Los Vivancos'ların Mersin aşkları

26 Mayıs 2013, Pazar 05:00
AA

Mersin’i seviyorum. Mersin’i, 13.sünü yapmaya hazırlandıkları Uluslararası Müzik Festivali’ni de, onu düzenlemek için canlarını dişlerine takan insanlarını da seviyorum. Bu yıl kapanışa yetiştim, ama ne kapanış: Los Vivancos’ların artık flamenko olmaktan çıkıp bir tür Brodway gösterisine dönüşmüş şovlarına! Bu köşenin takipçileri bilir ama yenilere anlatmalıyım.

Los Vivancos’lar 7 erkek kardeş. Birbirlerine olağanüstü dans yeteneklerinin dışında hiç benzememelerinin nedeni, baba bir ama annelerinin farklı olması. Hatta 7 de değil, 39 kardeşmişler, bunlar bildikleri! Ben hikayeyi yazdım, baba öyle etkileyici bir klasik flamenkocu ki her sahneye çıkıp topuk tıkırdatıp, kalça kıvırarak dans ettiğinde kadınlar eriyip bitiyor, çiğne beni diye önüne atlıyor, adam da kimseyi kırmıyor!

Ve o müthiş dans yeteneği de çocuklara geçiyor. Barcelona’da klasik dans eğitimi de alıyorlar, flamenko da yapıyorlar ve sonra bu grubu kurup bütün dünyada meşhur oluyorlar! İki yıl önce onları İstanbul İş Sanat’ta izlediğimde çılgın gibi tezahürat yapan kadın seyircilere sergilediler danslarını. Bu kez klasik flamenko yerine daha maskülen ve dövüşçü karakterlere dönüşmüşler, akrobasi yanı da cabası.

[[HAFTAYA]]

Gösteri sonrası yemekte buluştuğumuzda ise sevimli İspanyol gençleriydi her biri! İki saatlik performansta yaklaşık iki kg kaybediyor olmanın verdiği iştahla pilav yiyorlardı! Sabaha karşı uçtukları Barcelona’da bütün yaz boyunca haftada beş gün gösterileri olacakmış. “Bi daha!” diyebilmek için yine gelsinler ama Festivalin Başkanı Sema Yağcı, “klasik flamenko yaparlarsa” diyor!

İçki yasağına şerbet projesi

Taksim’e en hakim konumdaki The Marmara Oteli’nin terasından inşaat makineleri, otobüs durakları, taksi sirkülasyonu ile karmakarışık meydana bakıyoruz. Otel Gen. Md. Ata Eremsoy ve Yiyecek İçecek Koordinatörü Nedim Akbayrak gelecekten umutlu. “Atatürk Kültür Merkezi’nde restorasyonu 29 Ekim’e yetişecek, meydan da biter ve yayaya açılırsa burası çok güzel olacak, insanlar terasta oturup keyif yapacak” diyorlar.

Terasta oturup bir bira içebilecekler mi peki? Gece saat ondan sonra içki satışı yasaklandığına göre yeni bir düzenleme yapılmazsa lokanta, kafe barlarda bile alkollü içecek servisi yapılamaz! Otelin aşçıbaşı yardımcısı Tolga Özkaya çoktan önlemini almış: masaya konulup kendi ellerinizle şerbet hazırlayacağınız bir düzenek icat etmiş!

Altında su kaynayacak, üzerinde kuru gül yaprağı, menekşe, portakal çiçeği, artık ne olursa yenebilir çiçekler olacak, suyun buharı bunların aromasını alıp kaya şekerinin içinden geçerek tatlanacak ve buzlu suyun içinde dinlenerek şerbet olacak! Masada nargile fokurdatmak, içki ve sigara tüketmek yasak olacağına göre, buyrun damıtın gül şerbetinizi, için serin serin! Tabii bu işin şakası, The Marmara Tuti Restoran, Taksim’de olup da sokak lezzetlerine ağzı sulanan, ama güvenip de yiyemeyenlere dönerinden midye dolmasına, mantıdan dolmaya her türlü farklı yiyeceği sunuyor. Umarım turizm ve eğlence sektörüne büyük darbe vuracak yasaklar çok sert uygulanmaz!

Sakın geri dönme Leyla!

Erzurum Tortum’lu Leyla, HES’lere karşı çıkınca meşhur olmuş “Doğa Savaşçısı” nitelemesini kazanmıştı. Ama doğayı korumaya çalışırken savaşmayı öğrenince kendisini de korumayı becerdi! Görücü usülü yapılan nişandan sonra “evlenmek istemiyorum” diye itiraz etti ve ailesinin baskısından korunmak için alıp çantasını gitti. Nereye derken devlet güvencesi altına alındığını öğrenmiştik.

Babasının demecini okudum dün, kızının evden gitmesine çok üzülmüş ama “Bizim buralarda evlilik böyle görücü usülü olur, Leyla’yı çok özledik, telefonla konuştum, yakında eve dönecek” demiş. Aman Leyla, sakın ha, biz bu lafları çok duyduk. Kuş kafesten uçtuğunda eve dönene kadar süt dökmüş kediye döner bütün o baskıcı analar babalar, kocalar. Ne zaman ki kadın geri döner, cezası kesilir, infaz edilir! Leyla Yalçınkaya da paçasını kurtarmış, eve geri filan dönmesin, bir kadın cinayetine daha tanıklık etmeyelim. Bir süre daha korusun devlet onu, o da kendisini. Devlete de ne kadar güvenilir bilinmez çünkü!

Günlerin Köpüğü uçuruyor!


Sinemayı seviyorsanız, Amerikan filmlerinden sıkıldıysanız, gülmek, düşünmek, hüzünlenmek, biraz da entel takılmak istiyorsanız bu filmi mutlaka kaçırmayın diyorum: Günlerin Köpüğü, Sartre’ın, Boris Vian’ın kim olduğunu bilenler için ilginç. Hiç birini bilmiyorsanız da sonradan merak edip öğrenirsiniz, ufkunuz açılır! Pişirilmeye direnen yılan balığı, yürüyen zil, hap kitap ve en güzeli şeffaf limuzin, filmdeki hayran olduğum uçukluklardı! Film bir zamanlar Paris’te geçiyor, zengin bir mucit olan Colin, Duke Elington’un şarkısındaki Chloe’ye aşık olana kadar gülüp eğleniyor ama hayat hızla değişiyor, acılar başlıyor. Yemek pişirme sahneleri, Sartre’la dalga geçmeler, danslar çok eğlendirici. Hüzün ise Chloe’nin hastalığıyla başlıyor, ama ne romantizm! Ben sevdim, gerçeküstü resmi, edebiyatı sevdiğim için.

Kişisel verilere ilişkin aydınlatma politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için Kişisel verilere ilişkin aydınlatma metnimizi inceleyebilirsiniz.