Yıldızlara yolculuk başladı

YAZI BOYUTU
Abone Ol Google News

Haftanın filmi: Başrolünde Brad Pitt’in, yönetmen koltuğunda James Gray’in olduğu Ad Astra / Yıldızlara doğru…

Yıldızlara yolculuk başladı. Peki yıldızlar nerede bitiyor?

76. Venedik Film Festivali’nde dünya prömiyerini yapan Ad Astra, yönetmen koltuğunda James Gray ve başrolünde Brad Pitt’in isimlerini gördüğümüz günden beri sinema ama özellikle de bilimkurgu severleri heyecanlandırmıştı. Dilimize ‘Yıldızlara Doğru’ olarak çevrilen Ad Astra (ki zaten bu ‘yıldızlara doğru’ tabirinin Latince söylenişi), festival yolculuğundan kısa bir süre sonra gösterime girerek seyirciyle buluşuyor.

Bir ‘Uzay Operası’ yani epik bir bilimkurgu olan Ad Astra insanlığın uzayı keşfi yolunda geçirdiği aşamaları, evrendeki yerimizi ve yalnız olup olmadığımızı sorgularken hikayesine odaklandığı Roy McBride adlı astronot üzerinden de aile, baba-oğul ilişkisi, yalnızlık, bencillik, varoluşsal sıkıntılar gibi temaları ele alıyor.

SOLUKSUZ BİR AÇILIŞ SAHNESİ

İnsanı soluksuz bırakan bir açılış sekansında tanıştığımız Binbaşı Roy McBride, Uluslararası Uzay Anteni denilen ve yüzlerce gökdelen uzunluğundaki bir istasyonda tamirat yaparken karşımıza çıkıyor. Büyük bir badire atlatan ve ölümden dönen Roy’u gördüğümüz ilk andan itibaren onunla ilgili bazı çıkarımlar yapıyoruz: Karşımızda soğukkanlı, ölçülü, kendine fazlaca hakim, çalışkan, mesleğinde gelebileceği en iyi yerlere gelmiş bir adam var. Roy’un filmin başından sonuna kadar duyduğumuz iç sesi de bize bir sürü şey anlatıyor: Bu kadar iyi özelliğe sahip bu adamın yorgun yüzünün altında büyük bir yalnızlık, birçok pişmanlık, iç hesaplaşma ve bolca hüzün saklı. Roy’a dair bu şeyler filmin tamamı boyunca bizimle: Roy hep içinden konuşuyor, biz hep onun vicdani hesaplaşmalarıyla baş başayız.

Hollywood yapımı her bilimkurgu filminde logosunu görmeye alıştığımız NASA’nın yerinde yeller esiyor, uzay işleri artık SPACECOM adı verilen daha askeri-daha ciddi bir birimin elinde. Roy da bu birimin aynı zamanda rütbeli subay da olan astronotu.

YAKIN GELECEK NE ZAMAN GELECEK?

Filmin hemen başında perdede görünen ‘YAKIN GELECEK’ yazısı bizi göreceklerimize hazırlamaya yetmiyor. Malum; yakınlık göreceli bir kavram. Zira bu yakın gelecekte uzay yolculukları normalleşmekle kalmamış ticari hale de gelmiş. Ta Neptün’e yollanan uzay araçları, Ay’da bir şehir ve Mars’ta bir yeraltı üssü bile var. Ad Astra uzay yaşantımızın geleceğiyle ilgili bir parça karamsar ve şimdiden eleştirel bir yaklaşıma sahip. Ay’da kurulan yaşam dünyada nefret edip kaçmak istediğimiz her şeyin bire bir aynı. Mars’ta doğan bir insanın içinde ‘ah şimdi o mavi gezegende olmak vardı’ nidaları yankılanıyor. Astronotların dinlendiği ‘huzur odaları’nın duvarlarına yansıyan görüntüler manidar: Astronotlar kuş cıvıltıları, okyanus görüntüleri, çiçekler ve yeşil çayırlarla rahatlamaya çalışıyor. Daha doğrusu bu saydıklarımızın sanal halleriyle. Çünkü – film bundan bahsetmiyor ama – bu güzelliklerin hepsini çoktan yok etmişiz bile herhalde. Zaten uzayla ilgili derdimiz de tükettiklerimizi başka yerde bulmaya çalışmak değil mi?

Roy, tam ölümden dönmüşken kendisine yeni bir görev verilir. Görev Neptün’e yollanmış bir uzay aracına mesaj iletmektir. Bu görev ona verilir çünkü Roy sadece iyi bir görev adamı değildir: Babası, kendisi gibi astronot olan ve Neptün’e çıktığı yolculuktan hiç dönemeden ölen efsane Clifford McBride’dır. Yani son olarak 16 yaşında gördüğü, kendisini ve annesini bırakıp giden ve uzayda öldüğü düşünülen Clifford McBride. Dünyaya uzaydan geldiği düşünülen ve insanlığı yok edeceğine inanılan enerji patlamalarının Neptün’deki uzay aracından kaynaklandığını düşünmektedir Roy’un komutanları. Ve uzay aracındaki baba McBride’ın hayatta ve bu sorunun kaynağı olduğuna ikna olmuşlardır.

Ad Astra’nın bundan sonraki kısmı sonu belli olmayan bir uzay yolculuğuna çıkarır bizleri. Varış noktamız sadece Neptün değil aynı zamanda bir baba-oğul hesaplaşmasına gebedir. Bu uzun yolculuk Ay yüzeyinde gerçekleşen arabalı (araba değil de Ay aracı diyelim adına) bir kovalamaca sahnesi, SOS sinyali yollamış bir mekikte gerçekleşecek korku filmi sekansı, derin uzayın sonsuz boşluğu gibi birçok şeyle doludur. Bir yandan aksiyon filmlerinin sağladığı adrenaline, bir yandan da iç hesaplaşmaların yavaşlığına ve ağırbaşlılığına sahip gitgelllerle dolu yani.

YÜZLEŞMELERİN YOLCULUĞU

Ad Astra bir bilimkurgu olmasının dışında yalnız ve mutsuz bir adamın iç huzurunu arama hikayesi. Aradığınız şey dünyanın bile değil, uzayın bir ucunda olursa ne yapardınız sorusunun cevabı gibi aynı. Görevler ya da başarmaya dair hırslar bizi biz mi yapar yoksa yok edip bitirir mi? Oğullar ne kadar uğraşsalar da babaları olmaktan kaçamazlar mı yoksa? Tarihi değiştirmek için ailemizi geride mi bırakmalıyız? Yoksa tam anlamıyla var olabilmek için her şeyden vazgeçip sadece mutlu ailelerden mi ibaret olmalıyız?

Film birçok soru soruyor. Hikayesini kurarken önemli ayrıntıları cevapsız bırakıp, bilimsel gerçeklerden biraz sapıyor. Görsel anlamda inanılmaz başarılı bir yaratıya sahipken felsefi yanını dayandırdığı temeli sağlam kuramıyor. Seyrettiklerinizden etkilenmeyi bir yana bırakınca Ad Astra’nın bağlandığı finali ve çözüm önerisini muhafazakar bulmak çok olası. Filmle kurduğunuz bağ ne kadar kişisel olursa anlatılanlardan o kadar etkileneceğiniz bir gerçek.

2001: A Space Odyssey, Solaris, Apocalypse Now gibi filmlerden etkilendiği belli olan Ad Astra onların sahip olduğu sağlam alt metinlere sahip değil. Ya da alt metin işini biraz hafife almış, klişelere hapsetmiş denebilir. Ancak yakın dönem bilimkurguları olan Interstellar, Arrival, Gravity gibi filmlerle olan benzerliği başarılı. Teknik üstünlüğü bir yana, bireylerin (ve bir bütün olarak insanlığın) uzayla olan ilişkisi, uzayda kurulacak yaşantının öngörüsü, derin uzayın çıldırtıcı boşluğu gibi konuları ele alışı oldukça başarılı.

BAZI TERCİHLER FİLMİ AŞAĞI ÇEKİYOR

Brad Pitt’in Roy McBride’ı canlandırmadaki performansı göz dolduruyor. Yüzüne sürekli yapılan yakın çekimlerle karakterin yaşadığı tüm iç sıkıntısını ve çelişkileri seyirciye aktarıyor. Yan / misafir rollerin çoğu, üzerinde çok durmadan es geçilmiş görüntüsü veriyor. Filmi etkileyici kılan yegane şeylerden birinin usta besteci Max Rihcter’in ezgileri olduğunu da ekleyelim.

Perdede izlenmeyi sonuna kadar hak eden bir film Ad Astra. Genel anlamda başarılı, seyir zevki yüksek, ilgiyle izlenen bir film. Final tercihi ve tutuculuğa yakın duran fikirleri tartışmaksa saklı kalan hakkımız olsun diyelim. İyi seyirler... 

Yazarlarımızdan

18 Eylül 2021, Cumartesi 11:22
18 Eylül 2021, Cumartesi 07:01
18 Eylül 2021, Cumartesi 07:01
Sıradaki haber yükleniyor...
holder