Aziz Sancar ya Türkiye'de kalmış olsaydı?

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Bir Türk bilim insanının Nobel alması hepimizi çok mutlu etti. Aziz Sancar’ın başarısıyla gururlananlardan biri de Cumhurbaşkanı, ki kendisini ısrarla Ankara’da kabul etmek istemiş, belli ki hem kutlayacak hem de birlikte pozitif imaj verecek. Aziz Sancar, Türkiye’de kalmış olsaydı bu ödüle ulaşacak zemin ve olanağı bulabilecek miydi?

Kendisi her fırsatta Atatürk devrimlerine atıf yapıyor, cumhuriyetin olanaklarıyla okuduğunu, bir Atatürk çocuğu olduğunu vurguluyor. Türkiye’de kalsaydı, YÖK’ün 1980’de kurulmasından sonra yaşanan altı bin öğretim üyesinin atıldığı büyük temizlikten kurtulabilir miydi? Hadi 1402’lik olmaktan kurtuldu, sonraki baskılara katlanabilir miydi? Aziz Sancar’ın iki cümlesinden birinde adını andığı Atatürk’e şimdiki iktidar “iki ayyaştan biri” gözüyle bakıyor. Adını kurumlardan siliyorlar, devrim ve ilkeleri çoktan çöpe atıldı.

O, keskin bir Atatürkçü olarak ya üniversiteden uzaklaştırılır ya da bilimsel çalışmalarını yapabileceği olanakları kaybetmez miydi? Türkiye’nin en az Aziz Sancar kadar değerli, çalışkan, azimli, idealist bilim insanları var. Ama onlara sağlanan olanaklar, özgür çalışma ortamı, teşvik yetersiz. Bu yüzden özellikle bilimsel çalışma yapmak isteyenler kendilerine bu ortamı sağlayacak ülkelere göç ediyor.

Türkiye, bu beyin göçünü bir dönem tersine çevirebilmiş, bir çok bilim insanı ülkesinde yararlı olabilmek için yeni açılan vakıf üniversitelerine gelmişti. Ama ülkenin içinde bulunduğu umutsuzluk ortamı parlak gençlerimizi kaybetme noktasına getirdi bizi. Hepsinin gözü olanak bulup daha özgür, daha bağımsız ve daha rahat çalışma koşulları bulabilecekleri bir ülkeye kapağı atabilmekte. Aziz Sancar’la gururlanmak, onun başarısına sahip çıkmak yetmez, yenilerinin ülkemizde yetişmeleri için olanak yaratmamız gerekir. Gerisi hazıra konmak ve hatta ikiyüzlülük oluyor!

Milli olmak için arabesk şartı

Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödüllerinin bu yılki özelliği “milli ve yerli” olmasıymış. Demek bundan öncekiler değildi! “Milli ve yerli” kültürel değerlerimize baktım: Müzik alanında Orhan Gencebay, bir dönemin arabesk diye TRT’ye çıkarılmayan sanatçısı. Milli ve yerli olması için ille arabesk mi olması gerekiyor? Diğerlerine bakıyorum; hat sanatçısı, islamcı yazar, filan falan. İlk kez adını duyduğum değerlerimiz. Usta oyuncu Münir Özkul dışında kendimi yakın hissetiğim biri yok. Tıpkı hükümete, politikasına, cumhurun başına yakın hissetmediğim gibi. Kendi ülkemde yabancı, kendi ülkemde el, kendi ülkemde küskün. Ben hadi neyse de, Ahmet Hakan’a bile fenalık gelmiş, “Hep mi bir hattat, hep mi bir Cemil Meriç?” diyor. “Yerli ve milli” olmayanların değerini hep yabancılar biliyor!

Her uçuk fikir parlak değildir

Pek alışılmış bir konser değildi; sahnede İngilizlerin ünlü The Royal Philharmonic Orkestrası, Sezen Aksu’nun en sevilen bestelerini yorumluyor! Zorlu’nun salonu, davete katılmış, birbirinden şık ve ünlü insanlarla tıklım tıklım. Üç kıtada inşaatlar yapmış Polimeks Grubu’nun 20. yılı kutlaması için bir hayalden yola çıkılmış. Erol Tabanca’nın anlattığına göre gurbet ellerde çalışırken dinledikleri Sezen Aksu şarkılarını böyle bir performansla taçlandırma düşüncesiyle atılmış ilk adım. Gece hoştu, fikir uçuktu, insanlar keyifliydi. Sezen Aksu sevilmeye alışıktır ama neredeyse onuruna düzenlenmiş böylesi bir gecede, sanatçı kimliği bir yana, ilk kez smokinle gördüğü oğluyla hoş bir ana-oğul portresi çiziyordu. Ben de takım elbiseyle yanımda oturan Denizimle gurur duyuyordum! Konserin müzikalitesine gelince; klasik müzik tutkunları için bu orkestradan Sezen Aksu besteleri dinlemek ne kadar yetersizse, tipik Sezen Aksu hayranları için de “Keskin Bıçak”ı korodan dinlemek o kadar düş kırıklığıydı! Ama sonunda gök kubbede hoş bir sada kaldı! Nice başarılara, nice konserlere..

Sıradaki haber yükleniyor...
holder