Oksijen: Köklere dönüş niyetine canlanan kapalı mekan bilimkurgusu

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Alejandre Aja’nın Fransızca çektiği Netflix orijinal filmi “Oksijen” (“Oxygen”), 12 Mayıs’ta başladı. Türünde seyir zevki sunan, dehlizlerine girmesi keyif veren ve iyi kurgulanmış bir yapıt. Aja’nın 2003’ten bu yana yaptığı en iyi film. İlk uzunu “Furia”da Cotillard’ın oynadığı Elia, sanki uzay boşluğunda Laurent’ın canlandırdığı bir Eli olarak “2001”e selam çakarak sinema yolculuğunu sürdürüyor. 

FİLMİN NOTU: 6.1

20 SENE SONRA BİLİMKURGUYA DÖNÜYOR

Alexandre Aja, “Furia”da (1999) Yeni Fransız Aşırılığı’nın “Kötü Kan”ına (“Mauvais Sang”, 1986) imza atmıştı. Romantik bilimkurgu filmi, cinselliğe yaklaşımıyla öne çıkarken Marion Cotillard’ı da parlatmıştı. Kıyamet sonrası atmosfer ise gerçekçilikten, yabancılaşmadan v el-omuz kamerasından beslenmişti. Gerilla ruhlu bir türsel damar ortaya çıkmıştı. Stanislas Merhar da başroldeki sahiciliğiyle Fransa’da yürümüştü.

“Oksijen”de orada Cotillard’ın Elia’sının yerine Elizabeth ya da ‘Liz’ geliyor. Mélanie Laurent’ın karakteri ise uzayın derinliklerinde kendini bir karargahta, bir podda yaşam mücadelesinde bulan bir tipleme. 60’ların sonunda “2001: Uzay Yolu Macerası” (“2001: A Space Odyssey”, 1968) ve “Maymunlar Cehennemi” (“Planet of the Apes”, 1968) bu damardan devrim yaratacak başyapıtlara dönüşmüşlerdi.

YENİ FRANSIZ AŞIRILIĞI’NDAN YÜRÜYEN BENZERLERİ VAR MI?

Yeni Fransız Aşırılığı’ndan gidersek burada o kadar iddialı bir yaklaşım var mı tartışılır. Hatta Mathieu Turi’nin 2020 tarihli ikinci uzunu “Meander”daki (“Meandre”) kadar da taze denebilecek bir senaryo ya da film izlemiyoruz, görsel efektler de bu minvalde tasarlanmamış üstelik. Orada kanalizasyona girilmesiyle ortaya çıkan aşırılığa eklenen enerji ve “Maymunlar Cehennemi”ne göz kırpan iddialı final heyecanlandırmıştı. Ama en azından başroldeki Taia Weiss’in oynadığı Lisa’ya kardeş geliyor.

Onun yanında Denis’nin Borowczyk usulü uzay gotiği bilimkurgusu ya da “Solaris” (1972) olarak canlanan “High Life”ıyla (2018) da yarışıyor mu tartışılır. Ama kurgucu koltuğuna “Persepolis”le (2007) çıkış yapan Stéphane Roche’un oturmasıyla Aja’nın kariyerinde ortaya çıkan farklı bir tercih de bize işliyor. 

FRANSA’NIN HAL-9000’İNİ DUYURUYOR

Ana karakterin Amalric’in seslendirdiği bilgisayar MILO ile ilişkisi, Fransa’nın “2001”inin HAL 9000’e cevabını ortaya koyuyor. Arka planda ise belleksel bir şeyler akıyor. Bu damardan “Gizemli Şehir” (“Dark City”, 1998) akla gelebiliyor. Aslında filmin 2000 sonrasından “Uzayda Dehşet” (“Pandorum”, 2009) ve “Ay” (“Moon”, 2009) ile kardeşlik ilişkisi kurduğu söylenebilir. Onlar da uzay boşluğunun derinliklerinde yalnızlık öykülerini kendilerine özgü birer varoluş ve türsel ambalajla izlenir kılmışlardı.

Burada da yönetmenin Laurent ve Amalric’i bir yana, “Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları”nın (“Gouttes D’Eau Sur Pierre Brulantes”, 2000) kült bir biseksüel figüre, Franz’a can veren Malik Zidi’nin Léo Ferguson tiplemesiyle aslında büyük oranda bir yaratıma eşlik etmesi de ‘metin’ olarak ilginç boyutları devreye sokuyor.

ABD’DEKİ VASAT ASTRONOT HİKAYELERİNİ KOLAYLIKLA EKARTE EDİYOR

Yönetmenin bir kez daha Maxime Alexandre ile çalışması ise 20 yılı bulan birlikteliği karşımıza çıkarıyor. Aslında görsel açıdan Liz’in bir yatakta Alien, 2001 ile Dark City arasından gidip gelen bir noktaya açılmasının da bize tesir ettiğini görüyoruz. Son dönemdeki “Yerçekimi” (“Gravity”, 2013), “Yıldızlararası” (“Interstellar”, 2014), “Marslı” (“The Martian”, 2015) gibi vasat astronot hikayelerini kolaylıkla ekarte edebiliyor “Oksijen”. Bunu yaparken feminist ve biyograik bir damardan da ilerleyen “Lucy in the Sky” (2019) ile yarışıyor.  

Bunun ötesinde de Fransız sinemasının çeşitli dönemlerine selam çaktığı kadrosuyla da dikkat çekiyor. Büyük oranda da evrim teorisine dair Me Too dönemine uygun bir kapalı mekan bilimkurgusuna da açılıyor. Ama kabul edelim ki Natali’nin seriye dönüşen “Küp”ü (“Cube”, 1997) kadar iddialı bir noktaya gitmiyor. 

HOLLYWOOD’DA ÜÇÜNCÜ KEZ ELİ YÜZÜ DÜZGÜN BİR ESERE İMZA ATIYOR

Aja, başyapıtı “Yüksek Tansiyon”u (“Haute Tension”, 2003) takiben Hollywood’da genelde seri üretimlere kayan bir kariyere kayarak kontrolden çıkmıştı. Döneme göre bir yeniden çevrime dönüşen “Pirana” (“Piranha”, 2010) haricinde keyif dahi vermemişti. Clive Barker-Terry Gilliam kırması mitolojik şeytan filmi “Boynuzlar”da (“Horns”, 2013) ‘kült’ bir esere dönüşmek için adımlar atmıştı. Bu dönemin 2021’e kadar en derli toplu denemesiydi. 

Oradan sonra ilk kez kendi yapmak istediğini bir Amerikan projesinde gerçekleştiriyor. Sinemada çok fazla bilgisayar, yansıma, evrim teorisi, bilimkurgu denemesi gördük. Ama buradaki “Meandre” ve “High Life” kadar çarpıcı bir noktaya açılmasa da çok iyi kurgulanmış görsel yapısıyla izletiyor. Yönetmenin kariyeri için bu da gerekli!

AJA’NIN ‘2001’E CEVABI MI?

Villeneuve’ün “Gidiş” (“Arrival”, 2016) noktasındaki “Solaris” (1972) female uzay gotiği bilimkurgusu zekası kadar ileri gitmiyor. Ama Aja’nın “2001”e cevabı, daha kısa olabilirmiş dedirtse de heyecanla da izleniyor. Evrim teorisine Fransız sinemasının özgürlükçü ve cinsel çeşitlilik üzerinden yaklaşan slasher filmi modern klasiği “Yüksek Tansiyon”a rakip gelmiyor. Ama kariyerinin en iyi ikinci eseri “Furia” gibi bir kıyamet sonrası bilimkurgusundan sonra uzay hoşluğu damarlı klonlama bilimkurgusu ana dilde belli bir tutarlılığa ve albeniye sahip.

Oradaki kadar cesur bir cinsellik yok. Senaristlik koltuğuna 20 senelik Lavasseur’ün yerine Christie LeBlanc’ın gelmesi aşırılık yerine zekayı devreye sokmuş. Ama “Meander” ve “Gece Yarısı Gökyüzü” (“The Midnight Sky”, 2020) kadar el emeği göz nuru efektler de yok. Daha ziyade tek mekana sıkışıp bellek üzerinden yürüyen standart bir bilimkurgu izleği görüyoruz. Bu durum da ‘kapalı mekan bilimkurgusu’ olarak “Platform”la (“El Hoyo”, 2019) akrabalık getiriyor. 

Ama tatminkar seyir süreci milliyetçi NASA üyelerinin hikayelerinin ötesinde keyif veriyor. İlk aşamada düşünülen Anne Hathaway projeye alınsa bambaşka bir süreç olurdu, ama Khalfoun’la daha kötüye de gidebilirdi her şey. Zira onun katilin bakış açısından çekilmiş Aja’nın ortak senaristliğini ve yapımcılığını üstlendiği “Manyak” (“Maniac”, 2012) haricinde kayda değer bir eseri yok.

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder