Başrolde müthiş bir İstanbul var

05 Mart 2017, Pazar 05:00
AA
Filmi anlamak için tüm film eleştirilerini okudum. En sonunda şu cümlenin derdimi anlatacağına karar verdim: ‘İstanbul Kırmızısı’ rotasız bir gemi gibi Boğaz sularında sağlı sollu ilerliyor, nereye gideceğine karar veremiyor...

Tam da bu. Evet ‘İstanbul Kırmızısı’ müthiş oyuncu kadrosu, şahane görüntüleri, müzikleri ile gayet görkemli. Ama hikayesi en başta gizem ve merak yaratsa da, her şey havada kalıyor.

Kitaptan farklı

Hikaye şöyle: Uzun yıllar Londra’da yaşayan yazar Orhan (Halit Ergenç), ünlü bir yönetmen olan Deniz’in (Nejat İşler) kitabına editörlük yapmak için İstanbul’a geliyor. Deniz’in yaşadığı yalıya adım atar atmaz arkadaşlarıyla tanışıyor. Onlar da kitapta adı geçen karakterler. Fakat Deniz ortadan kayboluyor ve olayların rengi değişiyor.

Okuyunca hikaye gayet anlaşılır ama filmde öyle değil! Deniz’in ortadan yok olması, Yusuf’un (Mehmet Günsür) öfkesi, Orhan’ın Neval’e (Tuba Büyüküstün) duyduğu aşk, her şey havada. Oğlu kaybolan bir kadının o sakinliği, üç arkadaş arasında ne olduğunu anlamadığım tuhaf ilişki derken kafamda deli sorular döndü durdu...

Yani ben bu filmi anlamadım arkadaş! Kitabını da okudum ama kitapla da alakası yok ki. Peki filmin en şahane yanı ne biliyor musunuz? Ferzan Özpetek müthiş bir İstanbul anlatmış filminde.

Tam da sinema yoluyla İstanbul’u anlatmak/tanıtmak gerek seslerinin yükseldiği bir dönemde ilaç gibi bir film olmuş. Yani bana ‘filmin konusu ne?’ diye sorsanız, İstanbul derim, çok net.

İnşaatlar, göçmenler, cumartesi anneleri ne ararsan var...

  Ferzan Özpetek’i tebrik etmek gerek. İzleyen herkesin İstanbul hayranlığını ve merakını uyandıracak bir film yapmış. Onun İstanbul’u çok sevdiği de herkesin malumu. Ama bu şehrin çok sesliliğini, tüm renklerini, sorunlarını da filmde göstereyim derken yine pek çok şey havada kalmış…

İstanbul’un inşaat kenti olduğunu anlatmak için inşaat sesleri de var, ezan sesi de. Boğaz’ın ve martıların sesi de var, Cumartesi Anneleri’nin feryadı da. Göçmenlik sorunu da var, çöp toplayanların dramı da.

Türbanlılar da var, sokak çalgıcıları da. Hepsinden birazcık ekleyince de çorba olmuş, her şeyden üstünkörü bahsetmiş. Yabancı birinin bunları ve sebeplerini anlaması zor. Filmin bütün falsolarına rağmen Ferzan Özpetek adı var diye, filmin yeri herkeste ayrı.

Zira cuma akşamı Kanyon’da salon full’dü. E tabii yıldızlar karması gibi kadroyu da unutmamalı.

MAÇA MI DAVETE Mİ?

Mesela bana deyin ki ‘maça gidiyoruz’, eşofmanlarımı giyer ‘hazırım’ der, çıkarım. Sıfır taktik, sıfır şıklık, sıfır dişilik! Ama Beyonce’ye bakın, öyle mi? Kadın çekirdek ailesiyle NBA All star maçında.

Ama sanırsın davette! Stilettoları, renkli kaftanı, kulaklarında kocaman küpeleri ve açık saçlarıyla efsane durmuyor mu? Bir maç için abartılı olabilir ama şöhret dediğin de böyle olur herhalde! Bu arada…

Dünya yansa topuklularından vazgeçmeyen kadınlara hayranım. Statta giyerler, uçakta giyerler, hamileyken giyerler, dağda, çamurda, karda giyerler... Ben daha bir kez uçağa topukluyla bindiğimi hatırlamıyorum. Sizde durum ne?

HAVALAR ISINDI DIŞARI ÇIKIN, KEŞFEDİN

 Hazır havalar ısınmış, kendimizi dışarılara atma ihtiyacımız baş göstermişken işte size İstanbul’un tadını çıkaracağınız iki öneri:

■ Capricorn… Ortaköy’de, denizin üzerinde harikulade bir ambiyans. Yemekler harika, servis mükemmel. Burası bir seafood yani deniz mahsülleri lokantası.

İstanbul’da olması gereken, İstanbul’a yakışan bir mutfak. Üstelik benim gibi ‘seafood’a mesafeli birine bile yemek yedirebilen bir yer. Zira bütün o deniz ürünleri İtalyan mutfağıyla harmanlanıp, ağız tadımıza uygun hale geliyor. Şef Fehmi Samancı’yı tebrik etmek lazım.

■ Topaz… Gümüşsuyu’nda, yıllardır eşsiz manzarası ve Osmanlı mutfağıyla İstanbul’da büyük bir eksiği dolduruyor. Sahibi Yücel Özalp artık sadece turistlere değil iyi yemek isteyen İstanbullular’a da sesleniyor.

Mekanı yeniledi, menüyü değiştirdi, artık daha revaçta. Modernize edilmiş Osmanlı yemekleri zaten enfes ama bir tatlı delisi olarak tatlılarını da şiddetle öneririm.

YEMEĞİNİZİ PAYLAŞIR MISINIZ?
 
Geçen gün bir deney izledim, çok ilginçti. Türkiye’de sosyal deney ve şakalar yapan ve youtube’ta yayınlayan WhyShy ekibi; Türk insanının yardımseverliğini test etmek için Amerika’dakine benzer bir sosyal deney yapmış. Yemek yiyen insanlara yaklaşıp “Biraz alabilir miyim?” diye soruyorlar ya da “Canım çekti, yemeğinizi benimle paylaşır mısınız?” diyorlar. Çoğu hiç tereddütsüz veriyor yemeğini. Bazıları da, özellikle kızlar güvenlik amaçlı ‘hayır’ diyor o kadar.

Aynı deneyin New York’ta yapılanını izledim, kimse yemeğini vermeye, paylaşmaya yanaşmıyor. Bu deney aslında ne kadar paylaşımcı ve yardımsever olduğumuzu gösteriyor ama normal hayatın akışı içinde neden kaba, vicdansız ve pislik insanlara dönüşüyoruz sormamıza yarıyor. İzleyin, birlikte düşünelim.

ANONS!

Evet bahar aylarında dandik bireylere aşık olunur. Evinizden mümkün mertebe çıkmayın!! (Twitter’dan)

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.