Serpil Dokurel

31 Mart 2021, Çarşamba 12:21

Kadınların korkulu rüyası: Menopoza kaç yaşında girilir?

Menopoz da tıpkı bebeklik, ergenlik, cinsel olgunluk gibi hayatın bir dönemidir. Menopoz döneminde yumurtalıklardaki (overler) aktif yumurta kistçikleri (folikül) ve buna bağlı olarak da östrojen üretimi azalır. Zamanla yumurtalıklar küçülür ve yumurtalıklardan östrojen üretimi kesilir. Buna bağlı olarak adet döngüsü kesilir ve asında bu durumdan çok önce de üreme yeteneği kaybolur.

Menopoz sözcüğü eski Yunanca mens (ay) ve pause (durmak) sözcüklerinden türemiştir. Dünya Sağlık Örgütü, menopozu yumurtalıkların aktivitelerini kaybetmeleri sonucu adet döngüsünün kalıcı olarak kesilmesi olarak tanımlamaktadır. Menapoz yaşı dünya genelinde 45-55 yaştır. Yapılan çalışmalar Türkiye'de ortalama menopoz yaşının 46-48 olduğunu göstermektedir.

Kadın Hastalıkları ve Doğum Bölümü Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. M Gürkan Arıkan; kadınlar için doğal bir süreç olan menopoz hakkında, halk arasında yanlış bilinenleri ve bilinmesi gerekenleri anlattı.

Menopoz hakkında yanlış bilinenler, bilinmesi gerekenler;

1- Menopoza kaç yaşında girilir?

Anneanne- anne- teyzelerin menopoz yaşı, benzer genetik mirası olan sizin de menopoz yaşını belirler mi?

Genetik miras menopoz yaşını belirleyen en önemli faktördür. Bir ailedeki kadınların genellikle benzer yaşlarda menopoza girdikleri gözlenmektedir. Ancak başka birçok faktör de menopozun erken gelmesine sebep olabilir: Düzensiz adet gören kadınların düzenli adet görenlere göre daha erken menopoza girdikleri gözlenmiştir. Bunun dışında doğurganlık durumu, ilk adet yaşı, doğum kontrol hapı kullanma, iki yıldan uzun emzirme gibi durumlar menopoz yaşını etkileyebilmektedir.

Psikolojik faktörler, psikolojik travmalar menopozun gelişimini hızlandırabilir. Savaş, göç, deprem ve uzun süren hapishane hayatındın erken menopozu tetiklediği gözlemlenmiştir.

04 Şubat 2021, Perşembe 14:06

“Bir gün hepimiz kanser olacak mıyız?”

Hepimizin de bildiği üzere asrın hastalığı olarak bilinen kanser, her yıl 10 milyona yakın can alıyor. Artık önüne geçilemeyen, bulaşıcı bir hastalık gibi tüm dünyayı saran kanser hastalığına dikkat çekmek için 4 Şubat tarihi Dünya Kanser Günü olarak belirlendi. Peki, kanser hakkında neler biliyoruz? Dikkat edersek kanser olmama gibi bir şansımız var mı? Benim en çok kendi kendime düşünüp sorduğum sorulardan birisi de şu: “Bir gün hepimiz kanser olacak mıyız?” Annesi de babası da kanser hastalığı geçirmiş birisi olarak bu hastalıktan korkmamız ve dikkat etmemiz gerektiğini en içten duygularımla belirtmek isterim… Dünya kanser günü olarak ilan edilen bugünde değerli hocamız Fitoterapi Uzmanı Dr. Ümit Aktaş’a kanserle ilgili neyi merak ediyorsam sordum.

Kanser modern çağın vebası haline geldi. Kanser vakalarındaki bu patlamanın esas sorumlusu toksik beslenme modelimizdir. Sadece basit bir adım atarak ve soframızı bu zehirlerden arındırarak vakaların çoğu önlenebilir. Kanser konusundaki farkındalığı artırmaya yönelik bir günde kanseri önlemede beslenmenin önemi mutlaka vurgulanmalı!

Agresif kanserlerde bile hastalığın seyri yavaşlatılabilir, hatta tam şifa ile iyileşmek mümkündür. Pek çok kanser türünde hastanın beslenmesi düzenlenerek, bağışıklık sistemini destekleyici tedaviler ve kanserde etkisi kanıtlanmış bitkisel takviyeler kullanılarak, yani fitoterapi desteği ile kanser tedavi edilebilir. Son yıllarda tüm dünyada kanser tedavisindeki genel eğilim immünoterapi, yani bağışıklığı destekleyici tedavilerdir. Kanser teşhisi konan hastaların beslenmesinin düzenlenmesi de son derece önemlidir. Bu, tedavinin maalesef genelde göz ardı edilen en önemli kısmıdır.

Sorun beslenme modelimizde. Evet, tabii ki çevre kirliliği, endüstriyel atıklarla kirlenen su kaynakları da probleme katkıda bulunuyor, ama esas sorun yediklerimizin içindeki toksik maddeler, zehirler. İçinde yaşadığımız çevreyi, dünyayı değiştirmek zor, ama ne yediğinize siz karar veriyorsunuz. Sofranızı zehirlerden arındırmak sizin elinizde. Biz endüstriyel olarak üretilmiş yiyecekleri tükettikçe, gerçek besinlerden uzaklaştıkça kanser vakaları da aynı hızla artmaya devam edecektir. Marketten aldığınız meyve suyuna renk vermek, cipslerin, kahvaltılık gevreklerin çıtır olmalarını sağlamak, yoğurdun bozulmasını önlemek, yiyeceklerin raf ömrünü uzatmak için kullanılan kimyasalların toksik olduğu, kanserojen etkileri biliniyor. Yiyecek endüstrisinin en sevilen şeker türünü ele alalım mesela: Nişasta bazlı şeker. Tüm şekerler içinde en zararlı şeker formu olan NBŞ’nin kanserle ilişkisi pek çok çalışmayla ortayla konmuştur. Aslında toksik beslenme modelimiz göz önüne alındığında hepimizin kanser olmaması mucize!

Yaşayan bütün organizmalar gibi vücudumuz da devamlı dejenere, yani kanserli hücreler üretir. Ama bağışıklık sistemimiz bu kanserli hücreleri yok etmek için tasarlanmıştır. Ona destek verirseniz bu sistem etkin bir şekilde çalışır. Ona destek vermenin yolu ise gerçek besinlerden geçiyor. Ama biz ona destek yerine köstek olursak kanser de dahil olmak üzere tüm hastalıklara davetiye çıkarmış oluruz.

Kanserden koruyan bir beslenme modeli için ilk yapmanız gereken önce şekeri ve vücudun şeker olarak algıladığı bütün basit karbonhidratları (ekmek, makarna gibi un mamullerinin tümünü) hayatınızdan çıkarmak olmalı. Kanser teşhisi konmuş hastalarımda ilk tavsiyelerimden biri budur. Şeker ya da vücudun şeker olarak algıladığı besinler tükettiğinizde vücudunuz daha fazla insülin hormonu üretir –bu hormonun enflamasyonu ve kanseri tetiklediği biliniyor. İşte kanserden korunmanın en basit yolu!

Mevsimsel beslenmek de çok önemli. Serada yetişmiş sebzeler, meyveler bol miktarda tarım ilacı içerirler. Diyetiniz halis tereyağı, soğuk sıkım zeytinyağı, serbest gezen tavuğun eti, yumurtası, merada yayılmış hayvandan gelen sakatat gibi gerçek besinlerden oluşmalı. Kemikli etle pişmiş yemekler, işkembe, paça çorbası, ciğer gibi besinlerin bağışıklığı destekleyen besin maddeleri içerdiğini biliyoruz. Bizim zararlıdır diyerek yıllardır sırt döndüğümüz bu geleneksel şifa kaynaklarını yeniden keşfetmemiz gerekiyor. Son yirmi yılda ev yoğurdu, ev turşusu, sirke, kefir gibi fermente besinlerin içindeki probiyotiklerin bağışıklık sistemi üzerindeki etkisi üzerine pek çok araştırma yapıldı. Görünen o ki bağırsak floramızda yeterli probiyotik olmadığında bağışıklık sistemimiz etkin bir şekilde çalışamıyor.

Mevsiminde yenen her sebze, meyve bağışıklık sitemini destekleyen, vücudun kanserli hücreleri yok etmesini sağlayan özel bitkisel bileşenler içerir, ama bazı besinler var ki kanseri önlemede, hatta kanser oluştuğunda hastalığın seyrini geri döndürmedeki etkileriyle ön plana çıkıyorlar. Mesela brokoli. Brokoli bol miktarda sülforafan içerir. Bu maddenin özelliği kansere yol açan hasara karşı hücreleri koruma altına almasıdır. Brokoliyle aynı aileden olan karnabahar ve lahana da sülforafan içerir, ama çalışmalar bu bileşenin en etkili formunun brokolide bulunduğunu gösteriyor. Sarımsak ve avokado da güçlü anti-kanser bileşenler içerir. Sonra zerdeçal var. Bu kök bitkinin vücuttaki enflamasyonu azaltmak, tümörleri baskılamak ve kanserli hücrelerin çoğalmasını önlemek gibi etkileri var. Zerdeçal kanser tedavisinde de ön plana çıkan mucize bir bitkidir. Zeytin ve zeytinyağı birer süper besindir. İçlerindeki oleik asit, hidroksitirosol, tirosol gibi güçlü antioksidanlarla kansere karşı etkili bir savunma hattı oluştururlar.