Şirin Sever Herkes dışarı çıksın da, ülkeyi güzelce yıkayalım
HABERİ PAYLAŞ

Herkes dışarı çıksın da, ülkeyi güzelce yıkayalım

Kafam bozuk uyandım bu sabah. İçim nasıl şiş, yaşama hevesim bitik. Gerçekten ama, lafın gelişi değil. Şu yazıyı yazmaya otururken, ‘ne yazsam boş’ dedim. Önce bir içimi dökeyim istedim, sonra da sorayım: Söylesenize, bir ülkede, bir günde kaç tane saçmalık ötesi olay yaşanabilir? Yani filme koysan ‘yuh’ dedirtecek, gerçek olamayacak kadar saçma, hatta absürd ötesi kaç olay olabilir? Ben size söyleyeyim; bu kadarı olmaz!

Öyle bir gündü ki dün (önceki gün); Türkiye için bile fazlaydı her şey! Önce Bebek sahilinde uluorta sevişenleri, anadan üryan güneşlenenleri gördüm. Hadi güneşlenen deli çıktı diyelim, diğerleri neydi peki? Kafalar ilaçlı değilse neydi? Bu insanların akıl hastanesine kapatılması tartışılmalıydı ama uyrukları tartışıldı ya! Türk ya da Afgan, ne olduğu önemliymiş gibi.

Olanlara ağzım açık kalmışken Galata’da bir adam kendini yaktı. O adam yanarken seyredenlere, çocuğunun izlemesine izin verenlere, hatta selfie çektirenlere bakakaldım. Adamı en son çöpte gördüm. Sonunda birileri ‘lütfen’ yangın tüpüyle müdahale etmiş ve söndürülen adamı çöpe bırakmıştı. Evet çöpe!

Buna gülenlerin paylaşımlarına denk gelince, sinirim iyice zıpladı. Derken… Sahil sevişgenlerinin yanından, her şey doğalmış gibi geçip gidenlerin ülkesinde (ki bence kal gelmişti herkese, buna inanmak istiyorum) kadınların parkta yoga yapmasına izin verilmedi.

Gerekçe çimlere zarar vermeleriydi elbette, yersen! Al sana, uçlarda yaşayan çılgın bir ülke işte. Sonra taciz vakaları oldu, ki onları zaten rutinden sayıyoruz. Esenyurt’ta cami avlusunda taciz edilen çocuklar, çocuk kaçırdığı gerekçesiyle suratına tekme atılan yaşlı bir kadın…

‘Nasıl ya, yaşlı kadına tekme nasıl bir manyaklıktır’ diyemeden, daha ona üzülemeden başka haber… Avukat Müjde Tozbey Erden, Erzurum’daki çocuk istismarı dosyasında mağdur çocuğun vekilliğini üstlendiği için ‘iftirayla’ suçlanmış. Hem de şikayetçi baba istismar suçuyla 12 yıl ceza aldığı halde! Yani istismarcıya istismarcı dediği için.

Hadi söyleyin, bunların hangisi normal? Ve bunlar sadece çok konuşulanlar. Twitter’da biri “Dinozorların dönemine denk gelseydik de, dinozorlar kovalasaydı daha iyiydi” demiş. Gerçekten öyle olsaydı keşke.

Çünkü artık diyecek lafım da kalmadı, gösterecek tepkim de! Artık iyileşme umudu da yok bence. Tek çare; herkesi dışarı çıkarıp, hortumla ülkeyi bir güzel yıkamak olabilir belki, şu meşhur karikatürdeki gibi.

EDIS: SİZE BEBEK’TEKİ OLAYI UNUTTURACAĞIM!

Alman filozof Nietzsche’nin dediği gibi… Sanat, hakikat yüzünden ölmeyelim diye var… Doğru. Çürümüşlük ruhumuzu kemirmesin diye bir şeylere sığınıyoruz hepimiz; doğaya, müziğe, sinemaya, kitaplara, sanata. Ben de öyle yapıyorum çoğu zaman. Yukarıda anlattığım tüm o hikayelerin üzerine, dün Edis konserine çağrıldım. Evet, resmen ısrar üzerine gittim çünkü hayatımda hiç açıp da Edis dinlemişliğim yok.

Bir-iki hit şarkısını karşıma çıktığı için bilirim, o kadar. (Z kuşağı olmadığım için olabilir mi?!) Neyse ‘iyi gelir belki’ dedim, Harbiye Açıkhava’ya geçtim. Epey gecikerek çıktı sahneye Edis, yarım saat kadar! Ordan puanını kıracaktım ki, daha ilk şarkıda millet çığlık çığlığa ayaktaydı. Müthiş hızlı girdi, herkesi hoplattı, dans etti, sahnenin tozunu attırdı resmen.

Ajda Pekkan ‘Sahne bir illuzyondur’ dedi ya geçen gün, Edis de tam bunu yaşattı herkese. Kıyafetleri, dansçıları, dansları gerçekten çok iyiydi. Hele üçüncü şarkıdan sonra “Bugün size her şeyi unutturacağım, özellikle de Bebek’teki olayı” deyince sinirler boşaldı, kahkahalar attırdı herkese. Sevdim ben Edis’i. Çok samimi, yetenekli ve iyi niyetli buldum. İzlerken kendi aramızda şunu da söyledik; geliyor gelmekte olan.

Sayın seyirciler, delirdiniz mi?

Konser demişken… Bir süredir konserlerde sahneye bir şeyler fırlatma modası başladı ya, hayret ediyorum. Para ödeyip bir sanatçıyı izlemeye gidiyorsun ama kafasına bir şeyler fırlatıyorsun! Neden mesela? Bunu yaparken motivasyon ne, çok merak ediyorum. Tabii her sanatçı farklı tepki gösteriyor bu girişimlere...

Kimi Simge gibi sahneden inmekle tehdit ediyor, kimi Oğuzhan Koç gibi fırlatılan telefonu satacağını söylüyor ve ‘Nasıl insanlarsınız?’ diye hayretle soruyor. Kimi de Teoman gibi sahneye atılan ruju sürüyor ‘Yakıştı mı?’ diye soruyor, atılan prezervatifi şişiriyor.

Teoman’ın yaptığı çok tatlı, çok da cool. Ama tehlikeli de! Bu sakinliği/cool’luğu seyirci eğlenceli bulursa ne olacak? Bir dahaki sefere ‘nasılsa kızmıyor, gitmiyor’ deyip abartırlarsa? Çünkü sanatçıya bu saygısızlığı yapan, cool’luktan da anlamaz. Aman dikkat!

‘TOP GUN’ EFSANESİ YENİDEN

Tam 36 yıl sonra ‘Top Gun’ ha! Kaçırır mıyım? Ama beklentimi de yüksek tutmadım, zira devam filmleri hep hayal kırıklığıdır. Dediğim gibi de çıktı, filmde sürpriz yok, sürükleyici tek detay yok ama bayıla bayıla izliyorsun. Çünkü ‘Top Gun’ demek, nostalji demek! Tüm dünya da benimle aynı fikirde ki; ‘Top Gun: Maverick’ vizyondaki ilk hafta sonunda dünya genelinde 260.5 milyon dolar hasılat elde etti.

Bizde de hafta sonu birinci sıraya yerleşen film oldu Hasılat da, 3 milyon 300 bin TL. ‘Top Gun’ 1986’da gösterime girdiğinde, sinemanın kült filmlerinden biri oldu. Donanma pilotlarının üst seviyede savaş eğitimi gördüğü, tehlikeli görevler aldığı bir programı anlatan film; o dönem militarist mesajı yüzünden eleştirilse de, donanmaya katılma oranını yüzde 500 artırmıştı.

Cruise’un taktığı Aviator güneş gözlükleri ve bomber ceketlerin satışı patlamıştı. Filmin şarkısı ‘Take My Breath Away’ en iyi şarkı Oscar’ını kazanmıştı. En önemlisi de, tutkulu aşk hikayesi, kadınları da bu filme çekmişti. Yeni filmde o kült şarkı da, o güzelim aşk hikeyesi de yok maalesef. Ama asi kahramanımız, yeniden zorlu bir görev üstleniyor, düşmanın uranyum tesislerini yok ederken öğrencileri ile birlikte bol bol it dalaşı yapıyor.

Bu arada, filmdeki bütün uçuş sahnelerinin gerçek olduğu açıklandı. Filme değer katan sebeplerden biri de bu. Tabii bir de, eleştirmenlerin de söylediği gibi; Tom Cruise’un tam bir sinema savaşçısı olması. Dublör kullanmaması, süper kahramanlar ve efekt bombardımanı yerine gerçek bir mecera sunması. Üstelik bu filmin dijital yapımlara satılmasına da izin vermemesi.

Filmin, dahası Cruise’un 36 yıl sonra verdiği mesaj da şu: “Gençlerin eskilerden öğreneceği çok şey var.” Z kuşağı bu mesajı alır mı orasını bilmem artık. Ha, bir de Tom Cruise’u izledikçe ilk filmindeki haliyle karşılaştıracak, “Bu nasıl bir 60 yaş?” deyip duracaksınız. Çok da bozmayın sinirlerinizi, yapacak bir şey yok çünkü. İyi seyirler!

Sıradaki haber yükleniyor...
holder