Enfant Terrible: Fassbinder'e saygı duruşu biyografisi

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Cannes 2020 Resmi Seçkisi’nin en iyi filmlerinden “Enfant Terrible”, iyi çekilmiş, cüretkar, özgürlükçü, oyunbaz ve plastik bir Fassbinder biyografisi. Yönetmenin farklı dönemlerinin estetiğini incelikli bir şekilde devreye sokarken erken vefatı sebebiyle kalp atışlarımızı hızlandıran bir saygı duruşu filmine dönüşüyor. Meraklısı için “Yaramaz Çocuk”, 18 Ekim’de 39. İstanbul Film Festivali’nde fiziksel Türkiye prömiyerini yapacak.

FİLMİN NOTU: 6.7

Yani Alman sinemasının yaramaz çocuğunu çok iyi kavrıyor

Alman yönetmen Oscar Roehler, 20-25 senedir genelde ilişki filmlerine, seks hayatına odaklanan bir kariyere sahipti. Burada da ülkesinde o kavramları yedinci sanata LGBTİ+ tanımlı sokan isimlerden Fassbinder’in hayat hikayesine el atmış. Çok da iyi olmuş.

“Yaramaz Çocuk” (“Enfant Terrible”, 2020), Yeni Alman Sineması’nın yaramaz ve tartışmalı çocuğunun üzerine gidiyor. Onun 60’ların sonu ile 1980’lerin başı arasındaki sinema kariyerinin kilometre taşlarını karşımıza çıkarıyor. Bu konuda detaylı bir incelemeye dönüşmesiyle de baştan sona heyecanla izleniyor.

Yönetmenin plastik dönemin üslubu baskın hale geliyor

“Katzelmacher”den (1969) “Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları”na (“Die Bitteren Tranen Der Petra Von Kant”, 1972), “Korku Ruhu Kemirir”den (“Angst Essen Seele Auf”, 1974) “Özgürlüğün Zorba Hakkı”na (“Faustrecht der Freiheit”, 1975), “Bir Evliliğin Öyküsü”nden (“Die Ehe Der Maria Braun”, 1979) “Querelle”e (1982) uzanan filmlerin çekim aşamalarını bir çırpıda önümüze diziyor. Bunların arka planını da bireysel olarak inşa ettiği Brechtiyen bir sanat yönetimi ile sarıp sarmalıyor. Aslında bu yaklaşımdan camp bir doku da çıkarıyor. 

Yönetmenin tiyatro etkili uzun planlar odaklı ilk döneminden başlayıp kısa sürede plastik dönemine kayan çerçeveleri usul usul karşımıza çıkarılırken görüyoruz. 13 senenin bir panoraması çıkarılıyor. Bu durum da aslında ustalaşma ile olgunlaşmanın sırlarını sunması açısından fazlasıyla değerli aslında. Roehler’in bu konuda ayağına korkak alıştırmaması zekice bir hamle. Fassbinder’in ruhunun kalkındırılmasına alan açıyor.

Çekim aşamalarında ilginç detaylar devreye giriyor

Bu durum karşısında da Oliver Masucci’nin usta yönetmeni kavrayışı işlevsel hale geliyor. Aslında karikatürizelik ile gerçekçilik arasında gidip gelirken eşcinsel seks sahnelerine eklenen sokak kültürü de bize işliyor. Özellikle filmlerin çekim aşamalarındaki ilginç detaylar ve oyuncuların yeniden canlandırılması heyecan verici hale geliyor.

Barbara Valentin, Michael Ballhaus, Günther Kaufmann gibi tiplemeler devreye giriyor. Özellikle “Lola ve Bilidikid”de (“Lola + Bilidikid”, 1999) çıkış yapan Erdal Yıldız’ın El Hedi Ben Salem’e can vermesi ilginç bir detay. Fassbinder’in metresi olduktan sonra “Korku Ruhu Kemirir”de oynayan oyuncunun ten değiştirdiğine tanıklık ediyoruz. 

Yeni Alman Sineması filmlerinde gördüğümüz Eva Mattes (Brigitte Mira) ile Isolde Barth o dönemden ışınlanıp gelerek aslında dönemsel evrende en etkili olan isimler arasındalar. Bu karakterlerin gerçek hayattaki yansımalarıyla ortaya çıkan ‘çiftgezer’ hamleleri de biyografiyi fazlasıyla oyunbaz hale getirebiliyor.

"Godard ve Ben" ile "Eisenstein Meksika'da"yı birleştiriyor

Bunların incelikli ve bilinçli hali nefes kesiyor. Filme bu açıdan konsantre olmak ayrı bir havaya sokuyor yönetmenin hayranlarını. Bu coşku da ‘yaramaz çocuk’a odaklanma ile gerçekleşen keskin bir anti-kahraman hikayesinin üzerinden yürüme olanağı buluyor. Cüretkar bir biyografik damar eşliğinde hem de…

Sanki “Godard ve Ben”de (“Le Redoutable”, 2017) Hazanavicius’un 1960’ların retro dokusuyla anlattığı Godard güzellemesine 70’lerden bir kardeş geliyor. Ama onu “Eisenstein Meksika’da” (“Eisenstein in Guanajuato”, 2015) ile birleştiren bir yaklaşım var. “Querelle”in (1982) Brechtiyen ve plastik bir başyapıta dönüşmesine aşinayız. Bu durum karşısında da bizle yüzleştirilen aslında bu döngüden ilerlemek.

Kalp atışlarımızı hızlandıran bir biyografik film

Greenaway’in ‘Tulse Luper Üçlemesi’ başyapıtı kadar iddialı bir biyografik film yok ortada. Ama Roehler’in kadraja ve seks sahnelerine hakimiyeti fazlasıyla dikkat çekici hale geliyor. Bu durum karşısında da “Yaramaz Çocuk”un asi bir ruhun hayatından sunduğu parçaları ilgiyle izliyoruz. Özellikle Andy Warhol ile yapılan konferans ilginç bir an olarak geriye nostaljik açıdan fazlasıyla kalyor. Heyecan veriyor. 

Yönetmen, işçilik yapsa da, ilişki sahnelerinde becerikli olsa da görsel açıdan filmlerini ileri götürmemiştir. Burada ise yapım tasarımı kendi üstlenip dönemsel atmosfere ayrı bir hava katıyor. Ama “Chaplin” (1992), “Gods and Monsters” (1998), “Göklerin Hakimi” (“The Aviator”, 2004), “Eisenstein Meksika’da” gibi kalıcı yönetmen bio-pic’lerinin arasına yerleşmeye hak ediyor. Fakat plastikliğiyle heyecan veren bir süreçten söz eder hale geliyoruz.

Hollywood'un politik açıdan doğru LGBTİ+ temsilinin uzağında

“Yaramaz Çocuk”un tiyatro ve Brecht ile ilişkisinden artakalanlar da bunu getiriyor. Fassbinder’in iddialı yıllarına atıfta bulunma değerli bir hareket. Bu da yönetmene saygıda kusur etmemek ne kelime, ona saygı duruşu filmine dönüşen bir çalışmaya kadar çıkıyor. Hollywood’un politik açıdan tartışmalı “Sınırsızlar Kulübü” (“Dallas Buyers Club”, 2013), “Bohemian Rhapsody” (2018) ve “Milk”teki (2008) gerçek hayat temsillerinden ziyade son yıllardan “Rocketman”le (2019), “Carol”la (2015), “Tek Başına Bir Adam”la (“A Single Man”, 2009) kimlik açısından bağlantı kuran bir biyografi var.

Bu cesaret kalp atışlarımızı hızlandırıyor. Politik ve LGBTİ+ kimliği açısından doğru bir hamleye dönüşüyor. Roehler’in rejisi, kendi yaptığı yapım tasarımı, 1949’lu Carl-Friedrich Koschnick’in sinematografisi ve Oliver Masucci’nin başrol performansı cuk oturuyor bu tutkulu vizyona üstelik! Film baştan sona bir LGBTİ+ ruhuyla donatılıyor.

KEREM AKÇA / akca.kerem@gmail.com

Yazarlarımızdan

21 Ekim 2020, Çarşamba 09:36
Sıradaki haber yükleniyor...
holder