Mısır üzerinden Türkiye'yi okumak

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Nasıl darbeyse, taraflar taş sopa birbirlerine girerken Ordu “Ben taraf değilim” diye uzaktan seyrediyor. Yesinler birbirini mi diyor derken Mürsi’yi destekleyenlere açılan ateş ve ölümler “darbenin tadını” kaçırıyor!

Tamam tamam, hemen kızmayın, darbenin güzeli olmaz, tatlısı olmaz, demokratiği olmaz derken bütün bunlar aslında kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla değil mi? Bizimkiler gözü yaşlı, Mursi de Mursi diye ağlarken aslında mesele Mursi değil, darbe korkusu!

[[HAFTAYA]]

Nasıl bir paranoyaymış, nasıl bir bilinçaltına sinmişlik ki verilen bütün mesajlar aslında Türkiye ile bağlantılı. “Demokrasi sandıktır, meydanlara bakılmaz” derken, “Çoğunluğun tercihlerini aşağılamayı darbe” kabul ederken akla gelen malum.

Ama tıpkı Mursi gibi azınlığın tercih ve taleplerini yok saymayı nasıl demokrasiyle bağdaştırdıkları da soru işareti! Başbakan, Türkiye’de kimse darbeyi savunmadığı halde herkesi darbe sevicilikle suçlarken asıl aklıma takılan şu yardım paraları.

Destek paraları

Mısır’a, daha doğrusu Mursi’ye en büyük desteği Erdoğan yapmış. Suriye’de Esat devrilsin diye harcanan paranın da haddi hesabı yok. Libya’da da Kaddafi’yi devirmek için bavulla para yollanmıştı muhaliflere.

Örtülü ödenekten hiç kuşkusuz, yani bizim paramız. Türkiye, ABD mi oldu da bölgeyi dizayn etmek için etek dolusu para harcıyor ve bunun hesabını hiç birimize vermiyor?

Global ekonomide birinin adı, birinin tadı...

Küçük büyükten nasıl güçlü olur? Güçlü, daha güçsüze neden muhtaç? Biri dünyanın en eski ve en çok bilinen seramik markası. Diğeri 11 bin çalışanıyla 4 ülkede 15 tesiste üretim yapan, ihracatta birinci, banyoda kullanılan tüm ürünlerin hepsini birden üretebilen, dünyanın en büyüklerinden biri.

Eczacıbaşı Holding’in CEO’su Dr. Erdal Karamercan, şirketin yönetim hedefini açıklarken çok basit bir ilkeden yola çıkıyor: “Dünya markası olmak uzun ve zor bir süreç.

Oysa fason üretim yaptığımız dünyanın bir numaralı markası bir şirket var. Biz ondan daha güçlüyüz ama daha az tanınıyoruz, onu satın alır, marka adıyla satışlarımızı sürdürürüz!” Globalleşme böyle bir şey.

Birleşme nedeni

Peki, adı kendinden büyük bir şirket niye markasını satar? Marka olmak zor ama marka da olsan teknolojini yenilemek, büyümek kolay mı?

8 kuşaktır süren aile şirketinde bölünmeden kalabilmek için uğraşırken yıllardır birlikte çalıştığı, (2005) bir şirket, gel beni seni alayım, deyince yoksul düşmüş asilzade kızı, kasabadan gelip zengin olmuş becerikli delikanlıya varır!

Globalleşme bir de böyle bir şey! Genç Türkiye Cumhuriyeti’nin şirketleri büyüyor, teknik ve kapasite olarak çağa ayak uyduruyor, dünya pazarlarında fırtına gibi esiyor ama marka olmak, İngiliz çimi gibi, 200 yıl sulamak gerekiyor!

Eczacıbaşı’yla yıllardır adına üretim yaptığı Villeroy-Bosh’un evliliği de böyle bir şey.

Alman-Fransız evliliği

Tıpkı biri Fransız, biri Alman, Villeroy ile Boche’un 18. yy’dan gelen uzun evliliği gibi! Onların hikayesini iki ailenin temsilcisiyle buluştuğumuz asırlık şatodaki öğle yemeğinde dinliyoruz.

Şu meşhur batan gemi Titanic’in karolarını yapmış, Papa’nın sofrasına yemek takımından Mekke Saat Kulesi’ne kadar değişik alanlarda özel tasarımlar yapan, kahve kupasından kazandığı ödülle onur duyan iki iş adamı da artık ailenin çocuklarını şirketten uzak tutup yönetimi profesyonellere bırakıyor!

Pazarın geleceği parlak

Çünkü karo deyip geçmeyelim, iş büyük. Karoya dünyada yıllık 10 milyon m2’lik bir talep var. Nereden baksan yaklaşık 50 milyar avroluk bir pazar payı.

Türkiye’de de inşaatın ekonomiye gaz verdiği, 5 ila 9 milyon konutun yenileneceği düşünülürse iç pazar daha da büyürken BRİC ülkelerinin (Brezilya, Hindistan, Çin) de geleceği aynı.

Tabii sadece karo değil, ıslak alan, banyo ürünlerinin de alıcısı çok. Villeroy- Boch’un Lüksemburg yakınlarındaki Mettlach’da (Almanya) gezdiğimiz üretim tesisleri, 18.yy’dan kalma şato ve müze, asırlık ağaçların süslediği bahçesiyle etkileyici.

Ama daha da etkileyici olan, Türk, Alman ve Fransız ortakların, Türk ve Alman profesyonel yöneticilerin arasındaki sıcak dostluk ilişkisi. Avrupalı partnerlerimizi neredeyse Türkleştirmişiz ama Türk profesyoneller de yetkinlikleriyle Avrupalıları geçmiş.

AB’ye girmek bizim için artık sadece hak ve özgürlük modeli için gerekli. İş dünyamız, profesyonellerimiz, ürünlerimiz, global pazarlarda çoktan yerini almış, bunu görmek gurur verici.

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder