Sensin tembel, ben disleksiyim!

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Hayranlıkla izlediğimiz filmlerin yaratıcısı Walt Disney, bir müzik dehası olan Mozart, dünyayı keşfetmemizi sağlayan uçağın mucitleri Wright Kardeşler, zeka küpü Einstein, sanatın asi yüzü Picasso ve daha adını sayamadığımız hayata yön vermiş birçok insan... Tüm bu insanların ortak paydası ise “disleksi” olmaları.

İlk olarak Dr. Morgan tarafından yayınlanan özgül öğrenme güçlüğü, yani disleksi, nörolojik kökenli bir rahatsızlık. Ülkemizde yeni yeni ismini duyduğumuz bu rahatsızlık normal ya da normalin üzerinde zekaya sahip, herhangi bir duyusal özrü olmayan bireylerin okuma, yazma, dinleme ve sayısal hesaplamalarda hedeflenen bilgileri elde edememesidir. Üç ana başlıkta incelenir: Okumada güçlük (disleksi), yazmada güçlük (disgrafi), sayısal hesaplamalarda güçlük (diskalkuli). 

Peki ülkemiz bu konu hakkında ne kadar bilgi sahibi ve ne kadar çalışma yürütüyor?

Bir eğitimci olarak söylemeliyim ki, ilk aşama, yani aileyi ikna etme aşaması en zoru. Kimse çocuğundaki eksiklikleri duymak ve bilmek istemez. Belirtileri ailenin görmesini sağlayıp, kanıta dayalı bir şekilde ilerlemek öncelikli hedef olmalı. Belirtileri aileye gösterecek kişiler ise öğretmenler. İnsan bir konu hakkında ne kadar bilgiliyse o kadar iyi gözlem, yönlendirme ve çalışma yapar. Sıklıkla görülen farklı öğrenciler için belki de önce öğretmenleri eğitmemiz gerek. Öyle ki, bilgisiz öğretmenler az kalsın Einstein’ın bile karanlıkta kaybolmasına sebep olacaktı. Einstein bu durumu şu sözleriyle açıklıyor: “Öğretmenlerim aklımın yavaş çalıştığını, asosyal olduğumu ve ölene kadar aptal rüyalarımın peşinden sersemce savrulacağımı söylerlerdi.”

Thomas Edison da öğretmenleri yönünden şanssız olduğunu belirtiyor: “Öğretmenlerim sersemin teki olduğumu söylüyor, babam da aptal olduğumu düşünüyordu. Bense artık budalanın teki olduğuma karar vermiştim.”

Bu sözlerden de anladığımız üzere gün içinde yaklaşık 8 saati birlikte geçirdiğimiz öğretmenler, bireyler üzerinde oldukça etkili. Öz güveni karanlıkta doğmuş bir dislektik öğrencinin hayatını aydınlatmak da yine öğretmenin elinde. Onları anlamak ve empati kurmak için her gün birkaç dakikanızı Kiril alfabesini okumaya çalışmakla geçirin; ne hissettiklerini daha iyi anlayacaksınız. 


Peki disleksi bir kader midir?

Disleksi bir zeka geriliği değil, farklı yoldan öğrenme becerisidir. Disleksiyi bir eksiklik olarak değil, bir özellik olarak görmeliyiz. Dislektik öğrencilerle okuma yaparken düz okuma yerine eşli okuma, tek kelime, fonem farkındalığı, yanlış bulma, koro tekniği, kayıt tekniği, tempo tutma tekniğinden yararlanabilirsiniz. Farkındalığı arttırmak için resimler verip içerisinden bir nesne sorup bulmasını isteyebilir ya da sürekli karıştırdığı sesleri farklı renklerle yazıp renk ve sesleri kodlayarak öğrenmesini sağlayabilirsiniz. Ufak ipuçları vererek öğrenmesini kolaylaştırabilir, tekrar ederek hafızasını geliştirebilir, gördüğünüz nesnelerin baş harflerini sorup günlük yaşamda da fonem farkındalığı kazanmasını sağlayabilirsiniz.

Evet aslında bu kadar basit çalışmalar bile onları okumaya teşvik ediyor ve öğrenmelerini kolaylaştırıyor. Dislektik öğrenciler sevgi, cesaretlendirme ve doğru eğitimle mucizeler yaratabilir. 

“Farklılık, farklı yaşamlar, farklı fikirler olduğu için hayat zengindir. Hiç kimse üstün değildir, hiç kimse aşağıda değildir. İnsanlar basitçe farklıdır.” 

Osho’nun bu sözü tüm yazıyı özetliyor. 

Yazarlarımızdan

09 Temmuz 2020, Perşembe 07:44
09 Temmuz 2020, Perşembe 07:39
09 Temmuz 2020, Perşembe 07:37
Sıradaki haber yükleniyor...
holder