Tuzlu suyun içinde ve içimizde, Bienale...

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

İstanbul’da yaşamak hem zor, hem pahalı, hem yorucu. Ama bütün bu zorluklarına rağmen bu şehirde yaşamanın çok önemli ayrıcalıkları da var: bu şehirde yok yok! Sanat kültür gibi etkinliklere de bu şehirde ulaşmak, hem de ücretsiz, mümkün! İşte 14. İstanbul Bienali’nin önemi burada. Bugünden başlayarak ücretsiz olarak Kasım’a kadar gezebilir, ufkunuzu açabilirsiniz. Sergilenen ‘iş’lerin bir kısmını anlamayacaksınız. Belki bir kısmını beğenmeyeceksiniz. Ama bir kısmına hayran olacaksınız. Önemli olan sizi farklı şeyler görmeye, düşünmeye, ufkunuzu açmaya yaraması. Özgür düşünce ve farklılıkları paylaşmak.

İstanbul’da her yerde

Bienal, İstanbul’da Rumeli Feneri’nden Riva’ya, Büyükada’dan Boğaz’a 36 yere yayılmış, ama ağırlık artık bir sanat kültür bölgesi haline dönüşmeye başlamış olan Tophane, Beyoğlu, Galata bölgesinde. Bienalin ana teması TUZLU SU. Tuzlu Su’dan kastedilen, deniz. Bienali “yerleştiren” dünyaca ünlü sanatçı Caroline Christophe, vücudumuzda da tuzlu su dolaştığını ve o olmadan yaşayamayacağımızı söylüyor. Bienalin bir güzelliği de sergileri gezmek için dolaşırken aslında İstanbul’u da gezmeniz! Dünyanın her yerinden on binlerce sanatseverin sırf bunun için İstanbul’a geldiğini düşünürsek bu da çok önemli. Bienalin yöneticisi Bige Örer, bütün işleri görmek için en az üç gün gerekli diyor. Birinci gün için Tophane, Galata, Beyoğlu bölgesi, ikinci gün Büyükada ve Rumeli Feneri, üçüncü gün Haliç, Balat. Medyaya açılan ilk iki günde görebildiğim Büyükada’daki işlerden herkes gibi ben de en çok Troçki’nin evinden etkilendim.

Troçki’nin evi

Ünlü Rus muhalif sanatçı, ülkesinden sürüldüğünde uzun bir süre İstanbul’da Büyükada’da yaşamış, kitaplarını burada yazmış. Yaşadığı evlerden biri ne yazık ki şu anda harabe durumunda. Ama bu haliyle bile yıkık dökük duvarları, yabani otlar bürümüş bahçesi ve o bahçenin sonunda ulaştığımız şahane deniz yeterince büyüleyici. Ama Arjantinli sanatçı Adrian Villar Rojas’ın denizin içine yerleştirdiği o tuzlu suya direnen canavarlar, önce şaşkınlık, sonra hayranlık yaratıyor. Öyle sanıyorum ki serginin de en çok konuşulan işi olacak. 

Canlı gösteriler

 

Bu bienalin en güzel yanlarından biri de her seferinde sizi ok heyecanlandıracak, şaşırtacak işler. Örneğin, Tophane’deki Mimar Sinan imzalı Kılıç Ali Paşa Hamamı’nda açılış günü sadece 30 kişiye düzenlenen canlı performansta, kubbenin altında bir ses gösterisine konuk oldum.

Akustiği en güzel yer, Mimar Sinan’ın kubbeli hamamlarıymış! Performans bir yana, hamam gerçekten de bir sanat eseri. Çok da güzel restore edilmiş, mis kokulu, kış gelsin, gidip bir kese attıracağım, şimdi olmaz, zaten her yer hamam kıvamında sıcak! Gezdikçe anlatacağım size, siz de kendiniz keşfe çıkın, pazartesi hariç her gün 10-18.00 arası, ücretsiz gezilebiliyor.

Mutfağın en iyileri Roca kardeşler İstanbul’daydı

Hafta içinde tanık olma şansına eriştiğim bir başka etkinlik “Dünyanın En İyisi” seçilen İspanyollar, 3 Michelin yıldızlı El de Can Roca, kısaca Roca mutfağının gösterisiydi. Bir mutfak düşünün ki yemek yemek istediğiniz zaman kapıyı çalıp gidemiyorsunuz, rezervasyonları internet üzeride açıldığı gün bir sene öncesinden kapanıyor! Ve onlar, bu doluluğa rağmen, senede bir kez, 40 gün boyunca dükkanı kapatıp 40 kişilik ekipleriyle dünyanın çeşitli yerlerini ziyaret edip o yörelerin mutfağını, lezzetlerini, malzemelerini tadıyor.

Çünkü kendini geliştirmek, keşifler ancak böyle uğraşlarla oluyor. Bu yıl Arjantin ve ABD’nin yanısıra yollarını İstanbul’dan da geçirdiler. Garanti Bankası’nın projesiyle İstanbul’a geldiler, günlerce Mısır Çarşısı başta olmak üzere pazarları dükkanları gezip değişik malzemeler keşfettiler. Ve sonunda yaptıkları yemekleri ikram ettiler.

Josep şarapları beğenmiş

Malzemenin tümü yereldi. 11 çeşit şarap seçilmişti ve içlerinde adını hiç duymadığım Kapadokya yöresinden, anforaların içinde üretilen Hasan Dede markası bile vardı. Kendilerine mutfakta Salt Galata mutfağının ekibi ve gastronomi okullarının öğrencileri eşlik etti. Yani bir iki saat içinde tükettiğimiz yemekleri 80 kişilik bir ekip hazırlayıp sundu! Öğrencilerden seçilen ikisine İspanya’da 4 ay burs verilmesi ise bir başka güzellikti.

Joan, Josep ve Jordi Roka kardeşlerin mutfağının özelliği araştırma, keşif ve yaratıcılık. Bize sundukları akşam yemeğinin listesini gördüğümüzde bunu anlıyoruz: altı ana yemek, iki çeşit tatlıdan öncesi 6 çeşit tapas, altı çeşit dünya mezesi! Neyse ki çoğu birer lokma.

Ağzımızda patlayan küçük top, kavun ve salatalık kokteyli ayran. Fındık büyüklüğünde! Maydonoz, kekik ve kimyonlu lahmacun ise zar gibi bir yaprak hamur üzerine gül yaprağı kadar. Keçi peynir, antep fıstıklı yeşil mantı iki kaşık. Çok beğendim, iki tane daha ver kıvamındayım. Çıtır paça, kuzu gerdan yahni, patlıcan püreli kuzu, gözünüzü korkutmasın.

Belgesel olacak

Biraz ağır ama iki üç lokmalık. Bu yemekler doymalık değil, tadımlık. Tabii ki sonunda doyuyorsunuz, ruhunuz, beyniniz ve mideniz. Ve alkışlar, alkışlar, alkışlar, şefler ve ekibine, ki davetlilerden kalabalıklar! Bu eşsiz deneyime biz eşlik ettik ama çekilen film belgesel olarak bütün dünya gurmeleri tarafından izlenecek. Ve kullanılan malzemeleri tatmak, bulmak için eminim koşa koşa İstanbul’a gelip Mısır Çarşısı’nın yolunu tutacaklar. Biz de başımızı hamburger, döner sarmalından kaldırıp sardalya, rezene, tarçın gibi az kullandığımız tatlara yönelsek ne iyi, ne sağlıklı olur!

Yazarlarımızdan

Sıradaki haber yükleniyor...
holder