‘The Trial of Chicago 7’: Fazla hesap karın doyurmaz!

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Aaron Sorkin, ilk kez liberal görünümlü beyaz Amerikalı bakışını hissettirmiş. Meşhur Chicago 8 olayına yaklaşırken hippileri ve siyahileri ötekileştiren bir dil kurmuş. Bu durum tartım sorunuyla bariz bir şekilde önümüze seriliyor. Böylece sadece birkaç oyuncunun tatmin ettiği vasat, ruhsuz ve politik açıdan hesaplı bir mahkeme filmi izliyoruz. “Şikago Yedilisi’nin Yargılanması” (“The Trial of the Chicago 7”), ülkemizde Netflix’te bugün başladı.

Filmin notu: 4

Sinemasal albenisi olan bir grup

1968’de demokratların Başkan Seçme Toplantısı, Vietnam Savaşı’nın yarattığı yıkım ve getirdiği ölümler sebebiyle çeşitli protestolara yol açmıştı. Bunların bir kısmı da ‘Chicago 8’ olayıyla bilinen bir grubun haksız yere hapse tıkılmasını ele alıyor. Aslında bu grubun hippisinden Afro-Amerikalısına uzanan etnik çeşitliliği fazla olması bu durumu sinemasal ve incelenesi hale getiriyor.

Görüntü yönetmeni Haskell Wexler’in yönetmenlik koltuğuna geçtiği Robert Forster’lı “Medium Cool” (1969) karşıt kültürün fetişizmine imza atarken dönemin ruhunu yansıtıyordu. 70’lerin başında Godard (“Vladimir ve Rosa”) ve Watkins (“Punishment Park”) bu olayın izlerini sinemasal bir deneycilikle elden geçirdi. Siyasi hareketlenmenin ortasında bu miraslar da değerliydi. Eisenstein ile Aleksandrov’un “Ekim”i (“Oktayabr”, 1927) devrim arayışı adına ‘ayaklanma filmleri’ni başlatan eserlerdendi. Ama burada o damardan gidilmiyor.

İlk senaryo askeri mahkeme filmiydi

Aaron Sorkin, ilk senaryosuna imza attığında 1992’de bir askeri mahkeme filminde (“Birkaç İyi Adam”) bulmuştu kendini. Orada Tom Cruise ve Jack Nicholson’dan ziyade Rob Reiner ile Sorkin’in ortaklığıyla akan kurgusuyla ritme kapılıp gitmemizi sağlayan bir yapı vardı. Bu koltukta “Sosyal Ağ” (“The Social Network”, 2010) ile Oscar’a uzanmak ise bu detaycılıkla şaşırtmadı.

O ödülün devamında senaristin yönetmenliğe uzanması uzun sürmedi elbette. “Molly’s Game” (2017) gerçek ve feminist bir hikayeyi merceğine almıştı. Molly Bloom’un anılarından yola çıkmıştı. Orada enerjik bir kurguyla Jessica Chastain’in albenisinin peşine takılmak büyük anlamda tutmuştu. Geriye bir şeyler bırakan bir film izlemiştik.

Kalıcı bir ayaklanma animasyon- belgeseli yapılmıştı

Açıkçası 2007’de “Chicago 10” adıyla zeki bir belgeselcinin elinde soluğu almıştı bu hikaye. Sözü geçen eser, hareket yakalama animasyonu ile belgesel görüntülerini iç içe geçiren bir alt kültür fetişimi gibiydi. Brett Morgen’ın politik belgeselinde Hank Azaria Abbie Hoffman’ı, Jeffrey Wright Bobby Seale’ı, Mark Ruffalo Jery Rubin’i, Dylan Baker’ın David Delinger’ı, Liev Shreider’ın William Kunstler’ı,Tom Hayden’ı Nick Nolte’un, Roy Scheider’ın Julius Hoffman’ın bünyesinde sesleriyle karşımıza başarılı bir şekilde çıkarılıyorlardı.

Burada ise sırasıyla Sacha Baron Cohen, Yahya Abdul-Mateen II, Jeremy Strong, John Carroll Lynch, Mark Rylance, Eddie Redmayne, Frank Langella onların yerine geçiyor. Yönetmen, filmin yaklaşık olarak 70 dakikalık kısmını ‘konuşan kafalar’ olarak planlıyor. Açıkçası bunun ilk 40 dakikası en önemli paydayı oluşturduğu için bir zafiyet ortaya çıkıyor.

Görüntü yönetmeni 'iyi' değil, 'gerçekçi' olmak için uğraşıyor

Bu sebeple de “12 Öfkeli Adam”vari (“12 Angry Men”, 1957) kritik ilk bölümdeki gerilim ve dingin kamera kaydırmalarını göremiyoruz. Sorkin, Phedon Papamichael’dan gerçekçi takılmasını istemiş. Aralara da flashbacklerle giren siyah-beyaz arşiv görüntüleriyle bir docufiction havası var. 

Bu duruma aslında ‘ikili planlar’a bel bağlayan bir tanıtım arzusu da destek veriyor. İçeride tek bir ışığın sızdırılması üzerinden basit bir sinematografi akıyor. 1920’lerin oda filmlerine kadar giden çiğ bir atmosfer kurulmuş.

Merkezdeki hippi kültürü 'karikatürize' çizilmiş

Sorkin, “Molly’s Game”in aksine burada senarist gibi çalışmış. Filmde yönetmenin sadece oyuncuları yönettiğini söylemek mümkün. Alan Baumgarten’in kurgusu 40. dakikadan itibaren gaza basabiliyor. Özellikle paralel kurgu ile karakterlerin geri planda yaşadıklarını ortaya koymak doğru bir tercih. Ama yönetmenin hippi kültürünün bir haykırışı olarak bilinen olaya ‘mahkeme filmi’ kolu ekleme hevesini kabul etmeliyiz belki.

Fakat Sacha Baron Cohen’in karakterinin ötekileştirilmesini, yabancılaştırılmasını da açıklamak mümkün değil. Onun ‘karikatürize’ yansıtılması bir ezbere dönüşüyor neredeyse. Filmin tamamındaki ‘beyaz Amerikalı mahkumlar/şahitler’in ciddi yansıtılmasının yanında ‘hippi’ olduğu için böylesi konuma yerleştirilen bir tipleme görüyoruz. Ona Mark Strong da ‘iki kafadar filmi’nin parçası olarak eklenebiliyor. Elbette YIP’in temsilcileri bu hezeyanda yer almalı, ancak işin karşıt kültür boyutu hiç da adaplı ve modern bir şekilde yansıtılmıyor.

Bobby Seale'e ırkçı yaklaşmış

‘Ayaklanma sahnesi’ ise iddialı ve epik bir şekle sokulamıyor işin doğrusu. Aksine bizim gözümüzden değil de ‘liberal beyaz’ bakışından yola çıkmalar çok belli. Film, büyük oranda demokratların seçim kongresinin etrafında olanları ele alıyor, Lyndon B. Johnson’ın yıkılmasına kadar gidiyor. Nixon’ın yönetimi ele aldığı dönemdeki ‘cumhuriyetçiler’le derdi olan bir noktaya uzanıyor.

Ama Bobby Seale’ın Black Panther’ın ikinci adamı olarak kilit konumunun altı doldurulamamış. Elbette yönetmen, 5 ay boyunca davadan davaya atlıyor. Ancak Bobby Seale’ın ilk başta başkasına yakın plan keserek yansıtılmasının gösterilmesi bir ‘mı acaba?’ dedirtiyor. Ardından bir sahnede patronu Fred Hampton kendini öldürünce duygusal konuşmasına kaydırılan kamera işliyor. Abdul-Mateen II o sahnede kendini gösterebiliyor. 

Ama dışlanmaların sonunda final bölümünde tamamen devreye dışı kalıyor. Sorkin, kendi liberal beyaz bakışına göre aslında hapse atılan ve sonrasında kendi takipçilerine iki senelik anıları anlatan, sadece bir olay değil, birçok suçtan haksızlığa uğrayan bu tarihi figüre saygısızlık yapmış. Ona alternatif bir tarih yazmış. Böylece Griffith’in “Bir Ulusun Doğuşu” (“The Birth of a Nation”, 1915) kadar politik açıdan tehlikeli hale geliyor. Bu durum da “Şikago Yedilisi’nin Yargılanması”nı aşırı beyaz hale getirmiş.

Beyaz oyuncular aynı fabrikadan çıkmış gibi

Hippileri bile ten rengi sebebiyle dışlayarak noktaya getirmiş. Roland Emmerich’in “Stonewall”u (2015) bu konuda politik açıdan daha doğruydu. Filmin Sorkin’in politik beceriksizliği sebebiyle aslında tam bir beyaz bakışıyla aktığını, ikili planlar ağırlığını olumluya döndüremediği söylenebilir. 

Beyaz oyuncuları neredeyse klonlayarak karaktere dönüştürmeden hakim bir bakışın temsili olarak belirdiği çok bariz gözüküyor. Bu yaklaşımın Obama sonrasında Trump döneminde gerçekleşmesi ise çok acı.

90’ların dokusunu canlandırmak tekrar anlamına gelmiyor mu?

Elbette 50’li 60’lı yılların “12 Öfkeli Adam”, “Nuremberg Duruşması” (“Judgment at Nuremberg”, 1961) gibi mahkeme salonu ağırlıklı klasikleşmiş tür filmlerinin 90’lardaki uygulamalarına kayıyor. “Birkaç İyi Adam” (“A Few Good Man”, 1992), “Öldürme Zamanı” (“A Time to Kill”, 1996) gibi eserler akla geliyor. Bu yıllarda o dönemin güncellenmesiyle paralel kurgu daha öne çıkardı.

Ama misal ırkçılık söz konusu olduğunda “Bülbülü Öldürmek”in (“To Kill a Mockingbird”, 1963) o olgun başyapıt tavrı, “Öldürme Zamanı”nda (“A Time to Kill”, 1996) hantal bir ağır tempo ve minimalizmle taçlandırma hamlesi o kadar tutmamıştı. O dönemi düşünerek burada flashbackleri öne çıkarmak kağıt üstünde doğru. Ancak bu yenileme süreci de 2020’ye bağlanmıyor. Aksine “Beni Suçlu Bulun”da (“Find me Guilty”, 2006) türün klasiklerinden “12 Öfkeli Adam”ın yönetmeni Sidney Lumet’in düştüğü durumu, ‘bayat bir tekrar’ problemini yeniden devreye sokuyor.

Sorkin Trump döneminde kendini kandırıyor

“Şikago Yedilisi’nin Yargılanması”, metni ve politik söylemiyle tartışılacak. Konuşan kafalar filmine fazla kaymanın mağduru bir yapıt. ‘Yürüyüş sahnesi’ni çekmekte ise gerçekçi olmak isterken iyi olmayı unutmuş. Böyle bir sıkıntı sebebiyle de tek kurgucuya bel bağlayan bir dilden söz eder hale geliyor.

Adeta Nixon’ın, bir cumhuriyetçinin aklanmasına oynayan finaliyle de yön değiştirmesiyle tartışılacaktır. Zaten mesaj kaygısını gözümüze sokarken ‘bembeyaz’ olmayanları dışlamak anlaşılır gibi değil. “Chicago 10”, olaya dair Bobby Seale’e haksızlık yapıldı diye noktalanırken onun bu mahkeme filmi kardeşi liberal olmak için kasarak bitiriyor. Trump döneminde kendini kandırıyor Sorkin. Kariyerinin en zayıf işlerinden birine imza atabiliyor bu sayede.

‘Kanlı Pazar ’ ile ‘12 Öfkeli Adam'ı birleştirmesi beklenirdi

“Kanlı Pazar” (“Bloody Sunday”, 2002) ile “12 Öfkeli Adam”ı birleştirme arzusu yarı yolda kalıyor. İlkinin keskin ve kalıcı gerçekçiliği bile yok burada. Sorkin yerine daha politikaya hakim, tarihsel açıdan riskli konuları kaldırabilecek bir yönetmen aranıyor. Liberal vatanseverliği Eastwood özentisi ama çok trajik! Birilerini kırmayacağım derken aslında kendini beyazları korurken bulmak gerçekten çok üzücü. Benzer bir bakış açısından çıkmış Bigelow’un olmamış “Detroit”i (2017) ile kardeşlik ilişki kurmakla kalıyor!

Filmin siyahi ve hippi karakterleri ötekileştirirken, Joseph Gordon-Levitt, Eddie Redmayne, Mark Rylance dahil beyaz tiplemeleri ise aynı ameliyathaneden çıkmış gibi. Aşırı yapay çizilmeleri bir tarafa, geliştirilmiyorlar da. Aksine diğerlerinin ötekileştirilmesine sebebiyet verme adına öylesine bir ‘aşırı beyaz bakış’ın mağduru oluyorlar. Bu da ‘Klu Klux Klan’ misali bir ırkçı kelle avcılığına kadar uzanıyor.

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder