ın (“A Clockwork Orange”, 1971) Alex’ine de, “Trainspotting”in (1996) Renton’ına da, “Velvet Goldmine”ın (1998) Arthur’una da, “Dövüş Kulübü’nün (“Fight Club”, 1999)  Tyler Durden’ını da akla getiren bir şekilde sunuluyor. Ama her şeyden önce Onur Saylak-Hakan Günday ikilisinin ötekilerin karanlık dehlizlerindeki mücadelesi devam ediyor.


25 Mart 2022, Cuma 15:07

‘Rimini’: ‘Tony Manero’ya Avusturya’dan iddialı rakip!

FİLMİN NOTU: 7.6

 

RAHATSIZ EDİCİ GÖZLEMCİ BELGESELLERİYLE BİLİNİYOR

Ulrich Seidl, 1980’lerin başından itibaren Vittorio De Seta’nın çığır açan ve 50’lerin sonunda gördüğümüz ‘gözlemci belgesel’ tekniğini rahatsız edici imgeler, ötekiler ve cinsellik üzerinden canlandırma üzerine bir dil oluşturdu. 1980’te çektiği 50 yaşındaki bir cücenin öyküsünü anlatan “One Forty” (“Einsvierzig”) ikonik bir kısa filmdi. Karl Wallner’in tiplemesiyle bile anılmaya açık bir cüretti! Avusturya’dan Herzog’a veya “Eraserhead”e (1977) cevap olarak geliyordu!

1982’de gelen “Balo” (“Der Ball”, 1982) biraz “Şölen” (“Festen”, 1998) öncesi gelen zeki bir orta metraj belgeseldi. 1990’daki ilk uzunu “Good News: Newspaper Salesmen, Dead Dogs and Other People from Vienna”yla (“Good News: Von Kolporteuren, toten Hunden und anderen Wienern”) zaten sokaktaki bir gazete bayiinin üzerinden kalıcı bir 126 dakika servis etmişti. Belki orada süre problemliydi.

MANKENLERE DAİR YAPILMIŞ SIRA DIŞI BİR BAŞYAPIT

Ama yavaş yavaş bize Avusturya’nın orta sınıfının karanlık dünyasını yansıtacağını ispatlamıştı. 1999’da ise “Models”, üç-dört modelin bakış açısından akarak çığır açan ‘porno’, ‘belgesel’, ‘fotoğraf çekimi’ gibi parçalara sahip ‘sakil bir dinginlik’le üretilmiş bir modern klasik olma hedefiyle yola çıkıyordu. Orada sabit çerçevelerle gözlemciliğin ve röntgenciliğin ulaştığı başyapıt seviyesi hayranlıkla izleniyordu.