Azizler: İçimdeki Kanal-i-zasyon

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Taylan Kardeşler’in “Azizler”i 8 Ocak’ta Netflix’te başladı. 96 dakika boyunca ne olduğunu idrak edemeyen bir komedi filmi. Yerli “John Malkovich Olmak”a dönüşmesi gerekirken sinema yolculuğunu trash eğlencelik “Kanal-i-zasyon” uçurumuna yanaşarak noktalıyor. “İçimdeki Ses”, “Bunny ve Boğa” ile “Mary ve Max” kırması yapısını kalkındıracak Spike Jonze, Michel Gondry veya Coen Kardeşler’i aratıyor.

Filmin notu: 3.8

Bayat skeçlerden ibaret

“Azizler”in, ‘ler’ eki baştan bir sürprizle karşılaşacağımıza dair anımsatma yapıyor. Bunun ne olacağına konusunda da bir süre meraklanıyoruz. Bu sebeple belli bölümlerde gülümseme şansımız var. Ama filmin kopukluğu bir yerden sonra kontrolden çıkmaya başlıyor. 

Girişte Günaydın’ın yazıp başrolünde oynadığı yeni bir “İçimdeki Ses”in (2015), bir taraftan “Mary ve Max” (“Mary & Max”, 2009), bir taraftan “Bunny ve Boğa” (“Bunny and the Bull”, 2009) tarafından sıkıştırıldığı, ama bunların hiçbirinin sonuç alamadığı hissediliyor.

Bu film de aslında oradaki reklam yazarı Selim’in, Aziz’e dönüşerek bir karaktere elini uzatmasıyla başlayıp ‘gülümseme’ye yol açıyor. Ama nedense bu varoluşsal vaat karşısında bize sunulan ‘bayat skeçler’den ibaret bir sinema seyirliği. Günaydın’ın kalemi film uzadıkça daha da aranır hale gelmeye başlıyor. “Vavien”i (2009) tekrar deneyimleme arzusu yaratıyor.

Öner Erkan öne çıktığında 'Bunny ve Boğa' etkisi devreye giriyor

Filmin belli karakterleri devreye girdiğinde bir duygu hissediliyor. Öner Erkan ile Engin Günaydın’ın “Bunny ve Boğa”ya (2009), ‘Paddington’ serisinde biçimci ruhunu kanıtlayan Paul King’in yaratıcı tek mekan filmine atıfta bulunan ‘gerçeküstücü iki kafadar filmi’ damarı biraz olsun tutuyor. Erkan, birçok rolünde olduğu gibi burada da güldürüyor. 

Taylanlar ile Berkun Oya, Günaydın’ı özellikle merkezden uzaklaştırıp o tarafa yönlendirmek için çabalamışlar. Oraya kaydığında aslında gece hayatıyla ilişkisinin renk filtreleriyle 30. dakikadan sonra aldığı hal, en azından gelişme süresi boyunca görsel açıdan fena değil. Ama ilk 30 dakikada Ferhat Uzundağ’ın boyutsuz ve karton sinematografisinden çeken “İçimdeki Ses”in devamı gibi hareket etmek filmi ‘dizi seyirliği’ne yanaştırıyor.

Bilginer'in gözünden 'Mary ve Max' etkisi

Bir yerden sonra ise Haluk Bilginer ile Binnur Kaya arasında ‘agorafobi’ ile ilgili yapılmış Avustralya’dan çıkan stop-motion animasyon modern klasiğine dönüşecek “Mary ve Max” havası devreye giriyor. Oradaki dostluk hikayesi, aşk öyküsüne çevriliyor. Özellikle buzdolabında konuşmaya başlayan Kamuran’ın bu hisle bir heyecan yarattığı söylenebilir. 2009’da vefat ettiğinin oraya yazılması ise zekice.

Ama ikisinin ilişkisi Gülçin Santırcıoğlu devreye girdiğinde biraz zorlama durabiliyor. Bunun ötesinde Haluk Bilginer’in Erbil rolü, Michel Gondry veya Spike Jonze zihninden çıkıp gelse de nereye kayacağını bilemeyen bir tipleme gibi. “John Malkovich Olmak”ta (“Being John Malkovich”, 1999) ‘başyapıt’ olgusunu geliştiren çilingir John Cusack yerine “Lütfen Başa Sarın”ın (“Be Kind Rewind”, 2008) Jack Black’inin amaçsızlığı hissediliyor. 

Onun hastanede bilinçaltına girilen sekansta Sophie Barthes’ın zeki sinemaya girişi “Dondurulmuş Ruhlar”ın (“Cold Souls”, 2009) donukluğunu beklerken camp (bilinçli bayağılık estetiği) bir beyin oyuğuna sapması yanlış bir hamle. John Malkovich olmak asla canlanmıyor. Aksine Kaufman’ın senaristlikten yönetmenliğe geçtiği ilk iki yapıtın çiğliğine odaklanıyor gibi oluyoruz.

‘Korkuyorum Anne' gerçeğini es geçmek 'Sinema nedir ki?' sorusunu sorduruyor

Ezel Akay’ın ondan “9 Kere Leyla”da (2020) aldığı zihin açıcı yaklaşım burada yok. Bunun ötesinde de Engin Günaydın, filmi kontrol altına almaya çalıştığı anlarda başarılı olamıyor. Ama işin tuhafı finalde bunu becerip homofobik AKP komedisi “İçimdeki Ses”in devam filmi olarak dizi estetiğiyle noktayı koydum diyor. Selim’in sadece yazılmış senaryoyla güldürdüğü görülmüştü aslında.

“Azizler”in en büyük sıkıntısı özellikle Reha Erdem’in “Korkuyorum Anne” (2004) gibi Çek Yeni Dalgası ve Yugoslav Kara Dalgası etkili dahiyane bir komedi filmine imza atmasının üzerinden 15 seneden fazla geçmiş olması. Oradaki ‘insan nedir ki?’ adının devamında gelen isim olunca ‘sinema nedir ki?’ sorusu akla geliyor. 

O gerçeküstücü absürd komedinin başyapıt seviyesindeki hali burada mumla aranıyor. Ali Düşenkalkar’ın takıntılı Ali’sinin anlatıcı sesinden ilerleyen delilikler ve onun uçarı karakterinin yansıtılışına bir olgunluk ve zekilik katılmıyor asla. Absürd komedi köşeye sıkıştırılıyor.

Yerli 'John Malkovich Olmak' olmayı değil, 'Kanal-i-zasyon' uçurumuna yuvarlanmayı seçiyor

Onur Ünlü’nün ekole dönüştüğü kara komedi alanına teğet geçen bir şeyler yapma çabasında olmak da hüsranla sonuçlanıyor. Son dönemde tek mekan ağırlıklı ilerlerken takıntılı karakterlere bakan “Gişe Memuru” (2011), “Sofra Sırları” (2017), “Yaşamak Güzel Şey”le (2018) düzgün yapılmış işlerdi. Özellikle üçüncüsünün reklam yazarlığını ele alırken ortaya koyduğu kıvrak zeka burada karşımıza çıkmıyor. 

Yönetmenlikte Taylan Kardeşler’i görünce “John Malkovich Olmak”ın peşinde entelektüel ve olgun bir şan-şöhret dünyası eleştirisi arıyoruz ister istemez. Ama bizim karşılaştığımız “Gişe Memuru”, “Yaşamak Güzel Şey” ve “Sofra Sırları”yla kardeşlik ilişkisi kurarken Alper Mestçi’nin Okan Bayülgen’li çöp (trash) eğlenceliği “Kanal-i-zasyon” (2009) uçurumuna sürüklenmek oluyor. Bu durum da filmin mizah konusundaki beceriksizliğini ortaya koyuyor. Oyuncular film için mi var, kendileri için mi çözmek mümkün olmuyor.

Dizi yönetmenliğine kaymanın dayanılmaz çekiciliği

Görüntü yönetmeni Burak Kanbir, “Kaybedenler Kulübü”ndeki (2011) yaratıcı ve kalıcı karikatür estetiğini devreye sokmak istiyor. Ama filmin yarıdan fazlası bembeyaz, çamur gibi renklerden örülünce dizi eğlenceliğinden farksız bir sürece sürükleniyoruz ister istemez!

Taylanlar; ‘mizah’ açısından ‘yaratıcı bir zihin’ sancısını bariz bir şekilde hissettiriyorlar. Senaryoya Berkun Oya ile imza atmak bu zaafı getiriyor. Ama görsel açıdan da filmin çoğu bölümünde benzer sorunlar devreye giriyor. Kanbir, onlar için bir Gökhan Tiryaki ya da bir Soykut Turan olmamış. 

Biraderlerin kariyerlerinde dizi piyasasına kayışı duyuran, seviyeyi düşüren isme dönüşmüş. Bu durum karşısında ise verilen arayı da düşününce ‘küçük ekran yönetmenliğine kaymanın dayanılmaz çekiciliği’ne kapılma arzusu hissediliyor. “Labirent”te (2012) de Tolga Örnek’e herhangi bir katkıda bulunmayan görüntü yönetmeni, kurguyla öne çıkan filmi beyazın tonlarıyla köşeye sıkıştırabilmişti zaman zaman.

Fatih Artman’ın Onur Ünlü özentisi durması bir yana İrem Sak’tan Göktuğ Yıldırım’a kadar olmamış karakterlere can veren, tipleri besleyen iyi niyetli oyuncular izliyoruz. Onların günümüzün komedi senaristliğinde artık her şeyin aşıldığı ortamda yeri olmayan bir noktaya ulaştıkları söylenebilir.

Kaufman'la yarışmaya çalışırken entelektüelliğimizi sorgulatıyor!

Azizlerin peşinde giderken, ‘aziz olsa ne olur, olmasa ne olur!’ olarak noktalanan bir her kafadan ayrı bir ses çıkma sancısı sunulan. Kaufman’ın yönetmenlik koltuğunda böyle vasat işleri vardı (“New York Yanılsamaları”, “Anomalisa”), kişisellikle probleme dönüşmüşlerdi. Belki de Taylanlar onlarla rakip oluyor. Ama Öner Erkan, Binnur Kaya haricinde bir oyunculuk, eğlence de servis edemiyor.

Birbirinden kopuk karelerin, belki üzerine ışık yapılmış bir şekilde gözüküp farkında olmadan öylesine takıldığı bir film izliyoruz. “Azizler”in azizliği de burada olsa gerek. Bir yerden sonra ucuz yerli komedileriyle yarışacak bir seviyeye gerileyip ‘entelektüelliğimiz’i sınamaya başlatıyor ki, hiç sormayın!

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder