Bunlar neden bize hiç benzemiyor?

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

PARİS- Hafta sonu Paris’ teydim. Üç gün süreyle bambaşka bir dünyada yaşadım. İki sahne beni bu yazıyı yazmaya zorladı. Bunlardan ilki, sizlerin de hayretler içinde izlediğiniz Chelsea- Bayern Münih maçıydı. Düşünebiliyor musunuz? İngilizler, binlerce Alman’ın gözleri önünde, kaybettikleri bir maçı aldılar. Ardından da neler yaptıklarını gördünüz değil mi?

Sahanın ortasında, sevinçten çıldırmış şekilde danslar ettiler, birbirleriyle kucaklaştılar ve Alman seyircisini deliye çevirmek için ne gerekiyorsa onu yaptılar. Bayraklarını açtılar, formalarını tribünlere fırlattılar ve bunların hiçbiri yetmiyormuş gibi, kupayı aldıktan sonra bir de şeref turu attılar. Tribünlerden ne bir şişe atıldı, ne de İngiliz futbolcuların anneleri ve aileleriyle ilgili bir tezahürat duyuldu. Almanlar tırnaklarını yediler, ancak yine de üzgün suratlarla izlediler. Allah Allah... Bu adamların hiç mi gururu yok kardeşim (!) Aklıma GS-FB maçı geldi... Bir hatırlatayım dedim... Başkaları da yazmıştır mutlaka, ancak ben de değinmeden edemedim...
[[HAFTAYA]]

* * *

Fransız televizyonları baştan sona Sarkozy’nin gidişini ve Hollande’nin gelişini anlatan programlarla doluydu. Elysee Sarayı’nın sahibi değişince, tabii kabine de değişiyor. Seçim sonrasında, Sarkozy saraydan ayrılırken ne yakında geri döneceğinden söz etti, ne seçimleri kıl payı kaybettini anlattı, ne de yeni başkanın beceriksizliğine dikkat çekti.

Aksine, yeni başkan Hollande tarafından kapıya kadar geçirildi ve övgü dolu sözlerle yolcu edildi. Dedim ya, bunlarda bir gariplik var (!) Hele bakanların görev değişimini görmek gerekiyordu. Devlet televizyonu, önde gelen bakanların ilk defa bakanlığa girişlerini, eski bakan tarafından karşılanışını, bakanlığın üst düzey yetkilileriyle tanışmalarını verdi. İçişleri-Adalet-Dışişleri bakanlarını izledim. Son derece sevecen, birbirinin sırtını sıvazlayan rakiplerle karşılaştım. Sonra aklıma bizim seçimler geldi. Kazananların “İşte adamı biz böyle yaparız” gibilerinden konuşmaları, kaybeden liderlerin ise kızgınlıklarından “Orayı bu adama zehir edeceğim” diye bağırmaları aklıma geldi. Gerçekten de bu adamlar bize hiç benzemiyor (!)

Fazıl Say ve Orhan Pamuk bizim gururumuzdur...

Belirli bir çizginin üstündeki; kaliteleri ve güçleri uluslararası alanda dahi nadir görülen sanatçılaredebiyatçılardüşünürlermucitler vb. kaprislidir. Kendilerinden o kadar çok şey verirler, o kadar nadide birer çiçek gibidirler ki, görüşlerinin ve hareketlerinin kısıtlanmasından hiç hoşlanmazlar. İstedikleri gibi konuşmayı, istedikleri gibi davranmayı, giyinmeyi, yaşamayı isterler.

Başkalarının söyleyemediklerini söyleme lüksüne sahiplerdir. Haklıdırlar. Zira onlar, başkalarının yapamadıklarını yapan, özel insanlardır. Hemen kendimizden bir örnek vereyim: Hangimiz bir Fazıl Say olabilir? Hangimiz bir Orhan Pamuk olabilir? Onlar nadir yetenekteki insanlarımızdır... O zaman da farkları olmalı. O zaman da bu insanlara bizim farklı bakmamız gerekir. Dikkat edecek olursanız şöhretten söz etmiyorum. Şöhret sahibi olmak kolaydır ve şöhret, kişilere aynı ayrıcalığı getirmez. Her ülkenin yerli şöhretleri vardır.

Onlar gelip geçerler. Bugün TV yıldızıdır, yarın ekrandan inince unutulur. Ancak ülkelerin yetiştirdikleri “Büyükler” hiçbir zaman unutulmaz. Başkalarını örnek göstersem yanlış anlaşılacağı için, kendimden söz edeyim... M. Ali Birand’lar unutulur, ancak Orhan Pamuk veya Fazıl Say’lar unutulmaz. Bütün bunları, toplumumuzun bazı kesimlerinden kaynaklanan hoyratlığa sinirlendiğim için yazıyorum.

Biri, Ermeni konusunda fikrini söylediğinden dolayı aforoz edildi. Diğeri, sosyal medyada Ömer Hayyam’a atfedilen bir dörtlüğü retweet ettiği için, bir vatandaşın şikayeti üzerine “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama” suçundan mahkemeye verildi. Her ikisi hakkında çıkan yazı ve demeçler de öyle bir noktaya geldi ki, Türkiye’ yi bırakıp başka yerlere taşınmayı dahi düşünür oldular. Yargı önünde tabii ki herkes eşittir. Suçlu olan da cezalandırılır. Ancak burada önemli olan, toplumun bu insanlarımızı hazmedememesidir. Lütfen bu insanlarımıza sahip çıkalım. Hiç değilse onlara hoyratça davranmayalım.

KİTAP KÖŞESİ

Elbet Sabah Olacaktır

Hıfzı Topuz’un son çalışması, Türk edebiyat tarihi için son derece önemli olan Tevfik Fikret’i anlatıyor. Fikret, Abdülhamit’in istibdat döneminde de, İttihatçıların sözde özgürlük döneminde de hep sesi yüksek çıkan, isyan eden insanı oldu. Eserleriyle, edebiyatımızın batılılaşmasına büyük katkı sağladı. Fikret’in hayatı, Remzi Kitabevi’nden çıkan Elbet Sabah Olacaktır adlı romanda son derece sürükleyici olarak anlatılmış. Galatasaray Lisesi’nin efsanevi müdürünü, Tevfik Fikret’in hayatını, Topuz’un kaleminden okumak ayrı bir tat verdi. (www.remzi.com.tr)

Sıradaki haber yükleniyor...
holder