The Survivor: Android kuşağının ‘Kızgın Boğa’sı

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

9-18 Eylül arasında düzenlenen Toronto 2021’deki dijital dünya prömiyerinde izlediğim “The Survivor”, en iyi boks filmlerinden biri. Aynı zamanda festivalin en iyi Amerikan filmiydi de. Android kuşağının “Kızgın Boğa”sı, “Cehennemde İki Devre” (Fabri) ve “The Third Part of the Night” (Zulawski) duraklarına uğramaktan zevk alan karanlık bir soykırım anısı gibi. 

FİLMİN NOTU: 7

LEVİNSON’IN SPOR FİLMLERİNDE İDDİASI VAR

Beyzbol filmi klasiği “Doğuştan Yetenekli”nin (“The Natural”, 1984) yönetmeni Barry Levinson, kariyeri boyunca memuriyetten memuriyete koşarak her zaman bir kalitenin sözünü vermeye çalışmıştır. Son 20 yılda ise sadece parazit buluntu filmi “The Bay” (2012) ‘iyi’ denebilecek düzeydeydi. Yönetmen özellikle film üretimini arttırmasıyla beraber alelacele yapılmış eserlere mahkum kaldı.

Burada ise belki de kariyerinin en iyilerinden birine imza atmış. Aslında “Diner”la (1982) başlayan dört filminde Baltimore’dan Yahudi hikayelerine odaklandığını görmüştük. “The Survivor”, Nazi kampında boksörlük geçmişi olan gerçek bir karakterin izini sürüyor. Harry Haft o dönemleri bir anı niyetine hatırlıyor şimdilerde. Yönetmen de onun bu ruh haline ayna tutmakta becerikli olmuş.

ANDROID KUŞAĞININ ‘KIZGIN BOĞA’SI, FABRI VE ZULAWSKI DURAKLARINA UĞRAMAKTAN ZEVK ALIYOR

Yönetmen, King Vidor’un “The Champ”i (1931) ile klasik başlayan bir alt türe gerçekten de kendine özgü bir ritim ve dil kazandırmak istiyor. Elbette spor ile soykırımı iç içe geçiren filmler var. Özellikle Fabri’nin futbol filmi klasiği “Cehennemde İki Devre” (“Két félidö a Pokolban”, 1961), onun etkilediği “Zafere Kaçış” (“Victory”, 1981) ve daha nicesi akla gelebilir.

Ama burada o yılları George Steel’ın stilize açılarıyla adeta ‘karanlık bir anı’ olarak gören ve 1960’lardaki renkli dönemine ışınlanmak isteyen bir karakter var. Onun şiddet yüklü evreni ise fazlasıyla Scorsese klasiği “Kızgın Boğa”nın (“Raging Bull, 1980) melankolik dünyasına açılıyor. Sinematografik açıdan Michael Chapman’dan geri kalmıyor film. Siyah-beyaz dönemde de çokça ele alınan ‘noir’ damarı vardı. Burada da sub-noir’a göz kırpılıyor. Haft adeta android kuşağının Jake Lamotta’sı olarak canlanıyor.

Sanki siyah-beyaz ile renkli arasında bir ‘kabus’ ve ‘umut’ farkı oluşturan bir yapısal deformasyon var. Bu durum da aslında filmin karakterinin yaşadığı psikolojik gelgitlere abandone olarak tepki vermemizi sağlıyor. Bu sayede savaş atmosferine yaklaşım Zulawski’yi de hatırlatabiliyor zaman zaman. 

“The Third Part of the Night”ın (“Trzecica Czesc Nocy”, 1971) gotik bir 2. Dünya Savaşı kabusu olarak canlanan 2. Dünya Savaşı vizyonuna da uğranabiliyor. Özellikle renkli bölümler bu sıra dışı klasiğe atıfta bulunuyor çokça. Tedirgin edici Michal karakteri akla gelebiliyor.

KRIEPS UMUT AŞILIYOR

Zimmer’ın besteleri de bu filme çok yakışmış. Haft’in kalp atışlarını doğrudan hissediyoruz. Onun renkli dünyada Krieps’in Miriam’ıyla yaşadığı aşk ve ferahlama da aslında bizim de ihtiyacımız olan bir duyguyu beraberinde getiriyor. Onun sahiciliği seyirciye fazlasıyla geçiyor.

Elbette soykırım ve Nazi kampları psikolojik bir dünyaya açılmıştır. Ama buradaki gibi birinin kabus, diğerinin gerçek olarak tasarlandığı ve içinden spor geçtiği yapılar çok fazla görülmemiştir. Bu açıdan da aslında siyah-beyaz ile renkli ilişkisi açısından “Schindler’in Listesi” (“Schindler’s List”, 1993) ile de bağlantı kurmaya yaklaşabiliyor film.

PSİKOLOJİK ÇARPINTI SANKİ BİR AMELİYAT GİBİ

Aslında ‘yaşayan’ yani ‘survivor’ adını alan ana karakterin Ben Foster’ın 25 kilo vermiş fiziksel dönüşümü ve ses tonunu değiştirmesi bize doğrudan yansıyor. Bu damardan ilerlerken ise fazlasıyla çarpıcı karelerle etkileniyoruz. 

Levinson, bazı yönetmenler gibi görsel dilini geliştirmemeyi seçmemiş. Aksine modern bir teknik ekip kurarak ilerlemiş. Bu da ‘Peaky Blinders’ın görüntü yönetmeni George Steel, “Babil”in (“Babel”, 2006) kurgucusu Douglas Crise ve “Gladyatör”ün (“Gladiator”, 2000) bestecisi Zimmer’in uyumlu birlikteliği sayesinde spor ile soykırımı birleştiren eserler arasında kalıcı olabilecek bir işçilik izlememizi sağlıyor büyük oranda.

RETRO DÜNYASI KATMANLI HALE GETİRİLMİŞ

Özellikle Bisce’nin kurgusu ve Steel’in stilize kareleri filmi başka bir seviyeye taşıyor. Melankolik kabusa girerken büyülendiğimiz karelerden dışarı atılmak istemiyoruz adeta! O dünyanın gerçekten ruhsal olabileceğine inanma arzusuna kapılıyoruz. Her iki evrenine de kafa yorulmuş, retro dünyası katmanlı hale getirilmiş bir film “The Survivor”. Bu açıdan da hatıralarda kalacak. 

Ama son kurgu halinde bir 10-15 dakikada da atılabilirmiş dedirtmiyor değil. Leguizamo ile DeVito ise Scorsese’ye selam çakmak için gelmişler gibi. Onların ince selamı çok ilgi çekici olabiliyor. Yönetmen adeta memur kuşağından Ron Howard’ın “Zafere Hücum” (“Rush”, 2013) ile gittiği stilize yöne dijital olmuşlukla ulaşıyor. 

‘KIZ DÖVÜŞÜ’NDEN BU YANA EN HEYECAN VERİCİ BOKS FİLMİ

Burada 79’unu bulan Levinson’ın “The Bay”de aşırı modern bir buluntu filme imza attıktan sonra yine herkesi karşısına alabilecek zorlukla bir ritim ve kurgu ile beraber melankoli aşıladığı bir boks filmi izliyoruz. Bu, gerçekten de şapka çıkarılası bir kariyer noktalamaya açılırsa bile şaşırtmaz. 

Bu alt türde Kusama’nın “Kız Dövüşü”nden (“Girlfight”, 2000) bu yana yapılmış en verici yapıt; “Dövüşçü”yü (“The Fighter”, 2010) rahatlıkla, “Son Şans” (“Southpaw”, 2015), “Milyonluk Bebek” (“Million Dollar Baby”, 2004), “Cinderella Man”i (2005) burun farkıyla solluyor. 70’ini geçen Levinson’a “The Natural”dan 36 sene sonra böyle bir veda filmi çok yakışır!

Yazarlarımızdan

27 Ekim 2021, Çarşamba 07:01
27 Ekim 2021, Çarşamba 07:01
Sıradaki haber yükleniyor...
holder